"Geleneksel sendikacılıkla ve siyaset yapma biçimiyle bu küresel sömürü zincirini kırmak imkânsızdır. Bunu Türkiye emekçilerinin ezici çoğunluğu görmekte ve istisnasız her yerde parçalı da olsa kendi öz gücüyle müdahale etmeye çalışmaktadır. Yenilgilerimiz çok olsa da bugünün teorik ve pratik birliği açısından zengin tartışmalar ve deneyimler biriktiriyoruz. Tarihsel görev, burjuva kuşatmayı yaracak ve işçi sınıfını kendi iktidarı için örgütleyecek devrimci öncünün ve onun etrafında proleter gücün hem ulusal hem de enternasyonel inşasıdır"

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyası kapsamında Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) Genel Başkanı Neslihan Acar ile konuştuk. Acar, Türkiye kapitalizminin gelişim dinamiklerinden birinin de kendisini küresel ticaret yollarının kesişiminde bir lojistik üs olarak konumlandırma çabası olduğuna işaret etti. Altyapı yatırımlarından emek rejiminin sıkılaştırılmasına kadar bir dizi politikasının buna hizmet ettiğine işaret eden Acar, bu süreçte özellikle kendi işkollarındaki çalışma biçiminin çalışma kamplarını andırmaya başladığına dikkat çekti.
İşkolunda toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi bulunan sendikalar olsa da kendilerinin fiili-meşru tarzda sonuç alıcı direnişler örgütlediğini ve bu sebeple güven kazanan bir sendika haline geldiklerini ifade eden Acar, yasal sınırlara hapsolmuş geleneksel sendikal anlayışın bu dönem sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap verme potansiyelinin olmadığını belirtti. Acar, kendi alanlarını sadece bir işkolu olarak değil, sınıf mücadelesinin stratejik bir cephesi olarak gördüklerini belirtti. Küresel sömürü zincirlerinin de ancak bu anlayışla geliştirilen bir mücadeleyle kırılabileceğini ifade etti.
İşkolunuz hakkında genel bir tablo çizecek olsanız neler söyleyebilirsiniz? Depo, tersane ve deniz işçilerinin çalışma koşulları, örgütlenme süreçleri, ücretleri ve diğer hakları açısından son yıllarda nasıl bir değişim görüyoruz?
Türkiye, uzunca zamandır taşımacılık, depolama, dağıtım, gümrükleme ve tedarik zinciri yönetimi gibi tüm dolaşım ve yeniden üretim faaliyetlerinin merkezi haline gelmekte; sermayenin küresel ölçekte organizasyonu için bir lojistik üsse dönüştürülmektedir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan ülke, Çin ve Orta Asya'dan başlayan ticaretin Avrupa'ya açılan kapısı konumundadır; Kuzey-Güney koridoruyla Karadeniz havzasındaki ülkeleri Akdeniz'e, Ortadoğu'ya ve Afrika'ya bağlamaktadır. Emperyalist paylaşım savaşlarının ve krizlerin yarattığı tahribata rağmen düşük maliyetli liman, demiryolu, karayolu ve havayolu ağlarıyla donatılan Türkiye'de; sermayenin eşik atlaması için lojistik köyler, ihtisas merkezleri ve organize sanayi bölgelerine (OSB) entegre logiparklar ve havzalar inşa edilmiştir. Konya, Samsun, Kayseri ve Halkalı gibi merkezlerde meta dolaşımı hızlandırılmakta; depolama, paketleme ve gümrükleme süreçlerinin tek bir merkezde toplanması hedeflenmektedir. Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı'nın çatışmalar dolayısıyla tıkanması ile Ukrayna savaşı gibi krizler, geleneksel ticaret yollarını tıkarken Türkiye'yi küresel sermaye için alternatif, görece istikrarlı bir operasyon üssü kılmaktadır. İçeride ise Gaziantep, Hatay, Kilis ve Kahramanmaraş'tan oluşan Güneydoğu Anadolu sanayi havzasını doğrudan İskenderun Limanı'na bağlayan Kalkınma Yolu ve Kuzey-Güney aksı; Basra Körfezi'nden Akdeniz'e uzanan transferleri güvenceye almaktadır. Orta Koridor'u Doğu Akdeniz'e bağlayan bu stratejik güzergâhlar, sermayenin devir hızını artırmayı ve kârı azamiye çıkarmayı hedeflemektedir.
