Marksist eleştiri, görünüş ile öz arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaya, toplumsal biçimlerin arkasındaki maddi ilişkileri kavramaya çalışır. Bu nedenle Marx'ın yöntemi açısından bilmek, yalnızca “olanı” betimlemek değildir. Olanın hangi ilişkiler tarafından üretildiğini, hangi çelişkiler içinde hareket ettiğini ve hangi tarihsel koşullara dayandığını kavramaktır. Gerçekliği değiştirme olanağı da burada ortaya çıkar. Çünkü dönüştürülemeyen, yalnızca seyredilen bir dünya anlayışı Marksist praksisin karşısında durur

Lev Tolstoy'un “İvan İlyiç'in Ölümü”nde kahraman, ölümün eşiğine geldiğinde bütün hayatını yeniden düşünmeye başlar. O güne kadar “doğru” olduğunu düşündüğü hayatın gerçekten doğru olup olmadığını sorgular. “Belki de yaşamam gerektiği gibi yaşamadım?” sorusu belirir ve hemen ardından daha zor bir soru gelir: “Doğru olan ne?” İvan İlyiç'in yaşadığı bu sarsıntı, yalnızca ölüm karşısındaki bir insanın hesaplaşması değildir. Aynı zamanda insanın kendi deneyimiyle gerçeklik arasındaki mesafenin de açığa çıkmasıdır. İnsan dünyayı belirli bir bakış açısından görür, ona anlam verir ve kendi bilgisiyle yaşar; fakat gerçeklik, bizim onun hakkında düşündüklerimizden ibaret değildir.
İşte felsefenin kadim sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsan, kendisinden bağımsız olarak var olan dünyayı nasıl bilir? Dışımızdaki gerçeklik ile bu gerçeklik hakkındaki bilgimiz arasındaki ilişki nedir? Bildiğimiz şey gerçekliğin kendisi midir, onun bir yansıması mıdır, yoksa gerçekliği zihnimiz mi kurmaktadır?
V. A. Lektorski'nin “Özne, Nesne, Biliş” kitabı, bu soruların peşinden giderek modern felsefenin farklı bilgi anlayışlarıyla hesaplaşır ve materyalist bir bilgi teorisinin olanaklarını araştırır.
İlk bakışta epistemolojik bir sorudan, yani bilginin kaynağı ve sınırları üzerine teknik bir felsefe probleminden söz ediliyor gibi görünebilir. Oysa bu soru, materyalist felsefenin en temel meselelerinden birine açılır: İnsan bilinci ile insan bilincinden bağımsız olarak var olan gerçeklik arasındaki ilişki nedir?
Dışımızda bizden bağımsız bir dünya var mıdır? Varsa insan bu dünyayı nasıl kavrar? Bilgi, dış dünyanın zihindeki bir kopyasından mı ibarettir, yoksa gerçeklik dediğimiz şey zaten öznenin algıları, kavramları ve düşünceleri aracılığıyla mı kurulmaktadır?
Bu sorular yalnızca soyut felsefi tartışmalar değildir. Çünkü gerçekliğin bilgisine ilişkin her görüş, aynı zamanda insanın dünyadaki konumuna ve geleceğine ilişkin bir görüş içerir. Eğer insan yalnızca dış dünyanın pasif bir seyircisiyse, bilgi de gerçekliğin zihindeki edilgen bir görüntüsüne indirgenebilir. Buna karşılık gerçekliği bütünüyle öznenin kurduğu kabul edilirse, nesnel dünyanın bağımsızlığı ortadan kalkar ve gerçeklik ile onun hakkındaki tasarımımız arasındaki ayrım silinir.
Marksist felsefenin özgünlüğü bu iki indirgemeci yaklaşımın dışında, özne ile nesne arasındaki diyalektik ilişkiyi kurmaya çalışmasında yatar.
Lektorski'nin kitabında yürütülen tartışma bu açıdan önemlidir. Lektorski'nin üzerinde durduğu temel meselelerden biri, insan bilgisinin nesnel gerçeklikle nasıl ilişki kurduğu ve öznenin bilgi sürecindeki etkinliğinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu sorun, Sovyet Marksist felsefesinin önemli damarlarından biri olan İlyenkovcu düşünceyle de kesişir. Burada mesele, “gerçeklik var mıdır?” sorusuna basitçe olumlu bir yanıt vermek değildir. Asıl mesele, gerçekliğin nesnelliğini korurken insanın etkinliğini nasıl açıklayacağımızdır.
