"Yürüttüğümüz direnişler sadece işçilerin ücretlerini almakla sınırlı kalmamalı, onları kalıcı bir örgütlülüğe de çevirmek zorundayız. İSPER’de işyeri birim komiteleri kurduk örneğin. Bu komitelerde yetişen işçi arkadaşlar işverenler karşısında haklarını savunmak için kurulan TİS masalarına oturuyorlar, kendi kararları hakkında söz sahibi oluyorlar. TİS yapılmayan işyerlerimizde dahi bu komiteler işler. Bu da işçileri özneleştiriyor ve onları sendikal kadrolar haline dönüştürüyor"

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyası kapsamında DİSK/Enerji-Sen Genel Başkanı Süleyman Keskin ile konuştuk. Keskin, enerji politikalarındaki değişimin enerji işçilerinin çalışma koşullarına yansımasına değinirken son dönemde ivme kazanan yenilenebilir enerji sistemleri üzerine olan işyerlerindeki örgütsüzlüğe ve örgütlenme zorluklarına dikkat çekti. Enerji projelerinin sıklıkla ekoloji mücadelelerinin de konusu olduğunun hatırlatılması üzerine Keskin, kendilerinin bu mücadelelerle de bağ kurmaya çalıştığını, işçilerin mücadelesiyle köylülerin ve yaşam savunucularının mücadelesinin kesişim yollarını arama gayretlerini örneklerle açıkladı.
Keskin son dönemde gelişen işçi direnişlerinin sadece sınıf hareketi değil, tüm muhalefet açısından da bir çıkış kapısı olduğunu ifade ederken bunu işçi direnişlerinin toplumun tüm kesimlerinde harekete geçirdiği ortak duygularla temellendirdi. Bu direnişlerin sadece mücadele süreçleriyle sınırlı kaldığına da dikkat çeken Keskin, bu direnişlerin kalıcı örgütlülüklere dönüşmesi gerektiğinin de altını çizdi. Keskin kendilerinin işyeri komiteleriyle bir ölçüde bunu sağladığını da ekledi.
Enerji alanı son yıllarda “yeşil dönüşüm” süreçleriyle gündeme geliyor. Bunun işçiler üzerindeki yansıması hakkında ne söyleyebilirsiniz? Çalışma koşulları, örgütlenme süreçleri, ücretler ve diğer haklar konusunda nasıl bir değişim gözleniyor?
Türkiye genelindeki dönüşüm süreci açısından şunu söyleyebiliriz. Yenilenebilir enerji sistemleri Türkiye’deki enerji üretiminin yüzde 35’ini üstleniyor. Devlet tarafından enerji alım garantilerinin verilmesi de sermaye sahiplerini bu alana teşvik ediyor, RES, GES, HES, JES, biyokütle ve biyoyakıt alanında yapılan yatırımlar yenilebilir enerji alanında ciddi bir büyümeye neden oluyor.
Büyüyen bir alan ama aynı zamanda örgütsüz de bir alan. Örgütlenme eğilimlerinin başladığı yerlerde de diğer alanlarda olduğu gibi patronlar tarafından başlamadan öncü işçilerin işten atıldığı ya da işçilerin patronlara yönelik tepkisini ortadan kalkması için işverenler eli ile sarı sendikaların örgütlendiği bir alana dönüşüyor. Gizli yürütülen örgütlenmelerle bakanlık başvurusu yapılma aşamasına gelinebildiğinde ise patronların imdadına yasalar yetişiyor, yapılan yetki itirazları ile yıllarca süren mahkemeler ile patronlara dikensiz bir gül bahçesi sunuluyor.
Yenilenebilir enerji alanındaki işlerde ücretler yapılan işin niteliğine göre asgari ücret seviyesinden başlayıp yukarıya doğru çıkıyor. Sınıfın genel özelliği olarak örgütsüz olunan yerlerde insanca yaşayacak bir ücret için mücadele etmek yerine kulaktan dolma bilgiler ile edindiği "başka yerde ücretler yüksekmiş" söylemine inanıp "kapağı başka işyerine atarsam kurtulurum" hissiyatı ağır basıyor. Kimi yerde çıplak ücreti yüksek tutuyor işveren, kimi yerde sosyal hakları ama toplam bir ücret tablosuna bakıldığında işçileri birbirine yakın ücretler ile çalıştırıyorlar.
Örgütlü olduğumuz işyerlerinde sektörün çok çok üstünde ücret alan yerler var elbette ama genele bakıldığında asgari ücretin biraz üzerinde 30 – 35 bin civarında bir ortalama ile sefalete mahkûm bir çalışma biçimi kurulmuş durumda.
Enerji alanındaki mevcut işyerleri ve projeler sıklıkla ekoloji mücadelelerinin de konusu oluyor. Bu durumun sendikal mücadeleye yansıması nasıl?