Ne var ki "düşük maliyet", sadece ulaşım ağlarının güvenliği ve hızı ile sınırlı değildir. Sermaye birikim rejiminin Türkiye ayağı, artı-değer sömürüsünün azami düzeyde hayata geçirildiği bir emek cehennemine dayanmaktadır. Sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, iş gününün uzatılması, açlık sınırındaki asgari ücret, ücret gaspları ve zorunlu mesailer bu rejimin temel direkleridir. Belirli süreli iş sözleşmeleri, üniversitelerin birer yedek sanayi ordusu kışlasına çevrilmesi; devlet, sermaye ve sarı, bürokratik sendikalarla üretimin ve örgütlenmenin her an izlendiği katı denetim mekanizmalarıyla çalışmanın 7/24 kesintisiz sürdüğü despotik bir emek rejimi dayatmaktadır.
Düşük ücret, çoklu taşeronlaştırma, esnek çalışma ve örgütsüzlük gibi yukarıda bahsettiğim stratejik yönelim dolayısıyla işkolunda yaygın, liman ve tersaneler gibi koşulların depolara göre bir parça daha iyi olduğu alanlar da hızlıca düşük ücret ve güvencesizlikle kuşatılmakta. Örgütlenme olasılığının zayıflatılması için feodal ilişkiler, taşeron ve patron örgütleri aracılığıyla ücretlerin belirlendiği ve birbirinin işçisini almamak gibi daha katı bir dizi fiili uygulama da yaygınlaştırılmaktadır. Pandemi sonrası ve 2022 seri direnişlerin ardından işçilerde oluşan sendikal istatistiklerine de yansıyan örgütlenme refleksi gittikçe zayıflamaktadır. En örgütsüz işkollarından biridir 16 no'lu işkolu ve örgütlü işyerlerinin tamımı da sarı sendikalardadır.
İşkolunuzda hali hazırda bu barajı aşmış sendikalar da var. İşçilerin o sendikalar yerine size yönelmesinde nasıl bir motivasyon var?
DGD-SEN, 16 no'lu işkolunda (depo, liman, tersane ve depo işçileri) sermayenin bu hayati damarını yalnızca işkoluna odaklı bir sendikal alan olarak değil, sınıf mücadelesinin stratejik bir cephesi olarak kavrayan bağımsız bir sınıf sendikasıdır. 2009'da başlayan tartışmalar ve örgütlenmelerin ardından 2013'te resmi olarak kurulan sendika; odak sendikacılığı ilkesiyle, pandemi sonrasında işgal ve fiili-meşru grevlerle şekillenen bir mücadele ve sınıf mevzisine dönüşmektedir. Taşeron köleliğine, güvencesizliğe, işçi cinayetlerine ve ekonomik gaspa karşı taban komiteleriyle mücadele hattını örmektedir. 16 no'lu işkolu; devlet, sermaye ve sarı sendika ortaklığının (örneğin Amazon işçilerinin DOK Gemi-İş'e DGD-SEN örgütlenmesinin karşısında zorla üye yapılması gibi) devşirme mekanizmalarıyla kuşatıldığı bir alandır. Sınıf sendikacıları sistematik olarak işten atmalarla, gözaltılarla ve hukuki kıskançlarla kriminalize edilmeye çalışılırken; işçiler 16-17 saatlik kölelik çarkına, iş cinayetlerine ve kamplarda insan onuruna aykırı barınma koşullarına mahkûm edilmektedir. Pandemi sonrası yaygınlaştırılan bu kamp sistemi proleterleşmeyi derinleştiren ve çalışmaya daha da bağımlı kılan, mesai düzenin olmadığı bir çalışma sistemi patronlar tarafından özellikle tercih edilmektedir.
