Siyasal süreçler ne kadar merkezileştirilirse merkezileştirilsin, Saray’da, mahkeme salonlarında, bakanlık toplantılarında yapılmış hiçbir plan, alınmış hiçbir karar ücret bordrosunun ve kira sözleşmesinin gerçekliğini, pazar torbalarının boşluğunu, elektrik faturasının şişkinliğini ortadan kaldıramaz. Rejimin önündeki gerçek sınır muhalefetin bugünkü örgütsel gücü değil; Türkiye kapitalizminin sürekli yeniden ürettiği sınıfsal ve toplumsal çelişkilerdir. Saray’daki hesap bu yüzden çarşıda, pazarda tutmaz

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde çok sayıda kritik siyasal soruşturmayı yöneten Gürlek’in Bakanlığa getirilmesiyle birlikte, Saray iktidarı ihtiyaç duyduğu yeni yargı tipinin temsilcisini bulmuş oldu. Son birkaç haftada birbirinden oldukça farklı toplumsal ve siyasal kesimlere uzanan soruşturma ve operasyonların yoğunluğu da gösteriyor ki yargı, siyasetin düzenlenmesinde Saray iktidarının hedeflerine hizmet etmek üzere yapılandırılmış bir araç olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır.
Siyasetin giderek daha fazla yargı süreçleri üzerinden kurulması, yalnızca muhalefetin baskılanmasıyla sınırlı değil. Yargı bir yandan muhalefetin hareket alanını daraltan ve tasfiyeyi hızlandıran, diğer yandan iktidar blokunun kendi içindeki ilişkileri yeniden düzenleyen ve uyumlulaştıran bir araç haline geliyor. Melih Gökçek’in ailesinin Almanya’daki yatırımlarına ilişkin iddialar nedeniyle şüpheli sıfatıyla ifade vermesi, ardından oğluyla gelininin de aynı dosyada ifadeye çağrılması; Süleymancılar cemaatine yönelik MASAK raporlarının da yer aldığı soruşturma ve bu süreçte eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e ait aracın soruşturmanın şüphelilerince kullanıldığının ortaya çıkması; eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Erdoğan'a hakaret” soruşturmasında savcılığa çağrılmasının ortaya çıkardığı görüntü açıktır; yargı rejim için, siyasal ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde giderek daha işlevsel hale gelmektedir.
Erdoğan’ın yirmi yılı aşan iktidarı dönemi boyunca devlet kaynakları, belediyeler, kamu ihaleleri, vakıflar, cemaatler, sermaye grupları ve yerel iktidar ağları iç içe geçmiş büyük bir ilişki dünyası oluştu. Fakat şimdi yerel ekonomik güç odaklarından tarikat ve cemaatlere, eski siyasal kadrolardan çeşitli sermaye çevrelerine kadar görece özerkleşmiş bütün unsurların yeni dönemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden hizalanması ihtiyacı ortada duruyor. Dolayısıyla yargı müdahaleleri, bir siyasal merkezileşme ve uyumlulaştırma ihtiyacının içerisinden düşünülmelidir.
Bu merkezileşmenin arkasında kuşkusuz egemen sınıfların kendi iç ilişkilerindeki dönüşüm, Türkiye kapitalizminin ray değişimi bulunuyor. Saray iktidarının geçmişte farklı sermaye kesimlerini görece rahat biçimde aynı koalisyon içinde tutmasını mümkün kılan koşullar artık yok. Küresel parasal genişleme döneminin sağladığı ucuz finansman, yüksek büyüme, büyük altyapı yatırımları ve genişleyen kredi mekanizmaları sayesinde farklı sermaye çevrelerini aynı anda beslemek geçmişte daha mümkündü. Ancak son açıklanan OVP’nin de gösterdiği gibi bugün Türkiye kapitalizminin önünde daha seçici bir sermaye birikim programı bulunuyor.
