"Artık dünyanın bütün yetkilerine de sahip olsanız, Türkiye'deki yasal prosedüre ve sendikal mevzuata göre bütün gerekleri yerine getirseniz bile, işçinin örgütlü ve fiili mücadelesine dayanmadığımız sürece, yeni haklar elde etmek ya da o hakları korumak zaten mümkün değil. BİRTEK-SEN için de durum bu. Yetki almamızın mücadelemizi çok daha ileri bir aşamaya geçireceğini düşünüyoruz ama mesele yine dönüp dolaşıp işçinin fiili mücadelesinde düğümleniyor"

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyası kapsamında Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile konuştuk.
Tekstil alanı son yıllarda genelde sermaye kaçışları ve istihdam kayıplarıyla gündeme geliyor. Türkmen bunun somut bir olgu olduğunu ifade etse de bu konudaki tartışmaların patron odaklı olmasını eleştirdi. Tekstil alanındaki iflasların çok büyük bir kısmının hileli olduğunun altını çizen Türkmen, krizin asıl yükünün işçilerin sırtına yüklendiğini hatırlattı.
BİRTEK-SEN işkolu barajının altında olan ancak fiili mücadelelerle gündeme gelen bir sendika. Türkmen her ne kadar bu barajı aşma hedeflerinin olduğunu söylese de yetki almanın veya toplu iş sözleşmesi masasına oturmanın da tek başına bir anlam ifade etmediğini sahadaki örneklerle ortaya koydu.
Son yıllarda fiili işçi direnişlerinin sınıf hareketi açısından önemli bir zemin olduğunu belirten Türkmen, direnişlerin sonundaki kazanımların kalıcı örgütlülüklere evrilmemesinin yarattığı sorunlara da dikkat çekti. Türkmen bu kazanımların kalıcı zeminlere evriltmeden sınıf hareketindeki sorunlara da kesin çözümler bulmanın mümkün olmadığının altını çizdi.
Tekstil alanı, son yıllarda işsizlik artışıyla, sermaye kaçışlarıyla gündeme geliyor. Bunun sahadaki yansıması hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Tekstil sektörü uzunca bir süredir sanayi içindeki stratejik konumunu kaybediyor. Eskisi gibi çok büyük kârlar elde edilen bir sektör değil. Eskiden başat alanlardan biriydi. Belli ölçüde bunu korusa da teknolojik gelişmelerle de birlikte verimliliği yüksek sektörlere yatırımlar arttı ve tekstil de önemini yitirmeye başladı. Dünya genelinde de tekstil gibi emek yoğunluklu sektörlerdeki üretimin yoğunlaştığı yerlere baktığımızda daha az gelişmiş, işgücünün daha ucuz, örgütlülüğün daha geri olduğu ülkelere, özellikle Asya'ya ve hatta bir süredir artık Kuzey Afrika ülkelerine doğru kaydığını görüyoruz.
İşgücünün daha ucuz olduğu yerlere yatırımları taşımanın daha kolay olduğu bir sektör. Özellikle giyim ve konfeksiyon alanı için. Bir patron bir yıl içinde büyük bir yatırımını buradan Pakistan'a, Mısır'a, Fas'a, Hindistan'a hatta bir süredir Bangladeş'e taşıyabiliyor. Örneğin Antep’te Sanko, Bangladeş’e çok büyük bir entegre tesis açma kararı aldı. Ama iplik, dokuma, boya gibi hammade, daha vasıflı emek ve daha gelişkin bir altyapı gerektiren alt sektörler hâlâ büyük oranda Türkiye’de.
Son yıllarda yaşanan bu daralma nedeniyle çok sayıda işyeri kapandı. Bunda uygulanan politikalar da etkili. Türkiye’de bu sektör büyük oranda ihracata dayalı. Dolayısıyla ucuz kredi ve yüksek döviz kuru bu sektörün can damarları. Özellikle küçük ve orta işletmelerin önemli bir kısmı bu süreçte ya kapandı ya konkordato ilan etti ya küçülmeye gitti ya iflas etti. O yüzden son üç yılda 400 bine yakın bir istihdam kaybından söz ediyoruz. Bu bir süre daha böyle devam edecek gibi görünüyor.