Yüksek ücret ve barınma, beslenme ve ulaşım maliyetlerinin sıfırlanacağı vaadiyle İŞKUR ve taşeronlar aracılıyla kurulan ve inşaat, tersane ve depolarla başlayan bu cezaevi modeli diğer işkollarında da yaygınlaşmaktadır. Kamplar, işkolunda örgütlenmenin önündeki önemli sorunlardan biri olarak da durmaktadır. İşçilerin en temel beslenme, sağlıklı bir yatakta yatma ve haftalık bir gün izin vb. haklarını kullanması, işsizlik ve ücretlerini alamamakla özdeşleşmeye başlamış ve e-devlet şifrelerinin kamp sorumlularına verilme zorlunluluğu dolayısıyla da sendikal örgütlenme hakları da fiili olarak gasp edilmiş durumdadır. İşkolu yukarıda bahsettiğim stratejik önemi dolaysıyla da tam bir kölelik ve örgütsüzlük cehennemi olarak inşa ediliyor. Limanlar ve tersaneler 24 saat devletin tüm organları tarafından an an denetlenmekte, varsa bir örgütlenme girişimi yatağında boğulmaya çalışılmakta, sarı sendikalar eliyle de çatışmasız şekilde ucuz, güvencesiz çalıma sürdürülmektedir.
DGD-SEN'in depolarda ördüğü fiili grevler, işkolunda ve tüm işkollarında da bizi güvenilir ve bilinir bir sendika haline getirmiştir. Sadece işyerlerinde değil, yaşam alanlarında da kadın, çevre, barınma, sağlık ve eğitim gibi iç içe geçmiş çokça sorunun da taşınması sendikayı şimdilik gücümüzü aşan bir odak haline gelmesini sağlamıştır. Esenyurt havzasının geneline yansıyan ve direnişlerin olduğu depolarda İSİG önlemleri ve ücretler hususunda kısmi kazanımlar elde edilmiştir. Ancak işkolunun genelinde, güvencesizliğe mahkûm edilen büyük çoğunluğu genç işçiler ağır sömürü koşulları altındadır.
İşçilerin DGD-SEN'e yönelmesinin maddi temeli bu derinleşen sefalet ve tazminat gasplarıyken; öznel temeli ise çoğunluğu ilk kuşak kentli genç işçilerde uzun yıllardır sürdürdüğümüz mücadelelerle oluşan hak arama bilincinin oluşması ve sendikal bilincin gelişmeye başlamasıdır. Devlet, sermaye ve sarı sendikaların "yasal" sınırlarına karşı, doğrudan mücadele içinde fiziki temaslarla kurulan güven bağı ve sosyal medya ağları, işçilerin sendikayla buluşmasını hızlandırmaktadır. Geleneksel sendikacılık ve sarı sendikalar işkolundaki sorunlara seslenmek ve bugünün ihtiyaçlarına dönük cevap üretmekte geri kalıyorlar ve atıllar. DGD-SEN bugünün örgütüdür ve işkolunda aktif çalışan işçilerin biçimlendirdiği bir sendikadır. Beş yıldır da girdiği her mücadeleyi toplusallaştırmakta ve zaferle sonuçlandırmaktadır. Bu da işçilerin yüzünü doğrudan bize dönmesine neden oluyor.
16 no'lu işkolu, en örgütsüz ve en vahşi sömürü sahalarından biridir. İşkolunda var olan TİS yetkisine sahip az sayıdaki sarı sendikanın varlığı, işçilerin düşük ücret, ücret gaspları, taşeronlaştırma ve zihin bulanıklığının yaratılması için yeterli olmakta, özellikle liman ve tersanelerdeki güvencesizlik çitinin sağlamlaşmasında da aktif rol almaktadırlar. Bu nizam işçiler tarafından açıkça gözlemlenmektedir. Bu tablo, işçilerin yüzünü DGD-SEN'e sınıf ve kitle sendikacılığı çizgisine çevirmesine yol açmaktadır. İşçiler; devlet, sermaye ve sarı sendika üçgenindeki organik bağı, 6356 sayılı yasaya rağmen grev hakkının fiilen gasp edilmesini ve devletin sermayenin jandarması olduğunu bizzat deneyimlemektedir. Ve işçiler fiili mücadeleyle grevler örgütleyen, hak kazanan fiili toplu sözleşme yapan sendikalara doğru yakınlaşmaktadır. Geleneksel sendikal odakların ve siyasetin söyleminin tersine holdingler ile emekçiler arasındaki bu uzlaşmaz sınıf çelişkisi, direniş alanlarında en çıplak haliyle açıkça açığa çıkmaktadır.
