Düşmanın Küba’ya yönelik politikasını değiştirmek için nelerden taviz verebileceğimizi saplantılı biçimde tartışmaya ne kadar az zaman harcarsak, kararını çoktan vermiş olan kişiye o kadar az zaman hediye etmiş oluruz. Bugün mümkün ve gerçekçi olan tek senaryo, gecikmeden ve mutlak bir sorumluluk duygusuyla kapsamlı bir asimetrik savaşa hazırlanmaktır. Uzun süreli asimetrik savaş bütçeleri kanatır, iç siyasi mutabakatları parçalar, parlamenter çoğunlukları tüketir ve her taktik zaferi siyasi bir yenilgiye dönüştürür

Başyazısının Türkçeleştirilmiş haline yer verdiğimiz La Tizza dergisi hakkında kısa bir bilgilendirme:
La Tizza, Küba'da Şubat 2017'de kurulan dijital bir düşünce platformu ve devrimci bir e-dergidir. Küba Devrimi'nin geleceğini tartışmak, sosyalizmi derinleştirmek ve kapitalizme karşı alternatifler üretmek amacıyla, Küba'daki Genç Antikapitalistler Ağı (Red de Jóvenes Anticapitalistas) bünyesinde bir araya gelen akademisyen, yazar ve genç entelektüellerin ortak girişimidir.
Resmi devlet organı olmayan ve komünist parti ile de organik bağı bulunmayan La Tizza dergisi, Küba Devrimi içerisinde “daha soldan” bir eleştiri ve düşünce gücü yaratmayı amaç edindiklerini belirtmiştir.
I.
Donald Trump’ın dilinde değerli olan bir şey varsa, o da çıplak olmasıdır. Örtmecelerin arkasına saklanmaz, diplomatik dolambaçlara başvurmaz. İran’daki iş bittikten sonra Küba’yı ele geçirmek üzere bir uçak gemisi gönderme tehdidi, ne bir seçim kampanyası abartısıdır ne de onun kaotik müzakere tarzının bir başka parçası; hele ki olası bir emperyal sofrada söylenmiş tuhaf bir şaka hiç değildir. Bu, hiçbir zaman başka bir şey olmamış bir politikanın, yani son darbeye hazırlığın açıkça itiraf edilmesidir.
On yıllar boyunca geniş kesimler, anakronik biçimde reformdan yana olanlarla reforma karşı olanlar arasında; taktik tavizlerle iyi niyet jestleri arasında; makul bir müzakere umuduyla canavarın söylemini yatıştırmak için ne kadar taviz verilmesi gerektiğine dair hesaplar arasında gidip geldi. Trump, tek hamlede bu varsayımsal senaryoya duyulan bütün inancı yok etti ve —bunu kabul etmek gerekir— bizi bu saçma laf kalabalığının perdesini aralama zahmetinden kurtardı. Son aylarda aşırı bir saflıkla makul bir müzakere senaryosunun mümkün olduğuna inanan herkes, sonunda hayal kırıklığına uğradı. Trump’ın hiçbir zaman müzakere etmek gibi bir niyeti olmadı; yalnızca zaman kazanmak istedi. Onun acımasız dili, bize yorumbilimsel çözümleme zahmetini bıraktırdı: Artık satır aralarını okumaya gerek yok; şimdi bir savaş gemisinin güvertesini okuyabiliyoruz.
İleri geri gidip gelen çılgın dinamiği çözmeye, onun söylemiyle bizim gerçek anlamda muhatap olabilme kapasitemiz arasına parantezler koymaya ya da düşmanın Küba’ya yönelik politikasını değiştirmek için nelerden taviz verebileceğimizi saplantılı biçimde tartışmaya ne kadar az zaman harcarsak, kararını çoktan vermiş olan kişiye o kadar az zaman hediye etmiş oluruz. Bugün mümkün ve gerçekçi olan tek senaryo, gecikmeden ve mutlak bir sorumluluk duygusuyla kapsamlı bir asimetrik savaşa hazırlanmaktır.
Küba savaştan kaçınmak için mümkün olan her şeyi yaptı; ancak topların susmasını sağlamak, utanç bataklığına gömülmek anlamına gelmez.
II.
Ancak emperyal dilin bu çıplaklığı, daha da derin ve kesin bir şeyi açığa çıkarıyor. Mesele, mevcut başkanın uluslararası düzeni küçümsemesi değil; sözde ülkelere ve halklara asgari güvenlik koşulları sağlayan o düzenin ölmüş olmasıdır. Buna rağmen bazıları —kendi saflarımızın içinde de— çoktan çürümeye başlamış bir cesedin yaşam belirtilerini hâlâ ölçmeye çalışıyor.