Ama buna rağmen hala bir milyona yakın işçinin çalıştığı da bi alan. Mısır ve benzeri ülkelere fabrikaların taşınması çok tartışıldı. Doğru bir olgu ama abartılıyor da. Yani bu krizi, bütün kapanmaları sadece bununla açıklayamayız. Çünkü en nihayetinde oraya yatırım yapan firma sayısı ile burada kapanan firma sayısı arasında ciddi bir makas var. Yani binlerce işyeri kapandı ama sonuçta oraya toplamda taşınan firma sayısı yüz bile değildir. Son sendika istatistiklerinde de son 3-4 yıldır ilk kez tekstilde istihdamın düşmediğini gördük. Hatta kısmi bir artış bile vardı.
İstihdam düşmedi ama sendikalı işçi oranın en çok düştüğü sektör tekstil oldu. İşkolunda yetkili üç sendikadan biri, DİSK/Tekstil barajın altında kaldı. Diğer ikisi de, Öz İplik-İş ve TEKSİF, binlerce üye kaybetmiş.
Tekstildeki krizden söz edince hep kapanan işyerlerinden, patronların mağduriyetinden konuşuyoruz. Oysa bu daralmanın en büyük bedelini işçiler ödüyor. Yani daralmanın kendisi bir maliyet çıkarıyor ama bu maliyetin çok daha fazlası işçilere yansıtılıyor. Hatta bu daralmadan hiç etkilenmeyen fabrikalar bile bu tabloyu bir fırsata çevirip işçilerin mevcut haklarını gasp ediyorlar. Kıdemleri birikmiş işçileri toplu halde işten atıp daha düşük ücretle yeni işçiler alıyorlar. Daha az işçiyle daha çok üretim yapıyorlar. Mesailer artıyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor, ücretler baskılanıyor. Bırakın zammı, bazı işyerlerinde ücretlerin düşürüldüğüne bile tanık oluyoruz. Özellikle son birkaç yılda belli başlı fabrikaları saymazsak işçilerin çoğunluğu ücretlerini bile ya hiç alamıyor ya da gecikmeli alıyor. Toplu halde ücretsiz izne çıkarılıyorlar. İşçilere tazminatsız çıkışlar dayatılıyor.
Burada krizden öte patronların krizi fırsata çeviren bir ahlaksızlığı, fırsatçılığı var. Ve bu kriz, patronlar için, işçilerin birikmiş haklarına, ücretlerine ve tazminatlarına çökerek, bu yolla yeni bir sermaye birikim yöntemine dönüştürülmüş durumda. Örneğin Şık Makas’ta yaşananlar. Binlerce işçi tazminatsız olarak işten atıldı. “Battık, ödeme güçlüğü yaşıyoruz” dediler. Dokuz aylık direnişin sonunda işçilerin bütün alacaklarını ödediler. Demek ki paraları varmış. Bu alacakların toplamı 100 milyon lirayı buluyor. Bir de bizimle hareket etmeyen işçiler vardı. Onlar hâlâ alamadı. Alınamayanların toplamı 1 milyar TL’yi buluyor. Bu ne demek? Yani bu parayla Tokat'taki Şık Makas fabrikasından iki tane daha kurabilirsiniz.
İşçinin birikmiş tazminatlarını, ücretlerini ve diğer haklarını ödemiyorlar. Bir yıl, iki yıl gibi zamanlara yayıyorlar, taksitlere bölüyorlar. Taksitleri de zamanında ödemiyorlar. Sadece enflasyon karşısındaki erimeyi düşündüğümüzde bile alacakların yarısından çoğu gasp edilmiş oluyor. Çökme yoluyla elde edilen kârla da gidip Mısır’daki üretimini büyütüyor veya başka sektöre yatırım yapıyor.
