Türkiye’den İsveç’e gelmiş, solcu, Kürt ve Alevi kökenli bir insan olarak bu kelimenin ne anlama geldiğini yalnızca sözlüklerden öğrenmedim. Bizim topraklarımızda insanların hangi kelimelerle ötekileştirildiğini ve bu dilin defalarca nasıl ağır sonuçlara yol açtığını biliyorum. Bu yüzden İsveç’te bir siyasetçinin kitabına “Kâfir” adını vermesi benim için sıradan bir kitap başlığı değildir

İsveç’te 13 Eylül 2026’da seçim var. Seçim arefesinde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı propagandası, başta ırkçı İsveç Demokratları Partisi (Sverigedemokraterna) olmak üzere sağcı blok tarafından zirveye çıkarılmış durumda.
Bu doğrultuda, İsveç Demokratları milletvekili ve parti yöneticisi Richard Jomshof, “Kâfir” adlı bir kitap yayımladı. Kitabın 2.000 adetlik ilk baskısı 11 Ağustos 2026’da piyasaya sürüldü. İsveç ve İskandinavya’nın en büyük kitap platformu olan Adlibris kitabın satışını kabul etmedi. Başka bir platform ise kitabı satışa sundu ve kitap aynı gün tükendi.
Kitaba bakmak ve okumak için kütüphaneye başvurdum. Ancak kitabın yalnızca bir kütüphanede bulunduğunu ve ona da 199 kişinin sırada olduğunu öğrendim. Para verip kitabı almak istemedim; fakat daha sonra başka kaynaklardan kitaba ulaşabildim.
Kitabı merak etmemin nedenlerinden biri, bizim coğrafyamızda, özellikle Müslüman olmayanlara karşı kullanılan, aşağılayıcı ve hakaret içeren “kâfir” ve “gâvur” gibi nefret ifadelerinden birinin kitap adı olarak seçilmiş olmasıydı.

“Kâfir” Arapça kökenli bir kelimedir ve genel olarak İslam’ı veya imanı kabul etmeyen kişi anlamında kullanılır.
Fakat “kâfir” kelimesi benim için yalnızca Arapça kökenli bir sözcük değildir. Bu kelimenin bizim coğrafyamızda bir hafızası vardır. İçinde inanç vardır, mezhep vardır; dışlama, aşağılama ve düşmanlaştırma da vardır.
Türkiye’de ve özellikle Osmanlı döneminde Alevi-Kızılbaşlara karşı da kullanılmıştır.
Bugünlerde yeniden tartışılan, binlerce Alevi-Kızılbaşın katledilmesiyle ilişkilendirilen Yavuz Sultan Selim döneminde, onun işbirlikçisi Kürt derebeyi İdris-i Bitlisî, Alevi-Kızılbaşları “mülhid”, “isyankâr” ve “kâfir kalpli” gibi ifadelerle tanımlamış ve Kızılbaşların ortadan kaldırılmasını savunmuştur.
“Mülhid”, Allah’ın varlığını, sıfatlarını veya ahireti inkâr eden; dini delilleri eğip bükerek kendi yorumunu dinin yerine koyan kişi anlamında kullanılır.
“Gâvur” ise Türkçede Müslüman olmayan, özellikle Avrupalılar ve diğer gayrimüslimler için kullanılan, tarihsel olarak aşağılayıcı ve hakaret içeren bir ifadedir.
Bu kitabı yazan kişinin kendisi ve savunduğu ideoloji ise bütünüyle ırkçılık temelinde şekillenmektedir.
Kısa bir süre önce yayımladığım bir paylaşımda, İsveçli sol eğilimli bir gazeteciye ve Sosyal Demokrat Parti lideri Magdalena Andersson’a karşı kendisi ve İsveç Demokratları ile aynı görüşlere sahip Norveçli Nazi işbirlikçisi Vidkun Quisling’e gönderme yapan bir ifade kullanmıştı.
Norveç'in 9 Nisan 1940'ta Naziler tarafından işgal edilmesinin ardından Almanya'nın desteğiyle kukla bir rejimin başına geçen Quisling, o günden beri İskandinav dillerinde "vatan haini" ve "işgalciyle işbirliği yapan kişi" anlamında en ağır siyasi hakaretlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu işbirlikçi, Nazilerin yenilgisinden sonra 1945’te idam edildi.
Rickard Jomshof bu kez kendi ırkçı, Nazi, göçmen karşıtı ve göçmen düşmanı görüşlerinin propagandasını yapmak için İslam’ı bir malzeme olarak kullanmaya çalışmaktadır.