Küba, BRICS üyesidir; Birleşmiş Milletler’in küresel mimarisini oluşturan anlaşmaların büyük çoğunluğuna taraftır ve onlarca yıldır Küresel Güney’e karşılıksız insani yardım sağlayarak kendisine “uygar” denmeyi hak eden herhangi bir uluslararası düzen karşısında ahlaki bir hak sahibi olmuştur. Buna rağmen Havana’yı ele geçirmek üzere gönderileceği ilan edilen bir uçak gemisi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasına, önleyici yaptırımlara ya da en azından çok taraflı ve inandırıcı bir diplomatik tecrit tehdidine yol açmıyor. Sessizliklere yol açıyor. Kendilerini güvende sanan güçlerin küçük hesaplarına yol açıyor. En iyi ihtimalle, kimsenin korkmadığı ve kimsenin uygulamayacağı ılık açıklamalara yol açıyor.
Daha da ileri gitmek gerekir: Trump’ın yaptığı şey sistemin ölümünü ilan etmek değil, onun gerçekte nasıl işlediğinin yüzsüzlüğünü ortaya çıkarmaktır. Ölen şey sistemin kendisi değil, onun güçlü parçaları arasındaki kırılgan uyumdur. Her zamanki gözden çıkarılabilir hayatların yanında klasik hegemon, artık sistemin figüranlarını ve “uluslararası düzen” denilen o iskeleyi de feda etmiştir; çünkü bunlar, artık kapitalizmin dışından gelmeyen, tam tersine onun kendi kültürel, rasyonel ve ideolojik çerçevesinden yükselen rakiplere karşı yürüttüğü jeopolitik saldırının önünde birer engel hâline gelmiştir.
Rekabet “sistem karşıtı” olarak görülen unsurlara karşı yürütüldüğünde —her ne kadar bu karşıtlık, sonunda SSCB örneğinde olduğu gibi, gerçekte olduğundan daha fazla hayal edilmiş olsa da— sistem, kendi hegemonyasının arka planını oluşturacak karşı ağırlıklara ve dengelere ihtiyaç duyuyordu. Bugün meydan okuma açıkça kapitalistler arası bir rekabet biçimini aldığında ve Washington’ın urbi et orbi —“şehre ve dünyaya”— sorgulanmaksızın hâkim güç olarak ortaya çıktığı Bretton Woods mutabakatını aşındırmış güçlerden geldiğinde, uluslararası düzen bir engel hâline gelmiştir.
Uluslararası düzende yaşanan, klasik liberalizmde yaşananın aynısıdır: Devletin esnekliği, halk mücadelelerinin ve toplumsal taleplerin enerjisini soğurmak için artık yeterli olmadığında, sermaye Washington Uzlaşması’nı ve Latin Amerika diktatörlüklerinin neoliberal yeniden yapılanmasını yarattı. Şimdi ise yaratmış olduğu yapı yetersiz kaldığı için kendi yaratığını feda ediyor.
O hâlde, artık ölmüş bir düzenin harekete geçmesini istemekle daha az zaman kaybedelim ve bütün gücümüzü yeni bir düzeni tüfek zoruyla kurmaya harcayalım. Güvenliğin garantisinin Cenevre’de saklanan bir kâğıt parçası değil, toprağın her karışının savunulacağının kesinliği olduğu bir düzen. Bu savunmanın, noter tasdikli imparatorluk belgelerinden ya da bir sapkının haftalık çılgın şakalarından değil, onurun toplarından doğan yeni ve isyancı bir uluslararası hukuk düzeninin kurucu olgusu olduğu bir düzen.
Ancak Trump’ın temel özelliği delilik değildir. Asıl mesele, ayakta kalmak için ne pahasına olursa olsun böylesine akıl dışı bir mimariye ihtiyaç duyan kapitalist düzendir.
III.
Bununla birlikte, bizi kurtarmaya gelecek on yedinci bir devlet bekleyen olmasın. Acı gerçek şunu doğruladı: Rusya’nın enerji yardımı, bizzat imparatorlukla önceden ortaklaşa ve müzakere edilerek oluşturulmuş, geçici bir pencereydi. Bugün Washington’a gerçekten itaatsizlik etme ve Küba’ya dayatılmış istisna düzeninin mimarisini değiştirme konusunda gerçek iradeye ve yapısal kapasiteye sahip herhangi bir jeopolitik blok yoktur. Bu, taktik yalnızlığımızın çıplak gerçeğidir ve bunu kabul etmek yenilgicilik değildir; gerçek stratejinin ilk adımıdır.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Trump ve iktidardaki seçkin faşist grubu, yalnızca kilotonları ve nükleer savaş başlıklarını okumayı bilenlerin kibriyle bir gerçeği görmezden gelmeye çalışıyor: İran’ın ve Direniş Ekseni’nin, Irak’taki seferber edilmiş güçlerin, Suudi lojistiğine diz çöktüren Yemenlilerin, İsrail birliklerinin güney Lübnan’daki ısrarlı saldırılarına direnen Hizbullah’ın verdiği büyük ders.