Çalışma Bakanlığı’nın son yayımladığı sendika istatistikleri sendikal mücadeledeki mevcut durum açısından negatif bir gösterge olarak karşımızda duruyor. Ancak bir yandan geniş yankı uyandıran işçi direnişleri de gündeme geliyor. Bu genel tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye'de tamamen burjuva yasal sınırlarına hapsolmuş geleneksel sendikal anlayış miadını doldurmuştur. Polonez, Farplas, GMP Teknik ve 595 gün direnen Temel Conta işçilerinin yenilgileri, bu bürokratik uzlaşı çizgisinin iflasını ilan etmiştir. Tedarik zincirlerinin ulaştığı boyut, ulusal sınırları aşan emperyalist işbirliğini derinleştirmiştir. İliç ve Dilovası’nda yaşanan iş cinayetlerini tüm üretim ve siyasi ilişkileriyle incelediğimizde bu işbirliğinin en acımasız ve katı halini çarpıcı şekilde görebiliriz. Bakanlığın dar işkolu tanımları (depo, liman, tersane), lojistik ağların tamamını (beyaz yakalılar, dijital birimler, bakım-onarım vb.) kapsam dışı bırakmaya çalışsa da Migros grevinde görüldüğü üzere, depo, market işçileri ile e-ticaret ve beyaz yakalı emekçilerin birliği olmaksızın zafere ulaşılamazdı. DGD-SEN, Bağımsız Maden-İş, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, inşaat ve tekstil sendikaları gibi yeni nesil mücadeleci sendikalar, bürokratik çürümeye karşı sınıfın öz gücüne ve taban örgütlenmelerine dayanan mücadelenin içinden bugünün mücadele ihtiyaçlarına ait zorunlulukla ortaya çıkmış/çıkarılmıştır.
Bu anlatım ve tabloyla üyelik sayıları arasında bir zıtlık var gibi gözüküyor ama yok. Biz binlerce işçiyle yılın başında grev yaptık. Binlerce üye geldi, işkolu barajını aştık. Grev sonrası işkolu değişikliği ve devletin doğrudan müdahalesiyle üyelikler de çok geri bir sayıya doğru çekilmiş olduk. Yine baraj üstü olan PTT-Sen en örgütlü olduğu yer olan Bursa’da işkolunun değiştirilmesi dolayısıyla baraj altı kalmış, baraj üstüyken TİS yapması fiili olarak yıllardır engellenen sendika son istatistikte de TİS yetkisini kaybetmiştir. Bağımsız Maden-İş’in doğrudan üyeleri sayılmamış, işkolu barajı altında bırakılmıştır. Sendika üyeliklerindeki bu erime 20 işkolunda da gözükmektedir.
Türkiye’de sendikalar yasası işkollarında tekel yaratmayı hedeflemiştir ve bu hedefi de gerçekleştirmiştir. Sendikaya üyeliğin işsiz kalmak, cezaevinde yatmak, polisle karşı kaşıya kalmakla eşitlendiği tabloda ve pratikte de bizim gibi olanak ve propaganda gücü sınırlı olan sendikalar çok uzun yıllara varan odaklanma ve emekle barajları geçebilmekte ve sonrasında da PTT-Sen örneğinde olduğu gibi fiili olarak TİS yetkileri gasp edilmektedir.