Bilgiyi açıklamanın en kolay yolu, onu gerçekliğin zihinsel bir kopyası olarak düşünmektir Dışarıda bir masa vardır. Ben masaya bakarım. Masanın görüntüsü zihnimde oluşur. O halde benim masaya ilişkin bilgim, dışarıdaki masanın zihnimdeki görüntüsüdür.
Bu açıklama belirli bir düzeyde doğru bir sezgi taşısa da materyalist bilgi teorisi açısından yeterli değildir. Çünkü insan yalnızca doğrudan duyularıyla karşılaştığı nesneleri bilmez. Atomları, geçmiş toplumları, henüz gerçekleşmemiş süreçleri, toplumsal ilişkileri, matematiksel bağıntıları ve doğrudan gözlemleyemediği nedensellikleri de bilir.
Daha önemlisi, insan yalnızca gördüğünü kaydetmez. Karşılaştırır, ayırır, sınıflandırır, kavramlaştırır, soyutlar, genelleştirir ve bu kavramlar arasında ilişkiler kurar. Bilgi, dolayısıyla, dış dünyanın bilince mekanik biçimde aktarılması, yansıtılması değildir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur: Bilginin gerçekliğin basit bir kopyası olmaması, onun gerçeklikten bağımsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, materyalist epistemolojinin temel iddiasına göre, bilgi gerçekliğin mekanik bir kopyası değildir; fakat gerçeklikten de kopuk değildir.
Bu ayrım, materyalizm ile idealizm arasındaki tartışmanın merkezindedir. İdealizmin farklı biçimleri, gerçekliği bilincin, düşüncenin, algının veya kavramsal yapıların içine çekme eğilimindedir. Materyalizm ise bunun karşısına nesnel gerçekliğin önceliğini koyar. Fakat diyalektik materyalizm açısından nesnel gerçekliğin önceliğini savunmak, insanı bu gerçekliği seyreden pasif bir bilinç olarak düşünmek anlamına gelmez. Tam tersine, insan dünyaya müdahale eder.
İnsan dünyayla ilişki kurar. Çalışır, üretir, araçlar yapar, onarlı kullanır, doğayı dönüştürür, diğer insanlarla ilişki kurar, dil öğrenir, toplumsal deneyimi devralır ve bu deneyimi yeniden üretir. Dolayısıyla bilgi sürecinde özne etkin bir varlıktır.
Bir çocuğun dünyayı öğrenme süreci bunun en basit örneklerinden biridir. Çocuk yalnızca çevresine bakmaz. Nesnelere dokunur, onları hareket ettirir, dener, yanılır, yeniden dener. Başkalarıyla ilişki içinde dili öğrenir. Tek tek nesnelerden hareket ederek giderek daha genel kavramlara ulaşır. Bu süreçte bilgi, yalnızca duyusal verilerin birikmesi değildir. Özne ile nesne arasındaki etkin ilişki içinde oluşur.
Fakat öznenin etkinliği, dünyanın öznenin iradesiyle yaratıldığı ya da insan bilincinin, duyumunun ürünü olduğu anlamına gelmez. Çocuk masaya çarptığında masanın sertliği onun zihninin ürünü değildir. İnsan yerçekimini icat etmez. İnsanın bilgi düzeyi geliştikçe bilinmeyeni bilir hale gelir. Doğa, insan bilincinden bağımsız olarak belirli özelliklere ve ilişkilere sahiptir.
İnsan bu özellikleri kavrar; onları kavrarken de doğayla ve toplumla kurduğu pratik ilişkiyi dönüştürür. Buradaki ayrım Marksist epistemoloji açısından belirleyicidir: İnsan gerçekliği yaratmaz; fakat gerçeklikle kurduğu toplumsal-pratik ilişki içinde onu bilir ve dönüştürür. Bu nedenle özne ile nesne birbirinden koparılamaz; fakat birbirleriyle özdeşleştirilemez de.