Üstelik bütün bunlar —olayların böylesine dramatik bir niteliğe bürünmesi karşısında gülmekten kendimizi alıkoyarak söyleyelim— her zamanki gibi yalnızca kurbanların uyduğu bir “ateşkes”in ortasında yaşanıyor.
Bu halkların uçak gemileri yoktu. Onları koruyacak bir Güvenlik Konseyi yoktu. Onları kurtaracak bir jeopolitik blok da yoktu. Ama bir doktrinleri vardı. İmparatorluğun hiçbir zaman çözmeyi başaramadığı gerçek ve sahici bir direniş pedagojisi.
Emperyalizm “cerrahi” darbelerden yararlanabilir, generalleri öldürebilir, altyapıları yok edebilir ve hava gücünün gösterisini yönetebilir. Fakat bütün algoritmalarından kaçan bir değişken vardır: Yıpratma direnişi.
Uzun süreli asimetrik savaş bütçeleri kanatır, iç siyasi mutabakatları parçalar, parlamenter çoğunlukları tüketir ve her taktik zaferi siyasi bir yenilgiye dönüştürür. Direniş kuşkusuz daha fazla cana mal olur; ancak teslim olup bir hayatı korumaktan siyasi açıdan sonsuz ölçüde daha etkilidir. Çünkü egemenlik olmadan o hayat zaten tam anlamıyla bir hayat değildir ya da güvence altında olmasının ihtimali çok düşüktür.
Direnişi seçmek intihara varan bir kahramanlık eylemi değildir; işgal altında yaşamanın ertelenmiş bir ölüm olduğunu ve imparatorluğun saygı duyduğu tek para biriminin, bir halkın ona yüklemeye ve kendisinin de üstlenmeye hazır olduğu kabul edilemez maliyet olduğunu anlamış kişinin rasyonel hesabıdır.
Tarihin bu noktasına şairler yüzünden gelmedik. Yurdumuz, bayrağımız, halkımız ve “toprak, su, hava… ateş” için hayal kurmak ve sahip olmak uğruna bizi tekrar tekrar, hem de acımasızca, kanla yazmaya zorladılar.
IV.
Ancak yakın zamanda Trump tarafından imzalanan başkanlık kararnamesi, bu yeni durumun maddi ifadesidir. Bu, ablukanın bir kez daha sıkılaştırılması değildir; Küba üzerinde toplam bir olağanüstü hâlin yazılı olarak resmileştirilmesidir. Ada’ya yönelik her türlü girişim, hatta dayanışma veya insani yardım amacı taşıyanlar bile, kararname hükümleri uyarınca tamamen yasaklanmaktadır.
İç çöküşü boğarak hızlandırmak istiyorlar: Rahatsız edici tanıklar olmadan, yardım görevlileri olmadan, gıda olmadan, ilaç olmadan. Bu, başka araçlarla yürütülen savaştır; kararname diline kodlanmış bir savaş.
Bunu meşrulaştırmak için imparatorluk, acilen ve titizlikle sökülmesi gereken sürekli bir çift anlatı oyunu sürdürüyor.
Bir yanda, “Küba düşmek üzere”, “sıradaki o”, “başarısız bir devlet”; yani yalnızca son bir itmeye ihtiyaç duyan bir ülke olduğu söyleniyor.
Öte yanda Küba, “Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal güvenliği açısından olağandışı ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlanıyor; öyle ki kendisine karşı bir uçak gemisi gönderiliyor.
Hangisi doğru? Eğer böylesine büyük zararlar verebilecek bir tehditsen, nasıl oluyor da düşmek üzeresin? Eğer düşmek üzereysen, neden tam kapsamlı bir olağanüstü hâle ve deniz gücünün konuşlandırılmasına ihtiyaç duyuyorlar?
Cevap basit: Bu iki iddianın da hiçbiri doğru değil. Bunlar, hiçbir meşruiyeti olmayan şeyi meşru göstermek üzere tasarlanmış bir propaganda makinesinin birbirinin yerine kullanılabilen parçalarıdır.