Medyada gördüğümüz “... yıllık fabrika kapandı, iflas etti” gibi haberler aslında gerçeği yansıtmıyor. Bunların hepsi hileli. Gerçek anlamda bir iflas yok yani. Aynı kişileri başka işlerde, başka sektörlerde, yeni yatırımlarda görüyoruz. Kendi adına değil de kardeşi, eşi, çocuğu adına kuruyor yeni işleri. Antep Başpınar sanayisinde bu örnekleri çok görüyoruz. Hiç kriz var diye aç, açıkta kalan patron görmedik biz. Kirasını ödeyemeyen, borçlarını ödeyemediği için perişan hale düşen bir patron duymadık. Krizin bütün yükü işçilerin sırtına binmiş durumda.
Özellikle Antep-Urfa bölgesi zaman zaman birbirini izleyen işçi direnişleriyle de gündeme geliyor. Sendikanızın bu direnişlerle olan ilişkisi hakkında ne söyleyebilirsiniz? Bu süreçlerde temas kurduğunuz işçilerin sizden beklentileri ne oluyor? Siz bu beklentileri ne oranda karşıladığınızı düşünüyorsunuz?
Antep’te özellikle zam dönemlerinde dört yıl üst üste (2022-2025) yaygın direnişler yaşandı. Genelde var olan hakları korumaya yönelik direnişler bunlar. Bunlar dışında yeni bir hak talebiyle yürütülen mücadele sayısı çok az. Ya ücretler ödenmiyor ya tazminatsız işten atmalar oluyor veya farklı hak gaspları. Bu durum sadece tekstilde yok, başka işkollarında da var ama tekstilde son yıllarda çok yaygın bir durum.
Bunun bir nedeni az evvel çizdiğimiz tablo. Patronlar fabrikayı kapatma tehdidiyle işçileri daha düşük ücretlerde çalışmaya zorluyor. Bu durum da işçiler üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor. Daha iyi ücret, daha iyi çalışma koşulları için mücadele etme eğilimi baskılanıyor. İşten atılma kaygıları baskın hale geliyor.
İşkolundaki yetkili sendikaların yarattığı tahribat da etkili bu durumda. Sarı sendikacılığın, patron işbirlikçiliğinin en çürümüş örneklerinin yaşandığı bir işkolu bu. Her üç sendika için de diyebiliriz bunu. Bu durum da işçileri mücadeleden alıkoyan bir faktör.
Tüm bunlara rağmen mücadele etmek isteyen işçi de bize ulaşıyor. Aslında bu işçilerin çoğu bu sendikalar içinde yer almış ve ihanete uğramış işçiler. Örneğin Urfa’daki Özak Tekstil direnişi öyleydi. Ha keza Tokat’taki Şık Makas direnişi de öyle. Öyle bir duruma gelinmiş ki örneğin Özak Tekstil direnişi, işçilerin sarı sendikadan kurtulma mücadelesiydi. İşçiler iş bıraktığında ilk sloganları “Öz İplik-İş dışarı” oldu. Şık Makas için de aynısını diyebiliriz. Çünkü buralarda yaşanan hak gasplarında sendikalar patronlar kadar rol oynuyor. Şık Makas’ta işçiler tazminatsız atılmıştı. Neredeyse 10 yıldır üyesi oldukları sendika Öz İplik-İş kamuoyuna neden işçilerin tazminatsız çıkarılmayı hak ettiklerini anlatmakla meşguldü. Ben DİSK/Tekstil’in bölge temsilcisiyken Uğur Tekstil’de direnişteydik. Sendika mahkemede işçilerin karşısında patron lehine tutum aldı.