Program; artı değer sömürüsünün yüksek olduğu sanayi üretimini, savaş sanayisini, yeşil ve dijital dönüşümü, uluslararası doğrudan yatırımları, enerji ve maden projelerini, kritik mineralleri, semraye-teknoloji yoğun üretimi, lojistik koridorları ve tarıma dayalı sanayiyi stratejik başlıklar olarak öne çıkarıyor. 2026 Kamu Yatırım Programı’nda ulaştırma-haberleşmenin toplam yatırım ödeneğinden yüzde 26,5 ile en büyük payı, madenciliğin ise yüzde 18 ile ikinci büyük payı alması da önemli bir yönelime işaret ediyor. OVP’nin sözleşmeli üretim yoluyla tarıma dayalı sanayinin hammadde ihtiyacını güvence altına alma, kritik maden üretimini artırma ve Türkiye’yi uluslararası lojistik hatlara daha sıkı bağlama hedefleri de stratejik bir bütünlük taşıyor.
Bu yeni birikim doğrultusunun emek rejimi de “güvenceli esneklik” adı altında esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, yeni çalışma modellerinin mevzuata taşınması ve emek gücünün sermayenin yeni ihtiyaçlarına göre düzenlenmesine dayalı olarak inşa edilecek. Devlet sermaye için yeni yatırım alanları açtığı kadar aynı zamanda ihtiyaç duyulan toprak, enerji, altyapı düzenlemelerini ve emek rejimini de birlikte yeniden biçimlendirmeye çalışıyor.
Ancak böyle bir programın uygulanabilmesi yalnızca yatırım teşvikleri, krediler veya yeni yasalar değil, aynı zamanda egemen sınıfların tabiriyle “siyasal istikrar” da gerektirir ancak bu dönüşüm iktidarın toplumsal meşruiyetinin daraldığı ve geniş kesimlerin ekonomik olarak içerildiği mekanizmalarının zayıfladığı koşullarda gündemde. Geçmişte kredi genişlemesi, kredi yoluyla konut edinme imkânı, yükselen tüketim üzerinden üretilen toplumsal rızanın maddi zemini bugün aynı ölçüde yok. Bu nedenle rejimin giderek artan merkezileşme ve zor kapasitesi, aynı zamanda azalan rıza üretme kapasitesinin zayıflığının belirtisi olarak da görülmelidir.
Siyasal alanın daraltılması, faşizmin göstermelik olarak işlettiği demokratik süreçlerin dahi tasfiyesi rıza üretme kapasitesinin daralmasının doğrusal sonucu olarak yaşanmaktadır. Bunun en yaygın örneğini kuşkusuz muhalefet belediyelerinin gasp edilmesi süreçlerinde görüyoruz.
Üsküdar’da seçilmiş Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından yapılan ilk başkanvekili seçimi mahkeme kararıyla iptal edilmişti. Sonrasında dört CHP’li belediye meclis üyesi AKP’ye geçti, iki meclis üyesi tutuklandı ve yenilenen seçimde AKP adayı 23 oya karşı 19 oyla belediye başkanvekilliğini kazandı. Sonuç olarak baktığımızda, 2024 yerel seçiminde sandıktan çıkan irade, iki yıl sonra yargı süreçleri, tutuklamalar ve parti değiştirmeler sonucunda fiilen gasp edilmiştir.
İktidar belediyeleri gasp ederek, giderek artan toplumsal hoşnutsuzluğun kendisinden başka, alternatif bir odağa yönelmesini engellemek isteyebilir. Belediye imkanlarıyla ilçe ve hatta mahalle düzeyinde kaynakların muhalefet tarafından kullanılmasının önüne geçmeye çalışabilir. Ancak bunların hiçbiri kendiliğinden toplumun rızasını devşirmeyi beraberinde getirmeyecek. Türkiye kapitalizminin yapısı artık halka nefes alabileceği bir aralık yaratmayacak.
Ancak rıza üretme kapasitesinin zayıflaması ve toplumsal hoşnutsuzluğun artması, kendiliğinden iktidar karşıtı güçlü ve örgütlü bir odak yaratmıyor. YENİ Parti, kuruluşunun ilk günlerinde yakaladığı rüzgarla bugünlerde yelkenleri dolduramıyor. Kuşkusuz bu durumun sebepleri arasında YENİ Parti’nin kendi içerisinde yaşadığı kararsızlık da etkilidir. İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in kullandığı “kesintisiz direniş hareketi” ifadesi ile Özgür Özel’in “sandığa kadar sabır” vurgusu arasındaki salınım tutarlı bir siyasal hattın ortaya çıkmasını, toplumun geniş kesimlerinin de bu siyasal hat etrafında seferber olmasını, bu hattın inandırıcılığını sınırlıyor.