Peki ya biz… Ne yapacağız? Yeniden perde arkasındaki, gizli ve görünmeyen konuşmaların uzmanlarına mı dönüşeceğiz?
Her şey ortada. Görmek istemeyen biri, Küba kıyılarından yüz metre ötede bir uçak gemisi görünce ileri görüşlülüğünü yeniden kazanmayı beklemesin.
Ama bir an için karşı tarafın mantığını ciddiye alalım.
Eğer Küba, bu 1 Mayıs’ta, tam da bu krizin ortasında, Havana’daki ABD Büyükelçiliği önünde beş yüz bin kişiyi yürümeye zorladıysa ve altı milyondan fazla Kübalıyı imparatorluğun politikalarına karşı bir bildiriye imza atmaya mecbur ettiyse, o zaman kendi halkını böyle bir ölçekte harekete geçirebilen, nüfusu üzerinde insanüstü bir zorlama gücüne sahip bir rejimle karşı karşıyayız demektir. Eğer bu güç gerçekse, saldırmadan önce iki kez düşünmeleri gerekir: Halkını böylesine sıkı kontrol eden bir ülkeyle nasıl baş edecekler?
Ama eğer tersine, bu yürüyüşler ve imzalar herhangi bir zorlamanın ürünü değilse; herhangi bir tehdidin ötesinde Küba’yı savunmaya yönelik gerçek bir arzudan doğmuşsa; kendi olanını savunmak için zorlanmaya ihtiyaç duymayan bir ulusun özgür iradesinin ifadesiyse, o zaman iki kez değil, çok daha fazla düşünmeleri gerekir.
Çünkü karşılarında başarısız bir devlet ya da kendilerini çiçeklerle karşılayacak bir halk yoktur. Karşılarında her ne pahasına olursa olsun ve her türlü araçla direnmeye hazır, kenetlenmiş bir halk vardır.
Her iki durumda da sonuç aynıdır: Küba’yı işgal etmek, Kuzey Amerika emperyal tarihinin en maliyetli ve en uzun sürecek hatası olacaktır.
Ve Fernando Martínez Heredia ölmeden önce şöyle demişti:
“Amerikalıların başına kimin geçeceği umurumuzda değil; ister sempatik bir adam olsun ister bir deli, ikisi de bizim için aynı.”
V.
Ancak buraya kendiliğinden gelmedik.
İkiz Kuleler’e yönelik saldırı, Amerika Birleşik Devletleri içinde Vatanseverlik Yasası’yla kurulan olağanüstü hâl düzeninin tesis edilmesi için bir bahane oldu. Bu, kapitalizmin sözde savunduğu, özel hayatlara müdahale etmeme yönündeki o eski mutabakatı parçaladı.
Ardından bu istisna düzeni Afganistan ve Irak savaşlarıyla dünyaya taşındı: Herhangi bir hukuki çerçevenin önemi kalmadı. Washington tarafından tanımlanıp sınırları çizilen bir dünya düzeninin iç ihtiyaçları temel mesele hâline geldi.
Trump bir anomali ya da kaza değildir; yarım kalmış neocon projenin geri dönüşünün ürünüdür.
Ancak kimse kendini kandırmasın: Gazze olmasaydı buraya gelemezdik.
Orada, canlı yayında izlenen o soykırımda, yeni küresel istisna düzeni başlatıldı. Uluslararası toplum, hukuki ya da siyasi hiçbir sonuç doğurmaksızın “gözden çıkarılabilir”, öldürülebilir insanların hayatları üzerinde bir soykırım gerçekleştirilmesini kabul etti.
O sırada Gazze’de uluslararası hukukun ihlal edilmekte olduğunu anlamadık; aslında yeni bir düzen kuruluyordu. Barbarlığın aleni, kabul edilmiş ve televizyonlardan canlı yayınlanan bir gerçek olduğu bir düzen. Ve bugün bir uçak gemisinin Küba’yı tehdit ettiği düzen de işte budur.
İran, bu çağda, kendi döneminde Sovyet Ordusu’nun oynadığı rolü oynuyor: Teslim olmamak ve emperyalizme karşı mevcut güç dengesini değiştirmek konusunda gerçek iradeye sahip tek güç.
Ama Nuestra América’da —Bizim Amerikamızda— yanan soru başka:
Latin Amerika’daki Direniş Ekseni nerede?
Bunu oluşturmak acildir. Bunun için de devlet mantıkları bize pek yardımcı olmayacaktır. Onlardan yalnızca diyalog çağrıları, ölmüş bir uluslararası düzene saygı çağrıları ve daha doğmadan ölüm kokan çok taraflılık çağrıları çıkıyor.