Bu alanda BİRTEK-SEN’den başka mücadele odağı olmadığı için mücadeleye niyet eden işçiler bizimle temas kuruyor. Örneğin Şık Makas direnişi öncesinde Tokat'ta bizim bir faaliyetimiz bile yoktu. Adıyaman, Adana, Denizli, Trakya ve İstanbul için de benzer şeyleri söyleyebilirim.
Temastan sonra da beklenti direnişin konusu neyse onu elde etmek oluyor tabii. Ama onunla da sınırlı. Zamsa zam, tazminatsız işten atılmışsa tazminat veya işe iade, başka bir baskı varsa onun kalkması. Bu da büyük oranda kazanımla sonuçlanıyor.
Antep Başpınar’da 2022’den 2025’e kadar toplamda 40.000'den fazla işçinin katıldığı 85’ten fazla fiili direniş yaşandı. Bunların büyük çoğunluğuna bir şekilde müdahil olduk. Kimine öncülük ettik, kimini doğrudan biz örgütledik. Bunların da en az 70-75’i kazanımla sonuçlandı. Ne o kazanım? Yüzde 30'u kabul etmemiş, yüzde 40-45'e çıkarmışız zammı. Daha öncekinde yüzde 50'yi kabul etmemiş yüzde 55-60'a çıkarmışız. Örneğin Şireci’de zam isteyen 2500 işçi tazminatsız olarak işten atıldı. Biz hem işçilerin tamamını işe geri aldırdık hem de tüm taleplerini kabul ettirdik.
Ama bunun sonrasında fabrikaya dönünce birliği koruma eğilimi hayli zayıf. Her direnişin öncülerinde bu eğilim var ama genel kitlede bu eğilim çok zayıf. Daha önceki sendikal pratiğin yarattığı tahribat etkili, işten atılma korkusu var, işkolu barajı nedeniyle toplu sözleşme yapamama durumu var. Bunlar üst üste gelince sendikayla kalıcı bağ kurma eğilimi henüz geride. Sadece Antep’te bizimle mücadele edip kazanım elde etmiş işçiler bile üye olsa 20-30 bin üyemiz olurdu. Sendikamızın işçiler arasındaki itibarı yüksek ama henüz bu itibar kalıcı bir örgütlülüğe dönüşemedi.
İşkolunuzda yetki barajını aşmış sendikalar da var. Temas ettiğiniz işçilerin toplu iş sözleşmesi gibi bir beklentisi olmuyor mu? İşçilerin o sendikalar yerine size yönelmesinde nasıl bir motivasyon var?
Toplu iş sözleşmesi beklentisi oluyor tabii. Biz zaten işçilerle ilişki kurduğumuzda yetkili olmadığımızı, işkolu barajından dolayı TİS yapma yetkimizin olmadığı gerçeğini işçiden gizlemiyoruz. Daha ilk buluşmamızda söylüyoruz.
Ama işçi de şuna ikna oluyor: Yetki, toplu sözleşme önemli, kuşkusuz yani bu. Ama bunlar da tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Asıl olan işçinin fiili örgütlü mücadelesi. İşçinin kendi örgütlü gücüyle mücadele etmediği sürece yetkiyle, sözleşmeyle bir hak kazanması mümkün değil. Zaten yetkili sendikaların yaptığı toplu iş sözleşmeleri de bunu ortaya koyuyor. O yüzden bir talebi elde etmenin de bir hak gaspını durdurmanın da yolu birlikte hareket etmekten geçiyor. Burada sendikanın şöyle bir rolü var. Mücadele içinde işçinin iradesiyle, işçinin inisiyatifiyle, işçinin kararıyla hareket eden, işçiye güven veren, işçinin en önünde, işçiyle birlikte mücadele eden bir sendika öncülüğüne her zaman ihtiyaç duyuluyor. Ama bu sendikanın işçinin faydasına olması, işçinin bu mücadeleden sonuç almasını sağlayacak yanı sendikanın sahip olduğu yetki vs. değil. İşçinin iradesiyle hareket eden, işçiyle birlikte mücadele eden, işçinin mücadelesini ilerleten bir rol oynuyorsa o sendikanın işçiye faydası oluyor. BİRTEK-SEN de bu işkolunda bu bakımdan tek mücadele odağı.