Dün sendikamızın ve Bağımsız Maden-İş Sendikası'nın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ve sendikanın genel başkanı Gökay Çakır halkın yoksulluğunu ve yoksulluğa neden olan ilişkileri en açık biçimiyle ifade ettiği ve işçilerle saraya yürümeyi direniş takvimi olarak önlerine koyduğu için tutuklandı. Başaran'ın 7 aydır sürdürdüğü mücadelede defalarca gözaltına alınması ve iki defa tutuklanması Türkiye'deki sendikal mücadele açısından en ibretlik tablolardan biridir. Holding sendikayla görüşmeleri sürdürüp ödemeleri yapmaya hazırlanırken ödeme zorunluluğu olduğu halde ödemediği maaşlar için bedel ödediğini düşünüyor ve direnişe de bedel ödetiyor. Devlet, sermaye ve sarı sendika işbirliğiyle iki sendikacı tutuklandı. Sabah maden işçileri tekrar bakanlık önüne gelerek direnişi sürdürme kararı aldı. Diğer seçenekleri açlık, sefalet ve uzun süren işsizlik olduğu için dün yaptıkları toplantıda da başka seçenek tartışılmadı.
Tüm bu olumsuz tablo karşısında direnmek dışında başka seçeneği kalmamış olan işçiler bu dönem öne çıkan bağımsız sendikalara birliğiyle gelerek işgal, grevler ve militan mücadeleler yürütüyor, örgütlüyor ve fiili TİS'ler yapıyor. Türkiye halkının ezici çoğunluğu Cumhuriyet tarihinin en hızlı işçileşme ve yoksullaşma, yoksunlaşma sürecini yaşıyor. Beş yaşından 80 yaşına kadar herkes ucuz işçi ve güvencesiz bir avuç holding 80 milyonun doğrudan canı da dahil her şeyine çökmüş durumda. Bu tabloyu herkes görüyor ve direnmek dışında hiçbir seçeneğin olmadığını da görüyor. Bu dönem kim daha militan ve sahici bir pratikle öne çıkarsa işçiler, etrafında hızlıca kümelenebiliyor.
Türkiye genelinde işçilerin örgütlenme ve mücadele pratiklerini düşündüğünüzde öne çıkan zorluklar ve engeller hakkında ne söyleyebilirsiniz?
2026 başındaki Migros grevi sonrasında Polyak, Doruk Madencilik, öğretmenlerin direnişleri, kazanımları, maden karşıtı köylülerin topraklarını, yaşam alanların savunduğu direnişler ve etrafında gelişen güçlü dayanışma ve halkın birlikte mücadele etme refleksi bu dönem sınıf mücadelesinin ortak potansiyelini göstermektedir. 6356 sayılı sendikalar yasası gibi burjuva hukukunun prangalarını aşmanın yegâne yolu, fiili-meşru mücadeleyi toplumsallaştırmaktır. Yine bu mücadeleler işçi sınıfına ve direngen bölüklerine parlamento, sendika, belediye, mahkemeler, STK ve sağdan-sola siyaset araçlarının çok büyük çoğunluğunun sermaye uzlaşısının birer uzantısı, ideolojik propaganda aygıtı, çitleme araçları olduğunu en gerçek ve güncel ilişki ağlarını da açık biçimde anlatmayı becerebilmiştir.
Bugün tüm dünya emekçileri için olduğu gibi bizim içinde somut düşman tarifi emperyalizm ve yerli işbirlikçileri olan holdingler, hükümetler ve onun etrafında sınıfsal, örgütsel, fon ve faydacılıkla dizilen her ilişki egemenlere hizmet eder ve mücadele edilmesi gereken mevziler olarak tanımlanmaktadır. Bu yapılar ve ilişkiler hem yerel hem de ulusal düzeyde halk tarafından da açıkça bilinmekte ve işçileşmeye ve toprağın metalaşmasına karşı köylülerin mücadele örneklerinde olduğu gibi mücadele edilmektedir. Bu direnişler refleksif ve saldırıyı geldiği anda püskürtmek üzerine gelişiyor. Son dönmelerde köylüler ve işçiler bakışımlı şekilde cılız yan yana gelişleri olsa da henüz bu mücadeleleri birleştirecek olanak ve örgütlerden yoksunlar. Bu da mücadele edilse de dönem dönem Türkiye kamuoyunun dikkatini çekse de genelde yenilgiyle sonuçlanıyor.