Marksist bilgi teorisinde “yansıma” kavramı çoğu zaman mekanik bir aynalama olarak anlaşılır. Sanki dış dünyadaki nesne olduğu gibi bilince taşınır ve bilinç onun pasif bir görüntüsünü üretir.
Oysa böyle bir yaklaşım, bilginin tarihsel, toplumsal ve pratik karakterini açıklayamaz. Bir ağacın fotoğrafı ile insanın ağaç hakkındaki bilgisi aynı şey değildir. Fotoğraf ağacın belirli bir andaki görünümünü kaydedebilir. Oysa insan ağacı belirli bir tür olarak kavrar; başka ağaçlarla karşılaştırır; büyümesini, toprağı, iklimi ve ekolojik ilişkilerini araştırır; ekonomik, toplumsal ve tarihsel kullanımını inceler. Ve bu incelemede onunla içsel ve bütünsel bir ilişkiye girer.
Burada bilgi, nesnenin yüzeysel görünüşünü tekrarlamaktan çok, nesnenin ilişkilerini ve belirlenimlerini kavramaya yönelir. Dolayısıyla “yansıma”yı kopya olarak değil, gerçeklikle kurulan etkin ve giderek derinleşen bilişsel-pratik ilişki olarak düşünmek gerekir.
Bu açıdan bilginin gelişimi, görünüşten özsel ilişkilere, tekil olandan genel olana, doğrudan verilenden kavramsal olana doğru ilerleyen bir süreçtir. Bilmek, yalnızca görmek değildir. Aynı zamanda ilişkileri tarihsel süreç içinde kavramaktır.
Lektorski'nin tartışmasının önemli noktalarından biri burada ortaya çıkar: Özne ile nesne birbirinden kopuk değildir; ama aynı şey de değildir. Dış dünyadaki nesne ile bizim o nesne hakkındaki bilgimiz arasında zorunlu bir ayrım vardır. Çünkü bilgimiz yanlış olabilir, eksik olabilir, tarihsel olarak değişebilir.
İnsanların Mars hakkındaki bilgisi yüzyıllar içinde değişmiştir. Fakat Mars, insanların onun hakkındaki bilgileri değiştiği için başka bir gezegene dönüşmemiştir. Bu basit örnek, materyalist bilgi anlayışının temel ayrımını görünür kılar:
Bilginin değişmesi, gerçekliğin değişmesi değildir. Fakat bundan bilginin gerçeklikle ilgisiz olduğu sonucu da çıkmaz. Tam tersine, bilgi tarihsel olarak geliştikçe gerçekliğin daha önce kavranmamış özellikleri açığa çıkar.
Burada materyalizm iki uçtan da uzak durur. Bir yanda mekanik materyalizmin pasif öznesi vardır: Dünya vardır, insan onu seyreder ve olduğu gibi zihnine kaydeder. Diğer yanda idealizmin etkin öznesi vardır: Dünya, öznenin bilinci, dili, kategorileri veya düşüncesi aracılığıyla kurulmaktadır. Diyalektik materyalizm ise bu iki yaklaşımın karşısına üçüncü bir olanak koyar: İnsan etkin bir öznedir; fakat etkinliği nesnel gerçekliği ortadan kaldırmaz.
İnsan dünyayla ilişki kurar, onu kavrar ve dönüştürür. Fakat bunu boşlukta değil, kendisinden önce var olan maddi ve toplumsal koşullar içinde yapar.
Burada epistemoloji ile toplumsal tarih arasındaki bağ ortaya çıkar. Hiçbir insan dünyaya geldiğinde sıfırdan başlamaz. Bir dilin içine doğar. Kavramları hazır bulur. Önceki kuşakların bilimsel bilgilerini, tekniklerini, üretim araçlarını ve deneyimlerini devralır. Dünyayı anlamlandırırken bunlardan yararlanır.
Bu nedenle bilgi, bireysel bilincin içine kapanmış özel bir mülk değildir. Bilgi aynı zamanda toplumsal bir birikimdir. Bir bilim insanı araştırmasını yalnızca kişisel deneyimlerinden hareketle yürütmez. Kendinden önceki kuşakların çalışmalarından, kavramlarından, yöntemlerinden ve araçlarından yararlanır.