Bizle iletişime geçmeden önce bizi araştırıyorlar zaten. Sosyal medyadan, basından, başka işçilerden duyduğundan, daha önce bizim bu fiili mücadele örnekleriyle ortaya çıkardığımız kazanımlardan, direnişlerden haberdar oluyorlar.
İş tabii yetki alma, bu kazanımları bir toplu sözleşmeyle yasal olarak güvence altına alma meselesine gelince sendikanın bu konuda yetkisinin olmaması bir engel oluyor şüphesiz.
Öte yandan üç tane yetkili sendika var ve bu üç sendikanın toplam 80 bin civarında üyesi var. Bu üç sendikanın örgütlü olduğu 100 civarında fabrika var. Ama bizim fiili mücadele yürüttüğümüz fabrikalardaki işçilerin durumu toplu sözleşme yapılan yerlerden çok daha iyi zaten.
Mesela geçen yıl Başpınar'da 30’dan fazla fabrikada direniş örgütledik, komiteler kurduk, öncesinde işçi kurultayları yaptık ve yüzde 30 zammı kabul etmiyoruz dedi Başpınar işleri. Bu direnişler devletin çok büyük şiddetiyle bastırılmaya çalışıldı. Yasaklar ilan edildi, Antep'e bölgenin altı ilinden asker yığıldı, OSB askerlerce ablukaya alındı. Direniş olan fabrikaların önüne binlerce asker, panzerler konuşlandırıldı. İşçileri bu askerler içeri sokuyordu. Ben tutuklandım. Kent genelinde iki kişinin yan yana gelmesi bile yasaklandı, resmen sıkıyönetim ilan edildi. Bu kadar baskıya yasağa rağmen, yüzde 30 zam teklifini bütün grev yapan fabrikalarda yüzde 45’e çıkardık. Ama aynı dönem, hemen sonrasında üç yetkili sendika tekstil işkolunda grup sözleşmesi yaptı. Toplam 8-10 bin işçiyi kapsayan sözleşmede yüzde 22’ye imza attılar. Yani resmi enflasyonun bile çok altında bir orana imza attılar, hem de işçilere sormadan.
O yüzden artık dünyanın bütün yetkilerine de sahip olsanız, Türkiye'deki yasal prosedüre ve sendikal mevzuata göre bütün gerekleri yerine getirseniz bile, işçinin örgütlü ve fiili mücadelesine dayanmadığımız sürece, yeni haklar elde etmek ya da o hakları korumak zaten mümkün değil. BİRTEK-SEN için de durum bu. Yetki almamızın mücadelemizi çok daha ileri bir aşamaya geçireceğini düşünüyoruz ama mesele yine dönüp dolaşıp işçinin fiili mücadelesinde düğümleniyor.
Çalışma Bakanlığı’nın son yayımladığı sendika istatistikleri sendikal mücadeledeki mevcut durum açısından negatif bir gösterge olarak karşımızda duruyor. Ancak bir yandan geniş yankı uyandıran işçi direnişleri de gündeme geliyor. Bu genel tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Özellikle son birkaç yıldır bir kısmı bağımsız, bir kısmı DİSK’e bağlı sendikaların merkezinde olduğu direnişler öne çıkıyor. Biz de bunun içindeyiz. Bu direnişlerde sendikal bürokrasiye yönelik bir öfke de oluyor. Bu direnişler sınıfın genel kitlesi açısından da mücadele duygusunu, eğilimini de güçlendiriyor. Ben bunun biriktiğini düşünüyorum.