Bu parçalı direnişlerin ortak talepler üzerinden birleştirilmesi sosyalistler açısından acil gündem olarak belirlenmesi gerekiyor. Ben bu dönemin örgütlenme, mücadele açısından verimli ve olanaklı bir dönem olduğunu düşünüyorum. Hangi il ve ilçeye gitseniz ya bir mücadele ya da mücadeleye hazırlanan ekipler görürsünüz. Devlet ve sermeye örgütleri dışında alanda kimse yok. Buralara odaklanmak, gelişen ve gelişmesi çok muhtemel olan mücadeleler içerisinde olmak, öncesinde tanışmış olmak çok kritik. Hem kapitalistler hem de kitleler cephesinden de baktığımızda saldırı ve isyanların artarak süreceği çok açık.
Son yıllardaki işçi direnişlerini göz önünde bulundurursak bu örgütlenme ve direniş süreçlerini sınıf hareketinin içinde bulunduğu krizden çıkış bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Özellikle son yıllarda DGD-SEN, Tarım-Sen, mücadeleci sendikalar ve fiili meşru mücadele zemininde hareket eden emek odakları örgütsel ve kadrosal bir dizi sorunlarına karşı proleterleşen tüm halk kesimlerini; köylüleri, küçük üreticileri, barınma ve sağlık hakkı gasp edilen milyonları Dilovası ve Akbelen örneklerinde olduğu gibi ortak talepler ve ortak bir sınıf cephesinde birleştirmeye çalışmaktadır. Çünkü Sermayenin ulusötesi tekeller etrafında ördüğü sömürü cephesine karşı, emekçi halkın devrimci cephesini örmek zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır. Tartışmalarımız, yoğunlaşmamız ve pratik örgütlenme faaliyetimiz de bu stratejik ve politik hattın oluşturulması üzerinedir.
Temmuz istatistiklerinde 378 üyeye sıkıştırılan DGD-SEN'in 5 bin işçiyle 10 ilde fiili grev örebilmesi ya da Bağımsız Maden-İş'in Soma ve Ankara'da Yıldızlar SSS Holding’e ve sermaye bürokrasisine kök söktürmesi, bu doğru politik hattın pratik yansımasıdır. Bugün müstakil bir ulusal sermayeden söz edilemez; tüm artı-değer tekellerin merkezinde toplanmaktadır. Dilovası'nda hayatını kaybeden işçilerin ürettiği değer ( Zara, H&M, koton, Victoria’s Secret) ile vitrinlerdeki fiyatlar arasındaki uçurum, emperyalist-kapitalist zincirin sömürü mekanizmasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Geleneksel sendikacılıkla ve siyaset yapma biçimiyle bu küresel sömürü zincirini kırmak imkânsızdır. Bunu Türkiye emekçilerinin ezici çoğunluğu görmekte ve istisnasız her yerde parçalı da olsa kendi öz gücüyle müdahale etmeye çalışmaktadır. Yenilgilerimiz çok olsa da bugünün teorik ve pratik birliği açısından zengin tartışmalar ve deneyimler biriktiriyoruz.
Uzun yıllardır belirginleştirmeye çalıştığımız rejim, emperyalizm ve taşıyıcı kolanları olan holdinglerle ilgili tartışmalarımız bu politik okuma ve pratikler içerisinden deneyimleyerek gelmektedir. Şimdi bu güçler karşısında bir güç inşasını yaratmanın koşulları varken örgütsel araç ve olanaklarını da oluşturmaya çalışıyoruz. Türkiye emekçi halkının da sosyalist hareketin de önündeki öncelikli görev işçi sınıfının iktidarını hedefleyen bu politik gücün inşasıdır. Bugün emekçi halkın nesnel çıkarları ile sendikaların ve reformist solun gündemi taban tabana zıt düşmektedir. Tarihsel görev, bu burjuva kuşatmayı yaracak ve işçi sınıfını kendi iktidarı için örgütleyecek devrimci öncünün ve onun etrafında proleter gücün hem ulusal hem de enternasyonel inşasıdır. Bu gücün eksikliğinde Türkiye işçi sınıfı ekonomik ve politik mücadelesinin gittikçe geriletilmesi ve ülkedeki dünyadaki gelişmelerin sınıf aleyhine sistematik olarak gerilemesinin önüne geçmek mümkün değildir.