Dolayısıyla bireysel bilinç ile toplumsal bilgi arasında sürekli bir ilişki vardır. Ancak bu, bireyin yalnızca hazır bilgiyi tekrarladığı anlamına da gelmez. İnsan devraldığı bilgiyi sınar, eleştirir, dönüştürür ve geliştirir.
Burada Marx'ın insanı soyut, toplum dışı bir varlık olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde etkinlik gösteren maddi bir varlık olarak kavraması belirleyici hale gelir. İnsan bilinci toplumsal pratikten bağımsız düşünülemez. Bu nedenle epistemolojik sorun, yalnızca “özne ne biliyor?” sorusu değildir. Daha kapsamlı soru şudur: Özne hangi toplumsal ilişkiler içinde biliyor? Hangi pratikler içinde üretiyor? Hangi maddi koşullar içerisinde kavramlaştırıyor?
Bilginin toplumsallığı burada yalnızca bilginin başkalarından öğrenilmesi anlamına gelmez. İnsan, dünyayı toplumsal üretim ve toplumsal yaşam ilişkileri içerisinde kavrar. Bu nedenle bilgi teorisi, toplumsal varoluştan koparılamaz.
Bu noktada Marx'ın düşüncesi belirleyici hale gelir. İnsan dünyayı yalnızca anlamak için düşünmez. Dünyanın içinde yaşar ve onu değiştirir. Çalışır, üretir, doğaya müdahale eder, araçlar geliştirir, toplumsal ilişkiler kurar. Dolayısıyla bilgi ile pratik birbirinden ayrı iki alan değildir.
Marx'ın Feuerbach üzerine tezlerinde ortaya çıkan temel kopuşlardan biri de insanın salt seyreden ve düşünen bir varlık olarak değil, duyusal-pratik etkinlik içinde bulunan aktif bir varlık olarak kavranmasıdır.
Bu açıdan gerçeklik ile bilgi arasındaki ilişkiyi sınayan temel alanlardan biri pratiktir. Bir mühendis bir köprünün nasıl yapılacağını yalnızca teorik olarak düşünmez. Köprüyü inşa eder. Köprü ayakta kalırsa, kullanılan bilginin gerçeklikle kurduğu ilişkinin pratik bir sınamasından söz edilebilir. Ayakta kalmazsa bilgi veya uygulamadaki sorunların yeniden araştırılması gerekir.
Elbette pratik tek başına bütün doğruları bir anda ortaya çıkarmaz. Bilginin doğrulanması çoğu zaman uzun ve tarihsel bir süreçtir. Ancak pratik, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin en somut biçimlerinden biridir.
Bu nedenle bilgi süreci kapalı ve tamamlanmış bir sistem değil, hareket halindeki bir süreçtir: Gerçeklik, bilgiye, oradan pratiğe son olarak da yeni deneyim ve yeni bilgiye doğru yol alır. Bir başka deyimle, İnsan gerçeklikle karşılaşır. Onu kavramaya çalışır. Elde ettiği bilgiyi pratikte kullanır. Pratikte ortaya çıkan sonuçlar ise bilgiyi yeniden düşünmeye zorlar. Böylece bilgi, kendisini sürekli aşan tarihsel bir süreç haline gelir.
Bilginin tarihsel olması relativizm anlamına gelmez. Burada çağdaş epistemoloji açısından önemli bir başka sorun ortaya çıkar. Bilimsel bilgi tarih boyunca değişmiştir. Bir dönemde doğru kabul edilen açıklamalar başka bir dönemde yetersiz bulunmuş, yeni kavramlar ve yeni teoriler ortaya çıkmıştır.
Buradan hareketle şu sonuç ileri sürülebilir: “Eğer bilimsel bilgi sürekli değişiyorsa, nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur.” Fakat bu sonuç zorunlu değildir. Bilginin tarihsel olması ile gerçekliğin yalnızca bilgimizden ibaret olması birbirinden tamamen farklıdır. Bilimsel bilginin değişmesi, bilimin gerçeklikle ilişkisinin ortadan kalktığını değil, tersine bu ilişkinin giderek daha karmaşık hale geldiğini gösterebilir.