Bu örnekler aslında işçinin iradesiyle hareket eden mücadeleci bir sendikal çizgi olduğunda işçilerin nasıl önemli, kararlı, cesaretli direnişler ortaya koyabildiğini de gösteriyor. Bürokrat sendikacıların bir ezberi vardır: Ne yapalım, işçiler örgütlenmiyor, işçiler mücadele etmiyor diyorlar. Bu direnişler bunun büyük bir yalan olduğunu da gösteriyor.
Demek ki işçiler mücadeleden çekinmiyor. Fiili grev ne demek? Yasadışı grev demek. İkinci gün tazminatsız olarak işten atılabilirsin demek. Dava açsan da haklarını alamazsın demek. En radikal eylem biçimlerinden biri. Başpınar’da dört yıldır işçiler bunları göze alarak fiili grevlere girişiyor. Tokat gibi son derece muhafazakâr bir kentte bile dokuz aylık bir işçi direnişi örgütlenebiliyor. Üstelik çoğunun işçilik deneyimleri bile o fabrikayla sınırlıyken. Ankara’ya gelen maden işçileri, Öğretmen Sendikası’nın mücadelesi, Migros depo işçilerinin mücadelesi... Bu direnişlerin hepsi bunu doğruluyor. Yani işçi örgütlenmiyor, mücadele etmiyor değil; sadece bunun için uygun araçlara sahip değil. Bu olanaklarla buluştuğunda direniş ortaya çıkıyor.
Bence daha önce hiç olmadığı kadar sendikal bürokrasiye karşı birikmiş bir öfke de var. Hem sendikalı hem sendikasız işçiler içinde. Yani sendikal bürokrasinin o patron işbirlikçisi, sermaye ve devlet işbirlikçisi, işçi düşmanı karakteri daha önce hiç olmadığı kadar teşhir olmuş durumda. Ama bu tek başına kaldığında bunun sonucu olumsuz oluyor. İşçinin genel olarak sendikalaşma, örgütlenme eğilimi kırılıyor.
İşçi direnişleri yaygınlaşmasına rağmen genel tabloya baktığımızda son derece parçalı, dağınık, birleşemeyen, güç biriktiremeyen ve kalıcı örgütlülüklere dönüşmeyen mücadeleler de görüyoruz. Bu mücadeleler, bu sorunu da çözerek ilerlediği ölçüde, işçi sınıfının daha büyük, daha gelişkin, daha istikrarlı, daha birleşik bir mücadelesine doğru ilerlemesi mümkün olacaktır.
Bunun önemli dayanaklarından biri şüphesiz mücadeleci sendikalar olacaktır. Kimi BİRTEK-SEN, Bağımsız Maden-İş, DGD-SEN gibi bağımsız sendikalar, kimi Enerji-Sen veya Birleşik Metal-İş gibi DİSK’e bağlı sendikalar... Son yıllarda en çok bu sendikaların mücadeleleri gündem oldu.
Bu sendikaların pratiği işçi sınıfına karşı bir ihanet şebekesine dönmüş sendikal bürokrasiye karşı başka bir seçenek ortaya koyması açısından çok önemli. Ama bu tek başına bu sendikalarla olmaz. İşin bu yönünü tek başına çok fazla romantize etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Bizim hâlâ büyük, birleşik, güçlü sendikal örgütlere ihtiyacımız var. Sendikal bürokrasinin hakim olduğu yapıların tamamını da artık hiçbir şekilde örgütlenemez, değiştirilemez, dönüştürülemez diye mahkum edip üstünü çizmenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Bunun bir yanıyla da kolaya kaçmak olduğunu düşünüyorum. Şunu kabul etmeliyiz, işçi sınıfının örgütlü kesiminin ana gövdesi hala bu sendikalarda örgütlü.