Elbette yargı baskısı ve kriminalleştirme de toplumsal hoşnutsuzluğun bir örgütlü güç haline gelmesini baskılayan önemli bir sebep. Örgütü güçleri sürekli savunma durumunda bırakmak, siyasal faaliyetin alanını daraltmak ve geniş kesimlere “başına iş gelir” duygusu vermek hareket dinamiğinin kolektif bir mücadeleye dönüşmesinin önünde engel. Daha doğrusu sol, siyasal faaliyetini protestolar ve kendi çevresiyle sınırlı seslenme yöntemleriyle sınırladığı sürece bu durum engel olmaya devam edecek.
Türkiye kapitalizminin bölgesel hareket kapasitesi, Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu’daki dengelere de bağlıdır. İktidarın “Terörsüz Türkiye” adıyla yürüttüğü süreç bu nedenle Türkiye’nin bölgesel, ekonomik ve siyasal yeniden konumlanma arayışının da bir parçasıdır. Devlet açısından arzulanan, Kürt hareketiyle yürütülen sürecin silahsızlanma ve devletle bütünleşme doğrultusunda ilerlemesi; hareketin düzen dışı ve düzen karşıtı niteliklerinin tasfiyesi, bu yönelimi geciktirecek ya da engelleyecek itiraz unsurlarının etkisizleştirilmesidir. Bu bağlamda “etkin pişmanlık” hükümleri, yani itirafçılık kapsamında verilen ifadelerle 15 Eylül’de İstanbul merkezli 10 ilde gerçekleştirilen operasyonlarda çeşitli sosyalist örgütlerden 52 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı ve 39 kişi gözaltına alındı. Bu operasyonlarla devlet bir yandan Kürt hareketiyle yeni bir siyasal düzlem oluştururken, diğer yandan sosyalistlerin bu sürecin “devletle bütünleşme” doğrultusuna ayak bağı olmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Kapsamlı hedef Kürt hareketinin sosyalistler başta olmak üzere toplumsal muhalefetin geri kalanıyla ortak zeminlerini zayıflatmaktır.
Aynı durum LGBTİ+ hareketine yönelik “Ailem Güvende” operasyonlarında da görülüyor. Eylül ortasında 15 ile yayılan soruşturmalarda 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletme hakkında işlem başlatıldı; onlarca kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. İktidar, operasyonu çocukların ve ailenin korunması gerekçesine dayandırıyor. Ancak bunun asıl sebebinin LGBTİ+ örgütlenmesine yönelik kapsamlı bir baskı ve aynı zamanda iktidarın “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak adlandırdığı gerici nüfus politikalarıyla ilgili olduğu çok açık. Bu süreç aynı zamanda dernekler alanına yönelik müdahalelerin genişletilmesi ve yeni bir hukuksuzluk pratiğinin yerleştirilmesi açısından da önem taşıyor. Tutuklamların ertesi günü Yeni Akit TMMOB'u hedef alırken Türkiye gazetesi LGBTİ+ derneklerinin aldıkları fonlar ile bütün sokak muhalefetinin finanse edildiğini öne sürdü. Yani bu operasyonlar muhalefetin tamamının hedef alınabileceğinin de sinyali verildi.
Yaş sebze ve meyve piyasasında faaliyet gösteren dağıtıcılara yönelik kapsamlı bir operasyon gerçekleştirilmesi de dikkat çekicidir. 41 büyük dağıtıcı şirketin yöneticisi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı; soruşturmanın “fiyatları etkileme”, sahte belge ve kara para aklama gibi suçlamalar üzerinden yürütüldüğü açıklandı. Bu iki operasyonel süreç “isyan bastırma” programının farklı ancak birbirini bütünleyen cepheleri. Bir tarafta geniş halk kesimlerinin gıda fiyatlarına ilişkin öfkesine “sorumlulara müdahale ediyoruz” görüntüsü verilirken diğer taraftan iktidar kültürel olarak kolayca düşmanlaştırılabileceğini düşündüğü bir toplumsal kesime “aileyi tehdit eden unsur” olarak operasyon düzenliyor. Esnaf odaları ve sendikalara yönelik bizzat Sabah gazetesi tarafından yapılan hedef göstermeler de bu müdahale alanının genişleyeceğinin ipuçları olarak görülebilir. İlk olarak esnaf odaları ve sarı, bürokratik sendikal zemine yönelik düzenleme hareketi olarak başlayabilecek bir operasyon dalgası zamanla solun etkili olduğu emek ve meslek kurumlarına doğru daha baskıcı bir nitelikte genişleyebilme potansiyeli taşıyor.