Bir teorinin terk edilmesi, o teorinin ortaya çıktığı dönemde insanların hiçbir gerçeklikle ilişki kurmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, bilimsel gelişme çoğu zaman daha önce kavranmamış ilişkilerin açığa çıkarılmasıyla gerçekleşir.
Burada Thomas Kuhn'un bilim tarihine ilişkin tartışmaları da önemli bir problem alanı açar. Bilimsel bilginin tarihsel paradigmalar içinde gelişmesi, bizi bilginin toplumsal ve tarihsel karakterini düşünmeye zorlar. Ancak bu tarihsel karakteri doğrudan epistemolojik bir relativizme çevirmek, bilgi ile nesnesi arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak olur.
Materyalist yaklaşım açısından yapılması gereken, bilginin tarihsel ve toplumsal karakterini kabul ederken nesnel gerçekliğin bağımsızlığını korumaktır. Başka bir deyişle: Gerçekliğin bilgisi tarihsel olarak değişir, gerçeklik bilgimizin değişimine indirgenemez.
Burada epistemoloji ile politika arasındaki bağ görünür hale gelir. İnsan dünyayı bilirken yalnızca zihinsel bir faaliyet yürütmez. Dünyaya müdahale eder.
Üretim sürecinde doğayı dönüştürür. Toplumsal ilişkiler içinde kendisini ve başkalarını dönüştürür. Bilimsel bilgiyle üretim araçlarını geliştirir. Teknik bilgiyle maddi dünyaya müdahale eder. Fakat aynı zamanda toplumsal gerçekliğin bilgisi de toplumsal dönüşümün koşullarından biridir.
Bu nedenle Marksist bilgi teorisinin politik önemi, bilgiyi salt akademik bir mesele olmaktan çıkarmasında yatar. Kapitalist toplumda gerçeklik, gündelik deneyim içinde çoğu zaman dolayımlanmış ve parçalanmış biçimde görünür. İnsanlar ücret, fiyat, meta, kâr, faiz, rekabet gibi kategorilerle karşılaşırlar; fakat bu kategorilerin arkasındaki toplumsal ilişkiler kendilerini doğrudan göstermeyebilir. Dolayısıyla gerçekliğin bilgisi yalnızca görüneni kaydetmekten ibaret değildir.
Marksist eleştiri, görünüş ile öz arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaya, toplumsal biçimlerin arkasındaki maddi ilişkileri kavramaya çalışır. Bu nedenle Marx'ın yöntemi açısından bilmek, yalnızca “olanı” betimlemek değildir. Olanın hangi ilişkiler tarafından üretildiğini, hangi çelişkiler içinde hareket ettiğini ve hangi tarihsel koşullara dayandığını kavramaktır. Gerçekliği değiştirme olanağı da burada ortaya çıkar. Çünkü dönüştürülemeyen, yalnızca seyredilen bir dünya anlayışı Marksist praksisin karşısında durur.
İnsan dünyayı pasif biçimde seyrederek bilmez. Dünyayla ilişki kurar. Çalışır, üretir, deney yapar, düşünür, kavramlaştırır, iletişim kurar ve önceki kuşakların toplumsal birikiminden yararlanır. Fakat bu etkinlik, gerçekliği insan bilincinin keyfi bir ürünü haline getirmez. İnsan dünyayı kafasında yaratmaz.
Dünyayla ilişki kurar, onu kavrar ve pratik aracılığıyla dönüştürür. Bu nedenle materyalist bilgi anlayışı, iki karşıt indirgemeciliği reddetmek zorundadır. Bir yanda insanı gerçekliğin pasif bir aynasına indirgeyen mekanik materyalizm; diğer yanda gerçekliği öznenin bilincine, diline veya zihinsel kuruluşlarına indirgeyen idealizm vardır.
Diyalektik materyalizm ise insanı etkin bir özne olarak kavrar; fakat bu etkinliği nesnel gerçeklikten koparmaz. Özne ile nesne birbirinden ayrıdır ama birbirlerinden yalıtılmış değildir. Bilgi gerçekliğin mekanik bir kopyası değildir; ama gerçeklikten bağımsız bir zihinsel kurgu da değildir.