Kitap, IŞİD, El-Kaide ve Taliban gibi örgütlerin ideolojisini İslam’ın “özü ve gerçek yüzü” olarak nitelendirmekte ve bu örgütlerin fikirlerinin İslam’dan kopuk, sapkın yorumlar olmadığını savunmaktadır.
Jomshof’a göre bu örgütler, Kur’an ve hadis kaynaklarını “eğip bükmeden”, olduğu gibi uygulayan yapılardır.
Kitapta, Muhammed Peygamber dönemindeki ilk İslami fetihlerden günümüzün cihatçı örgütlerine kadar uzanan tarihsel bir bağ kuruluyor ve cihatçılığın İslam’ın kurucu metinlerinde zaten var olduğu iddia ediliyor.
İsveçli siyasi analistler ve ırkçılık karşıtı araştırmacılar, örneğin Expo Vakfı, Jomshof’un bu yaklaşımının aslında IŞİD ve El-Kaide’nin kendi propagandalarıyla örtüştüğüne dikkat çekmektedir.
El-Kaide ve IŞİD, “dünyada yalnızca iki safın bulunduğu” —Müslümanlar ve kâfirler— düşüncesini yayarak, cennet vaatleri ve benzeri propagandalarla Batı’daki gençleri örgütlerine katılmaya teşvik etti. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden yüzlerce gencin IŞİD, El-Kaide ve benzeri cihatçı örgütlere katıldığını, bu örgütlerin gerçekleştirdiği vahşetleri ve kafa kesme görüntülerini gördük.
Jomshof da kitabında “İsveçli Müslüman diye bir şey olamayacağını” ve Müslümanların Batı medeniyeti için bir tehdit olduğunu savunarak ırkçılığı büyütmeye ve geliştirmeye çalışmaktadır.
Ayrıca dünyadaki ve İsveç’teki milyonlarca sıradan, seküler Müslüman da yok sayılmaktadır.
Dagens Nyheter, Jomshof’a İsveç’te barış içinde yaşayan, terör eylemleri veya namus cinayetleriyle hiçbir ilgisi olmayan Müslümanlara bir mesajı olup olmadığını sordu.
Jomshof’un cevabı şöyleydi: “İlk olarak Müslüman olmaktan vazgeçebilirler.”
Türkiye’den İsveç’e gelmiş, solcu, Kürt ve Alevi kökenli bir insan olarak bu kelimenin ne anlama geldiğini yalnızca sözlüklerden öğrenmedim. Bizim topraklarımızda insanların hangi kelimelerle ötekileştirildiğini ve bu dilin defalarca nasıl ağır sonuçlara yol açtığını biliyorum.
Bu yüzden İsveç’te bir siyasetçinin kitabına “Kâfir” adını vermesi benim için sıradan bir kitap başlığı değildir.
“Kâfir”, İslam’ı veya imanı kabul etmeyen kişi anlamında kullanılır.
Fakat kelimeler tarih boyunca yalnızca sözlük anlamlarını taşımazlar.
Bizim coğrafyamızda “kâfir” kelimesi, özellikle farklı inanç ve mezheplere karşı kullanılan dışlayıcı siyasi ve dini dilin bir parçası olmuştur.
Aleviler bunu çok iyi bilir.
Süryaniler, Ermeniler, Rumlar ve diğer azınlıklar da bunu çok iyi bilir.
Osmanlı döneminde Alevi-Kızılbaşlara yönelik kullanılan “kâfir”, “zındık” ve benzeri ifadeler yalnızca dini bir tartışmanın parçası değildi. İnsanların kim olduğunu, kimlerin makbul, kimlerin ise düşman sayılacağını belirleyen bir zihniyetin kodu idi.
Benim için “kâfir” kelimesinin yalnızca dini bir anlamı yoktur. Bu kelimenin arkasında bir tarih vardır. Bir hafıza vardır.
1500’lü yıllarda, Yavuz Sultan Selim döneminde, “kâfir” olarak nitelendirilen 40.000’den fazla Kızılbaş Alevi katledilmiştir.
Şimdi aynı kelimenin İsveç’te, üstelik göçmen ve Müslüman karşıtı söylemleriyle tanınan bir siyasetçinin kitabına isim olması, bana ister istemez düşündürücü geliyor.
İslam eleştirisi başka, Müslüman düşmanlığı başka.
Ben İslam’ın eleştirilemeyeceğini düşünmüyorum.