Sendikaların yönetimi ne kadar bürokratlaşmış, çürümüş olsa da sonuçta bu işçiler bu sendikaların tabanında örgütlü ve bu işçileri bu sendikal bürokrasinin insafına bırakamayız. Bizim bu en gerici sendikaların tabanında bile çalışma sorumluluğumuzdan kaçma lüksümüz yok. Bu sendikaları da her şeye rağmen dönüştürme, bu sendikaların tabanında da işçilerin bu sendikal bürokrasiyle kavga ederek, bu sendikaları yeniden işçilerin yönettiği, işçilerin karar aldığı, işçilerin mücadele örgütlerine dönüştürme mücadelesini de göz ardı etmememiz gerekiyor.
Elbette bile bile hiçbir dönüşümün imkanı olmadığı ya da çok zor olduğu yerlerde enerji kaybetmekten bahsetmiyorum. Örneğin tekstil işkolundaki gibi bunun imkanları ortadan kalkınca başka seçenekler aramak, bağımsız sendikalar kurmak zorunlu olabiliyor. Biz de sonuçta böyle bir pratiğin içindeyiz. Ama en nihayetinde bir bürokrat yönetimi olan bir sendikayı onun tabanında çalışarak, mücadele ederek bütün baskılara, olanaksızlıklara, zorluklara rağmen orada mücadele edip o sendikayı dönüştürme iddiasına sahip olmayan bir işçi sınıfının bu iktidarı, bu düzeni değiştirme iddiasına da sahip olması mümkün değil. Lenin'in dediği gibi yani en gerici sendikalarda bile çalışmayı göze almayan, buraya yüz çeviren bir anlayışın, işçi sınıfını egemen bir sınıf olarak örgütleme iddiası da olamaz zaten.
Türkiye genelinde işçilerin örgütlenme ve mücadele pratiklerini düşündüğünüzde öne çıkan zorluklar ve engeller hakkında ne söyleyebilirsiniz? Sınıf hareketinin bu engellerle baş etme sürecinde güçlü ve zayıf olduğu yönler hakkında ne söyleyebilirsiniz?
İşçi sınıfının parçalı direnişlerini biriktiren ve birleşik bir harekete doğru evrilten bir rotaya sokamadıkça hiçbir sorunu kalıcı bir şekilde çözebileceğimizi düşünmüyorum. Bir önceki soruda verdiğimiz örneklerle kısmi kazanımlar elde etmemiz, zaferle biten direnişlere yeni örnekler eklememiz mümkün ama bunun işçi sınıfını giderek daha örgütlü, daha kitlesel, daha birleşik bir hareket olarak örgütleme ve politik bir özne olarak memleketin siyasal gündemine de damga vuracak bir hareket haline getirmemiz mümkün değil.
Nasıl ki devrim için bu ancak işçi sınıfının eseri olabilir diyorsak devrimi yapacak bir işçi sınıfının politik bir güce, bir olgunluğa, bir örgütlü yapıya erişebilmesi de ve bu sendikal bürokrasiye, bu sendikal anlayışa karşı mücadeleci bir sınıf sendikacılığının hakim haline gelmesi de işçi sınıfının eseri olacaktır. Sadece bizim gibi mücadeleci, kararlı ya da dışarıdan bazen de kahraman gibi görünen sendikacıların eseri olmayacak. Şüphesiz bizim de görevlerimiz, sorumluluklarımız var ama asıl olan bu mücadelede işçinin özne olması, işçinin kendi davasına, kendi mücadelesine öncülük edip kaderini kendi eline alacak bir olgunluğa erişmesi ve bizim çabamız asıl bunu ilerletiyorsa bir kıymeti vardır diye düşünüyorum.
Son yıllardaki işçi direnişlerini göz önünde bulundurursak bu örgütlenme ve direniş süreçlerini sınıf hareketinin siyasal alana müdahale imkanı bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Türkiye’de yeni bir emek rejimi inşa ediliyor. Bu emek rejiminin temelinde de işçi sınıfının daha örgütsüz bırakılması, kölelik ve sefalet koşullarına, daha vahşi bir sömürüye mahkum edilmesi yatıyor. Bunun rejimi kuruluyor aslında.