İçişleri Bakanlığı üniversiteler açılmaya hazırlanırken Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve YÖK ile 81 ilin valiliğine “Üniversitelerde Güvenlik Tedbirleri” genelgesi gönderdi. 11 Eylül tarihli yazıda 17 maddede alınacak "tedbirlere" yer verildi. Genelgede üniversite kampüslerine adeta suç mahalli muamelesi yapılırken öğrenciler potansiyel suçlu ilan ediliyor. Kampüslere ve yurtlara önerilen denetim mekanizmaları hapishaneleri andırıyor, üniversitelilerin yaşadığı ve çeşitli mücadelelere konu olan sorunlardan "potansiyel istismar alanı" olarak bahsediliyor.
Oysa iktidarın iki operasyon üzerinden verdiği mesajla yoksul halkın gündelik gerçekleri arasındaki mesafe epey büyük! Gıda piyasasına yönelik bu operasyonlar enflasyonun yapısal nedenlerini ortadan kaldırmadığı gibi, “aileyi koruma” söylemi de aileler açısından gerçek bir güvenlik üretmiyor. Mazotun litre fiyatı 100 lirayı aştı. Ağustos 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51, gıda ve alkolsüz içeceklerdeki yıllık fiyat artışı ise yüzde 33,79 olmuş durumda. Ankara’da dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmek için yapması gereken aylık gıda harcaması 37.388 liraya yükselmiştir. Gıda, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık dahil temel ihtiyaçların toplamını ifade eden yoksulluk sınırı 121.786 liradır. Tarımsal üretimde maliyet baskısı sürdüğü sürece gıda fiyatlarındaki pahalılığın birkaç dağıtıcıya ya da komisyoncuya yönelik operasyonla çözülmesi mümkün değildir. Aynı çelişki “ailenin korunması” iddiasında da görülüyor. İktidar LGBTİ+’ları aile için bir tehdit olarak gösterirken çocuklar yoksulluk nedeniyle giderek daha fazla çalışma hayatına sürükleniyor ve çocuk işçilik yaygınlaşıyor. 2024’te 71 olan çocuk işçi ölümü 2025’te 94’e yükseldi ve 2026 Mayıs sonu itibarıyla yalnızca MESEM kapsamında çalışırken yaşamını yitirdiği tespit edilen çocukların sayısı en az 20’ye ulaştı. Çocuk işçiliği yalnızca ölüm riskini büyütmüyor; çocukları eğitimden kopararak her türlü sömürü ve istismara daha açık hale getiriyor. Borçluluk, kumar ve borsa kayıpları üzerinden yaşanan krizler “aileyi koruma” söylemiyle geniş kesimlerin gerçek yaşam koşulları arasındaki mesafenin başka bir yüzünü daha gösteriyor. Antep’te 3 çocuk babası bir kişinin, yaşadığı ekonomik sorunlar ve tükenmişlik hissi nedeniyle valiliğe başvurup 'ötenazi' istemesi esas olarak bu ilişkileri çözen ve trajik sonuçlar üreten gerçek sebepleri de açığa çıkarıyor.
Kadınlar açısından da tablo benzer biçimde ağırdır. 2025’in ilk altı ayında en az 136 kadın öldürülmüş, 145 kadın “şüpheli biçimde ölü bulunmuşken”; 2026’nın aynı döneminde kadın cinayeti sayısı en az 150’ye, “şüpheli kadın ölümü” sayısı 151’e yükselmiş durumda. Yalnızca Ağustos 2026’da en az 22 kadın öldürüldü, 33 kadın “şüpheli biçimde ölü bulundu”.