Bilgi tarihsel ve toplumsaldır; fakat bu, gerçekliğin yalnızca bilgimizden ibaret olduğu anlamına gelmez. Ve nihayet bilgi pratikten ayrı değildir. İnsan dünyayı değiştirirken onu daha iyi tanır; onu daha iyi tanıdıkça değiştirme olanaklarını geliştirir.
Bu yüzden Marksist epistemolojinin asıl sorusu yalnızca “Dünya var mı?” ya da “İnsan neyi biliyor?” değildir. Temel mesele şudur: İnsan, kendisinden bağımsız olarak var olan maddi dünyayla hangi toplumsal ve pratik ilişkiler içinde karşılaşmakta; bu ilişkiler içinde nasıl bilgi üretmekte ve ürettiği bilgi aracılığıyla dünyayı nasıl dönüştürmektedir? Sorunun yanıtı bizi felsefenin soyut sınırlarından çıkarıp praksisin alanına götürür.
Çünkü dünyayı bilmek ile dünyayı değiştirmek birbirinden kopuk iki faaliyet değildir. İnsan dünyayı değiştirirken kendisini de değiştirir. Bilgi bu dönüşümün dışında duran tamamlanmış bir sonuç değil, insan ile gerçeklik arasındaki tarihsel, toplumsal ve pratik ilişkinin kendisidir.
Ve bu nedenle, gerçekliği yalnızca yansıtmakla yetinen bir bilinç değil; gerçekliği kavrayarak onun dönüşümüne katılan insan, Marksist felsefenin merkezinde yer alır.
Lektorski'nin Özne, Nesne, Biliş kitabının önemi yalnızca kendi bilgi anlayışını ortaya koymasından kaynaklanmaz. Lektorski, bu anlayışı oluşturabilmek için modern düşüncenin bilgi sorununa verdiği çok farklı cevaplarla hesaplaşır. Descartes'tan Berkeley'e, Kant'tan pozitivizme ve Mach-Avenarius çizgisine, Piaget'den işlemselciliğe, Husserl'den çağdaş algı ve biliş tartışmalarına kadar uzanan geniş bir düşünce alanını tartışmaya açar. Onun derdi bu düşünürleri sınıflandırmak değildir; her birinde özne ile nesne, bilinç ile gerçeklik ve bilgi ile pratik arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu sorgulamaktır. Böylece materyalist bilgi anlayışının karşısındaki sorunları, farklı felsefi biçimleri içinde görünür hale getirir.
Bu geniş tartışmanın sonunda Lektorski'nin savunduğu temel düşünce daha açık hale gelir: İnsan dünyayı ne gerçekliğin pasif bir kopyasını çıkararak bilir ne de gerçekliği kendi bilincinin içinde kurar. Özne etkin bir öznedir; bilgi tarihsel ve toplumsaldır; insan dünyayı kendi pratiği içinde kavrar. Fakat bütün bunlar, bilginin yöneldiği nesnel gerçekliği ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bilginin gelişmesi, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin giderek daha derin ve dolayımlı hale gelmesidir.
Bu açıdan “Özne, Nesne, Biliş”, Sovyet felsefesi tarihine ya da Marksist epistemolojiye ilişkin bir kitap olarak okunmamalıdır. Kitabın asıl ufku, bugün de canlılığını koruyan bir soruda ortaya çıkar: İnsan, kendi bilincinden bağımsız olarak var olan bir dünyayı nasıl bilebilir? Bu soruyu sormak, aynı zamanda bilginin sınırlarını, bilimin nasıl mümkün olduğunu, öznenin toplumsal niteliğini ve insanın dünyayı değiştirme kapasitesini yeniden düşünmek anlamına gelir. Lektorski'nin kitabı bu nedenle, “gerçeklik vardır” demekle yetinmeyen; gerçeklik, bilgi, özne ve pratik arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceğini araştıran bir materyalist düşünce çizgisinin kapısını aralar.
Belki kitabın bugün için en önemli çağrısı da budur: Gerçekliği bilmek, ondan uzaklaşarak onu seyretmek değil; onunla kurduğumuz maddi, toplumsal ve pratik ilişkiyi anlamaktır. Bilgi ancak bu ilişki içinde düşünüldüğünde hem gerçekliğe bağlanabilir hem de dünyayı değiştirme pratiğinin bir parçası haline gelebilir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.