Tam tersine, bir toplumda din de eleştirilebilir, kutsal metinler de tartışılabilir, dini kurumlar ve tarihsel uygulamalar da incelenebilir.
İslam tarihi de diğer bütün dinlerin ve ideolojilerin tarihi gibi eleştirel bir bakışla değerlendirilebilir.
Ama bir dini eleştirmekle o dine mensup milyonlarca insanı aynı kalıba sokmak arasında çok büyük bir fark vardır.
Milyonlarca Müslümanı, küçük fakat son derece şiddet yanlısı örgütlerin ideolojisiyle özdeşleştirmek hem tarihsel hem de toplumsal gerçekliği çarpıtır.
Bir insanın Müslüman olması, onun siyasi görüşünü, ahlakını, dünya görüşünü veya demokrasiye bakışını tek başına belirlemez.
Bunu anlamak çok zor olmamalı.
Peki İsveçli Müslüman kimdir?
İsveç’te yaşayan Müslümanlara baktığımda tek bir topluluk görmüyorum.
Türkler var.
Kürtler var.
Araplar var.
Somalililer var.
Boşnaklar var.
İranlılar var.
Pakistanlılar var.
Afrika’nın farklı ülkelerinden gelen insanlar var.
Ve daha pek çok halktan insan var.
Dindar olan var, seküler olan var. Camiye giden var, gitmeyen var. İnancını hayatının merkezine koyan var; Müslümanlığı yalnızca kültürel bir kimlik olarak gören var.
Aynı şekilde siyasi görüşleri de birbirinden tamamen farklı.
Sosyalisti var, liberali var, muhafazakârı var, sosyal demokratı var.
Bir insana, “Sen şu mezheptensin, o hâlde şöylesin” demek…
“Sen Alevi’sin, o hâlde böylesin” demek…
“Sen Ermeni’sin, o hâlde şusun” demek…
“Sen Müslüman değilsin, o hâlde gâvursun” demek…
Ben bunun ne kadar tehlikeli olduğunu kendi tarihimizden biliyorum. Alevilere yüzyıllar boyunca çeşitli isimler verildi:
Kâfir.
Zındık.
Mülhid.
Rafızî.
Kızılbaş.
Bu kelimelerin bazıları bugün geçmişte kalmış olabilir. Ama onların hafızası hâlâ yaşıyor.
Cihatçı örgüt: “Gerçek Müslümanlar ve kâfirler.”
Irkçı Richard Jomshof: “Biz ve Müslümanlar.”
Birincisi Müslüman olmayanları düşmanlaştırıyor. İkincisi Müslümanları.
Yöntem ve ideolojik amaçlar elbette aynı değildir; ancak her iki yaklaşım da insanları kimlikleri üzerinden iki karşıt kampa ayıran, “biz” ve “öteki” ayrımını mutlaklaştıran bir zihniyeti beslemektedir.
İsveç benim için yalnızca yaşadığım ülke değildir. İsveç’te yaşayan, Türkiye’den gelmiş; solcu, Kürt ve Alevi kökenli bir insanım.
Türkiye’den taşıdığım tarihsel hafızayı da beraberimde getiriyorum. Bir kelimeyle, “kâfir” ile başlayan dışlamanın zaman içinde nasıl toplumsal düşmanlığa dönüşebildiğini biliyorum.
Demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Demokrasi, azınlığın çoğunluk karşısında güven içinde yaşayabilmesidir. İnsanın Müslüman olduğu için, Alevi olduğu için, ateist olduğu için, Yahudi olduğu için veya başka bir kimliğe sahip olduğu için kendisini sürekli savunmak zorunda kalmamasıdır.
“Kâfir” kitabını yalnızca “İslam hakkında yazılmış başka bir kitap” olarak görmüyorum.
“Kâfir” kelimesi tarih boyunca birilerini “öteki” olarak tanımlamak için kullanıldı.
Ve “kâfir” nitelemesi bugün İsveç’te, başka bir siyasi bağlamda yeniden karşımıza çıkıyor.
Bir insanın Müslüman olması onu terörist yapmaz.
Bir insanın Alevi olması onu hain yapmaz.
Bir insanın göçmen olması onu tehdit yapmaz.
Bir insanın İsveçli olması da onu üstün yapmaz.
İnsanı insan yapan, taşıdığı kimlikten önce yaptığı şeylerdir.
Kimliği ne olursa olsun, her insanın eşit ve onurlu yaşama hakkına sahip olması gerektiğine inanıyorum.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.