Dolayısıyla kadınların ve çocukların yaşam güvenliğine ilişkin gerçek nedenler ortadayken LGBTİ+’ların tutuklanmasıyla, gıda fiyatlarını pahalılaştıran gerçek nedenler yerinde dururken sebze ve meyve dağıtıcılarına yapılan operasyonlarla çözülebilecek bir sorun yoktur. İktidarın yaptığı popülizmden başka birşey değildir. Elbette bu operasyonların bir süreliğine de olsa karşılığı olabilir. Örneğin; sebze ve meyve dağıtıcılarına operasyon yaparak bir süreliğine “fahiş fiyatla mücadele” görüntüsü üretilebilir. Fakat asgari ücretlinin aylık geliri henüz mutfak masrafına yetişemiyorsa, kiraya, elektriğe, ulaşıma, eğitime ve sağlığa sıra geldiğinde ortaya çıkan açığı savcılık soruşturması kapatmayacak. Tam da bu yüzden çarşıda ve pazarda karşılaşılan gerçeklik, iktidarın iletişim stratejilerinden daha belirleyicidir. Üstelik yakıt, eğitim, sağlık, elektrik ve ulaşım gibi başlıklarda halkın ödediği bedellerin önemli bir bölümü doğrudan kamu kararları, vergiler ve tarifelerle belirleniyor. Her şeyi daha merkezi biçimde düzenleme iddiasındaki bir iktidarın hayat pahalılığının sorumluluğunu yalnızca tekil şirketlere yüklemesi bu nedenle başlı başına bir çelişkisi yaratıyor. Yatırım fonlarında yaşanan kriz ve zararların kamunun üzerine bırakılması, ancak fonları idare eden şirket yöneticileri hakkındaki gözaltı karaları etrafındaki gelişmeler de gösteriyor ki, iktidar sermayenin genel çıkarlarından taviz vermemek ancak sermaye kesimleri içinden seçtiği bazı unsurları cezalandırarak halktaki hoşnutsuzluğun yarattığı riski de bertaraf etmek hedefiyle hareket ediyor.
Üstelik yoksullaşmanın kaynağı yalnızca geçici fiyat hareketleri değil. Ekonomi politikası açık biçimde alım gücünü zayıflatarak iç talebi sınırlamayı, kredi genişlemesini kontrol etmeyi ve ücret artışlarının enflasyon hedefleriyle uyumlu tutulmasını amaçlıyor. Ancak, enflasyonla mücadele tüketiminin sınırlandırılması, ücretlerin baskılanması üzerinden emekçilerin sırtına yıkılmış durumda. Dolayısıyla “dezenflasyon süreci” diye anlattıkları halk açısından çoğu zaman daha az tüketmek, ihtiyaçları ertelemek ve daha fazla borçlanmaktır.
İktidarın aceleciliğinin bir başka nedeniyse Türkiye’nin çıkarlarını bağımlı hale getirdiği ABD’nin, bölgesel planlarında ortaya çıkan tıkanıklıktır. ABD’nin İran’a aylardır süren saldırılarına rağmen Hürmüz Boğazı üzerindeki kriz çözülemedi. Aynı anda Yemen’de Ensarullah/Husilerin ilerleyişi Babülmendep hattındaki ilerleyişi küresel enerji ve ticaret koridorlarını etkileyecek düzeye gelmiştir. Husiler stratejik Mokha limanı ve Babülmendep çevresindeki adalarda önemli mevziler elde etmiş, Suudi Arabistan’la karşılıklı saldırılar yeniden yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeler yalnızca Yemen iç savaşının dengelerini değil, Kızıldeniz üzerinden geçen küresel ticareti ve Suudi petrol ihracatını da doğrudan etkilemektedir.
Mekke Anlaşması’nın yükümlülükleri, Suriye’de cihatçı/paralı asker güçlerin yeniden kullanılabilme ihtimali ve BDDK kararıyla Türkiye'de 44 yıldır faaliyet gösteren İran merkezli Bank Mellat'in İstanbul'daki Türkiye Merkez Şubesi'nin faaliyet izninin kaldırılması göstermektedir ki Türkiye bölgede ABD planları doğrultusunda konum almak için acele etmektedir.