Basra Körfezi’ndeki savaş, asimetrik bir senaryoda stratejik yolların ve kaynakların kontrolünün belirleyici olduğunu göstermiştir.
Bu nedenle şu konuda son derece açık olmak gerekir: Latin Amerika’daki bütün ABD üsleri fiilen meşru hedeflere dönüşecektir.
Karayipler’de Küba’ya karşı askerî birliklerin hareketi için topraklarını kullandıran, uçak gemilerinin geçişine deniz yollarını açan ya da Amerikan uçaklarının ve insansız hava araçlarının geçişi için hava sahasını serbest bırakan her ülke kendisini savaş alanının içine sokacaktır.
Florida’daki ve ABD’nin kıyı bölgelerindeki, ikmal amacıyla kullanılabilecek bütün üsler de aynı şekilde meşru hedefler olacaktır. Buna, ABD tarafından kullanılan mal taşımacılığı güzergâhları da dahildir.
Bu bir tehdit ya da siperden atılmış bir kabadayılık değildir. Bu, lojistik açıdan kıtasal bir üsler, deniz yolları ve destek noktaları ağına bağımlı bir imparatorluğa karşı uzun süreli asimetrik savaşın ne anlama geleceğinin teknik tarifidir.
Düşman bizi topyekûn savaş terimleriyle düşünmeye zorluyor. Biz de bunu, varlığını —aslında yalnızca kendi varlığını değil— savunan kişinin soğukkanlılığı ve hararetiyle yapmak zorundayız.
Küba’yla dayanışma içindeki bütün gruplar ve mümkün olan en yüksek düzeyde enternasyonalizme hazır bütün hareketler, kendi ülkelerinde ABD üslerini, Amerika Birleşik Devletleri’nin içinde ve dışında, meşru hedefler olarak gören direniş senaryolarını harekete geçirmeye hazırlanmalıdır.
Yalnızca örgütlü ve bölgesel bir direniş, güç dengesini değiştirmemize imkân verebilir.
Mesele yalnızca imparatorluğun Küba’ya ve bütün bölgeye dayattığı bu yeni saldırı senaryosunu yenmek değildir. Mesele, Kuzey Amerika emperyalizmini Nuestra América’dan bir kez ve tamamen söküp atmaktır.
Trump, farkında olmadan, halklarımızın gerçek bağımsızlık mücadelesini başlatmak ve tarihimizin o uğursuz bölümü olan Kuzey Amerika imparatorluğunu kapatmak için bize tarihsel bir fırsat sunuyor.
Onun ölüm tehdidi olarak sunduğu şeyi biz, uzun zamandır ertelenen bir fırsat olarak; yarım kalmış bağımsızlığı tamamlamanın fırsatı olarak karşılıyoruz.
Kendimizi savunmak için izin istemiyoruz.
Artık var olmayan bir düzene çağrıda bulunmuyoruz.
Soykırımı meşrulaştırmış kurumlardan koruma talep etmiyoruz.
İmparatorluğa, yatırım almak için izin istemekten çok daha kutsal şeyleri göze alan birinin sakinliğiyle şunu söylüyoruz:
Konuşlandırılan her uçak gemisinin, kullanılan her üssün, fırlatılan her insansız hava aracının, gönderilen her ikmal gemisinin; zamanını, yerini ve biçimini bizim belirleyeceğimiz bir karşılığı olacaktır.
Ve Amerika Birleşik Devletleri halkına şunu söylüyoruz:
Washington’ın rahat salonlarında planlanan bir çatışmanın içine sürüklenmenizi engellemek için hâlâ zaman var. Sizi halk olarak kuşatan ağır toplumsal sorunlara sırtını dönenlerin planladığı bir çatışmanın içine…
Savaşa ne zaman girdiklerini tam olarak bilecekler; ancak ne zaman ve hangi bedellerle çıkacaklarını söyleyemeyecekler.
Latin Amerika ve Karayipler halklarına ise şunu söylüyoruz:
Karar verme zamanı geldi.
Bu saatte tarafsızlık mümkün olmayacak. Ya örgütlü direniş ya da korkakça suç ortaklığı olacaktır. Ya kesin bağımsızlık ya da kalıcı kölelik olacaktır.
Biz seçimimizi çoktan yaptık.
Orijinal başlık: Direnişin zamanı: Ölü düzenden kesim bağımsızlığa (La hora de la resistencia: del orden muerto a la independencia definitiva)
[La Tizza'da yer alan İspanyolca orijinalinden Suphi Aydın tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.