Bununla çok alakasızmış gibi görünen pek çok gelişme de aslında bu süreçle ilgili. Örneğin CHP'ye yönelik butlan kararı, YENİ Parti’ye yönelik operasyonlar, belediyelere çökme, bir espriden dolayı bile insanların cezaevine atılması ve benzeri pek çok şey de bu vahşi emek rejiminin bir parçası. Adım adım bir faşist rejim inşasının yaşandığı koşullarda, daha önce örneklerini verdiğimiz işçi direnişlerinin, üstelik hem kazanımlar elde ederek hem de toplumun geniş kesimlerinde bir dayanışma duygusunu da güçlendirerek, bir destek ve dayanışma olanaklarını da ortaya çıkartması bence çok önemli.
Bu direnişlerin ne kadar etkili olduğunu da gösteren örnekler bunlar. Örneğin yüz binlerce insan itiraz ediyor, sokaklara dökülüyor ama rejimin, sistemin, Saray iktidarının attığı adımlardan hiç tereddüt etmeden, taviz vermeden ilerlemesini engelleyemiyor. Ama örneğin 100 tane işçinin kararlı mücadelesi, örneğin Doruk Madencilik'te, Şık Makas'ta, Özak'ta, Migros'ta olduğu gibi, işçi sınıfının asıl bu sistemi, bu düzeni değiştirecek gerçek güce, potansiyele sahip olduğunu simgesel olarak da gösteriyor. Bu anlamda adalet, özgürlük, demokrasi derdi olan herkesin işçi sınıfının ve emekçilerin ekmek ve adalet kavgasıyla birleşmeden bu memlekette hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini göstermesi bakımından da önemli.
İşçi sınıfının bu örgütlü gücünü daha kitlesel bir şekilde ortaya koyacak ve ülkedeki politik yapıyı da etkileyebilecek bir güç haline gelmesi ancak güçlü örgütlere sahip olmasıyla mümkün. Yani böyle küçük küçük bölüklerle, orada burada patlayan direnişlerle bu sistemi dönüştüremeyeceğimizi, bırak sistemi dönüştürmeyi, işçi sınıfına yönelen toplam saldırıları da püskürtemeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor. Bunun için işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştiren ve onun örgütlü gücünü harekete geçiren güçlü örgütlü mevzilere ihtiyacı var. Ve bu da hala en nihayetinde ekonomik demokratik mücadelesinin temel örgütleri olan sendikalardır. O yüzden bütün bunların aslında Türkiye'deki sendikal yapının dönüşümüne hizmet ederek ilerlemesi gerekiyor.
Biz BİRTEK-SEN olarak sadece BİRTEK-SEN’in büyüyüp tek başına bir seçenek haline geleceği bir iddiayla hareket etmiyoruz. BİRTEK-SEN’in toplam mücadele pratiğini ve çizgisini aslında tekstil işkolunda ve genel olarak işçi sınıfı içinde daha görünür hale getirmek, bu anlayışın diğer sendikalar arasında da yaygınlaşmasını hedefliyoruz. İşçi demokrasisine dayalı bir yönetim anlayışının, işçilerin işyerlerinden başlayarak kendi temsilcilerini ve yönetimlerini seçebildiği bir anlayışı hakim kılmaya çalışıyoruz. İşçiye sormadan sözleşme imzalayan sendikacıların işçi içine, insan içine bile çıkamayacak şekilde teşhir edilmesi ve işçinin de bunu kabul etmemesi gerekiyor. İşçiler açlık sınırı, yoksulluk sınırının altında ücretlerle yaşarken sendikacıların işçilerin 5-10 katı maaşlarla saltanat sürmemesi gerekiyor. Bu yüzden şeffaflık da gerekiyor.
Sendikaların bu ilkeler doğrultusunda dönüşümünü hedeflemeliyiz.
Söyleşi: Tankut Serttaş