Suriye’de ise hükümetin motorine yüzde 40 zam yapmasının ardından Şam’dan Halep’e ve ülkenin birçok bölgesine yayılan gösteriler, Esad yönetiminden sonraki en geniş protesto dalgasını oluşturdu. Hükümet birkaç gün içinde tarım, ısınma ve sanayi için daha düşük fiyatlı motorin uygulamasına geçerek geri adım atmak zorunda kaldı. Öte yandan ABD ve Türkiye başta olmak üzere emperyalizmin istikrar beklentisi yüklediği yeni Suriye yönetimi hayat pahalılığı ve temel ihtiyaçlar üzerinden halk itirazlarıyla karşı karşıyadır. Ve toplamda bu durum emperyalizmin bölge planlarının direniş unsurlarıyla ve proleterleşmiş halk gerçekliği/tepkileriyle akamete uğratılabildiğini göstermektedir.
Bu gelişmelerle birlikte Rojava’da yaşanan Kürtçe eğitim hakkı için gerçekleşen protestolar, Rojava halkının da akaryakıt protestolarına katılması ve son olarak da eski SDG savaşçısı Sîpan Hiznî'nin kaçırılarak öldürülmesine gösterilen halk tepkileri Suriye’deki “entegrasyon” sürecinin sorunlarını açığa çıkartmıştır. Bu gerilimler Kürt sorunu açısından da kırılmalar ortaya çıkarma ihtimali taşıyor.
Yani bölge iktidarlarının kurduğu güvenlik mimarileri, uluslararası anlaşmalar, sermaye için yeni koridorlar ve bunların hepsinin parçası olduğu büyük stratejilerin karşısında halkın gündelik maddi hayatı var! Yenilmez gözüken büyük güçlerin en kırılgan oldukları zayıf noktası da burasıdır.
Saray’ın temel hesabı, bütün bu belirsizlikleri mümkün olduğunca kontrol edilmiş bir siyasal alanda karşılamaktır. İktidar içindeki özerk güç odakları hizaya çekilecek, sermayenin stratejik sektörlerine alan açılacak, Kürt sorunundaki süreç kontrol altında tutulacak, toplumsal muhalefetin örgütlü kesimlerinin başının üstünde sopa eksik edilmeyecek, sınıfsal saflaşmayı manipüle edecek kültürel kutuplaşma araçları canlı tutulacak ve halkın geçim öfkesini harekete geçmesi mümkün olduğunca kontrol altında tutulacak. Böylece Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarının siyasal maliyeti yönetilebilecek.
Fakat yargı ve zor aygıtlarıyla yapılabileceklerin de bir sınırı var. Sorunların siyasal olarak ifade edilmelerini erteleyebilirler ancak bu yöntemlerle sorunların kendilerini çözemezler. Üstelik rejimin karşısında tek bir gerilim hattı yok. Bölgesel planlarda ortaya çıkan tıkanmalar, Kürt sorunundaki sürecin hangi yönde ilerleyeceğine ilişkin belirsizlik yaratan çelişkiler, yeni birikim doğrultusunun egemen sınıflar arasında yarattığı gerilimler ve ezilen sınıfların büyüyen hoşnutsuzluğu aynı anda varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla isyan kuvvetli bir ihtimal olarak, direniş ise parçalı ama yaygın varlığıyla her zaman denklemde yerini koruyor.
İhtimali gerçeğe dönüştürmek için devrimcilerin kendi yöntemlerini de gözden geçirmesi, taktik esneklikler geliştirmesi zorunlu hale gelmiştir. Çünkü iktidarın isyan bastırma kapasitesinde en çok ustalaştığı yer protestoculuğun sınırlarını belirleyebilmesi, kent merkezlerinde gerçekleşen “basın açıklaması” yöntemini yalıtabilmesi ve bu eylemlere polisin saldırı yöntemlerinin bir süre sonra kitle yorgunluğu yaratmasıdır. Bir süre sonra mücadeleye istekli kesimlerde sonuç almaya dair keskin şüpheler uyandıran gelenekselleşmiş basın açıklaması, protestoculuk yöntemlerini yaratıcı bir kitle örgütçülüğü ve militanlığıyla aşacak yöntemler geliştirmek devrimcilerin önündeki önemli görevlerden biridir.
İktidar kavgayı kendi güçlü olduğu yerde kurmaya ve devrimcileri de geniş halk kesimlerinin somut, sınıfsal gündelik sorunlarından yani aslında toplumsal haklar çizgisinden yalıtarak oraya çekmeye çalışıyor. Medyanın kontrol altına alınmasını takip eden şekilde sosyal medya algoritmaları ve hesap kapatmalarla kapsamı genişleyen sansür uygulamaları da protestonun yankısını kısıtlayan farklı araçlar olarak devreye sokuluyor.
Oysa halkın politikleşme eğilimleri gündelik sorunlar etrafında başlıyor ve çoğu zaman gündelik sorunlarıyla ülke genelindeki politik süreçler arasındaki bağlantıyı yakalayabiliyor. Ancak düzen muhalefetinin de bir öğün parasız yemek talebini dile getirebildiği, mazot zammını etkili bir sosyal medya görseliyle eleştirebildiği bir denklemde devrimciler bunun ötesine geçen bir tarzı yaratmak zorundadır. Aradaki fark yalnızca talebin ifade edilmesinde değil, bu talebin hayatın içinde kitlesel seferberliğe, doğrudan eyleme ve sonuç alıcı bir mücadeleye dönüştürerek yaratılabilir.
Bunu mümkün kılacak bir yaklaşım için halkın direniş eğilimlerine bakmak ve iyi kavramak zorunludur. Halkın geniş kesimlerinde politik süreçlere katılma yöntemi temsil alanına sıkışmış bir protestoculuk değil daha çok üretim alanlarında ve özellikle de yeniden üretim alanlarında ortaya çıkan davranış biçimleriyle şekilleniyor. Tam da bu yüzden devrimcilerin, halkın direnişine onun şekillendiği mekanlarda odaklanması, direnişi ileriye taşıyacak teknikler kazandırması gerekmektedir. Özellikle halkın yaşam tarzına, varoluşuna yani özgürlüğüne gerçekleşen saldırıların arka planında iktidar tarafından Türkiye kapitalizminin ray değişimine uygun bir siyasal-toplumsal ilişki inşası gerekliliğinin yattığını kavrayarak, özgürlük taleplerinin daha güçlü ifade edilebileceği bir mücadele programının ancak “ekonomik-demokratik” mücadelenin konusu olan basit ve sıradan kitle taleplerine dayalı mücadelelerle olgunlaşabileceğini görürüz. Dolayısıyla devrimcilerin göstereceği taktik esneklik her gelişmenin peşinden koşan protestocular olmaktan çıkmak, ülkenin temel gündemlerine halkın yaşam alanlarında olgunlaşan direniş eğilimlerini örgütlü hale getirerek müdahale edebilir hale gelmenin yol ve yöntemlerinin aranmasıdır; yani kritik gündemlerde halkın yaşam alanlarında kitlesel seferberliği ve sonuç alıcı doğrudan eylemi mümkün kılacak örgütlü biçimler yaratmaktır.
Çünkü siyasal süreçler ne kadar merkezileştirilirse merkezileştirilsin, Saray’da, mahkeme salonlarında, bakanlık toplantılarında yapılmış hiçbir plan, alınmış hiçbir karar ücret bordrosunun ve kira sözleşmesinin gerçekliğini, pazar torbalarının boşluğunu, elektrik faturasının şikinliğini ortadan kaldıramaz. Rejimin önündeki gerçek sınır muhalefetin bugünkü örgütsel gücü değil; Türkiye kapitalizminin sürekli yeniden ürettiği sınıfsal ve toplumsal çelişkilerdir. Ancak bu maddi çelişkilerden kendiliğinden sonuçlar beklemek yanılgı olur. Geçim sıkıntısı, güvencesizlik ve öfke ancak örgütlendiği takdirde bir siyasal gücü ifade eder.
Saray’daki hesap bu yüzden çarşıda, pazarda tutmaz. Halkın hoşnutsuzluğunun hangi yönde gelişeceği; onun somut ve sınıfsal talepler etrafında kendi gücünü deneyimleyebileceği, sonuç alabildiğini görebileceği ve kendi gündelik sorunlarıyla ülkenin genel siyasal sorunları arasında bağ kurabileceği örgütlü mücadelelerin gelişmesine bağlıdır. Devrimcilerin taktik esnekliği de tam burada devreye girmelidir. Hedefimiz her yeni gelişmenin ardından aynı protesto biçimini tekrarlayan değil, halkın yaşam alanlarında ortaya çıkan direniş eğilimlerine içerik ve süreklilik kazandıran, kendisi dışında geniş bir toplumsallığa da seslenebilen bir siyasal güce dönüştürecek yol ve yöntemleri geliştirmektir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.