Cengiz’in maden projesine karşı Cerattepe’de yürütülen direnişe saldırı olduğunda İstanbul’da yine Cengiz’e ait BEDAŞ önünde işçilerle birlikteydik. “Cengiz işçiye de düşman, doğaya da düşman” diyerek kapılarına dayanmıştık. Yine Soma’nın Yırca köyünde termik santral yapılabilmesi için zeytinlik alanlara yönelik saldırılara karşı direniş örgütleyenler arasında yer aldık. İstanbul’da Kuzey Ormanları Savunması’nın kent-doğa yağmasına karşı yapmış oldukları çağrılara omuz veren bir yerde duruyoruz. Kent yağmasını yapanlar ile işçileri üç kuruşa mahkûm edenler aynı patron olduğundan bir yandan da yürüttüğümüz örgütlenme çalışmalarında patronlar işçilere "Bunlar normal sendika değil" diye söylüyor. "Cerattepe’de sorun oluyor bunlar, Yırca’da sorun oluyor yine bunlar" diyorlar. Gücümüz yettiğince de börtü böceğin, zeytinin, ağacın, kurdun, kuşun, insanın hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Bir yerde termik santral işçileri bizde örgütlenirken işçilere söylediğimiz ilk söz şu olmuştu: “Keşke bu santral, fabrika, işletme burada olmasaydı. Zehir saçan, halkı kanser eden, toprağı zehirleyen fabrikalar yerine başka fabrikalar olsaydı da biz sizinle temas kurmasaydık.” Böyle başlıyoruz çalışmaya.
Burada bir sömürü düzeni var. Daha en başta köylülerin toprakları ellerinden alınıyor. Bu süreçte bölgedeki işsizlik öne sürülüyor. "Çocuklarınızı burada işe alacağız" diyorlar. "Zaten bu topraklarda o kadar da üretmiyorsunuz" sözleri geliyor sonra. Köylülerin atalarından kalan tarım yaptıkları topraklar sermayedarlar tarafından satın alınıyor, köylüler sonrasında kendi topraklarında üç kuruşa çalışan işçiler haline getiriliyor.
İşçiler bizle temas kurmuşsa, genelde sömürünün ikinci aşamasında kuruyorlar doğal olarak. Yani santral kurulmuş, düşük ücret dayatması veya hak gaspları başlamış oluyor artık. Biz öyle devreye giriyoruz. Bu sorunlar etrafında mücadele ederken de işçi sağlığı ve iş güvenliği ile birlikte tesisin kente, doğaya etkisi de mücadelemizin gündemleri arasında oluyor.
Bunun en yakındaki örneği Bergama. Doğanlar Holding’e bağlı Biyotrend şirketi bünyesindeki çöp tesisinde örgütlendik. Çöp tesisinin suyu köylünün de kullandığı dereye akıyordu. Oradaki ekosistemi yok eden bir durum çıkıyor ortaya. Orada işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri de yetersiz. Örneğin işçilere iş eldivenleri vermiyorlar. Bir yandan bu önlemlerin alınması için mücadele ediyoruz, diğer taraftan da ilgili kurumlara kirlilik üzerinden şikayetlerde bulunuyoruz. İşçiler ile yapmış olduğumuz hak arama mücadelesine zarar gören köylüleri de dahil etmeye çalışıyoruz. Yaşam alanlarına yönelik bu tehdidi ve işverenin kurmuş olduğu sömürü çarkını nasıl ortadan kaldırırız diye düşünüyoruz. Bunlar tek başına yeterli değil, farkındayız da zaten.
Enerji alanının özel sektörün insafına bırakılmaması gerektiğini de düşünüyoruz. Enerjiyi üreten işçilerin de kullanan halkın da etkilenen köylünün de söz söyleyebileceği mekanizmaların olması gerektiğini ve bu hizmetin kamu tarafından verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda sistematik bir mücadele programımız henüz yok. Ama bu ilke ve prensiplerle hareket ediyoruz.
Bu mekanizmaların inşası için de ciddi tartışmalar, ciddi forumlar örgütlemek lazım. Bu da önümüzdeki dönemin hedeflerinden biri olacak. Bilim insanlarının katıldığı, enerji politikalarının konuşulduğu, hangi enerji sisteminin nasıl etkilere sahip olduğunun ayrıntılı olarak masaya yatırıldığı, ekolojik dengenin tartışıldığı, halkın tüketimden kaynaklı sorunlarını ifade ettiği, enerji işçilerinin çalışma koşullarına yönelik şartlarıyla bulunduğu bir araya gelişlerden bahsediyorum.
Fiili mücadelelerle gündeme geliyorsunuz ancak işkolu yetki barajını da aşmış bir sendikasınız. Bu durum işçilerin sizden beklentileri konusunda nasıl bir farklılık yaratıyor?
Barajı geçtikten sonra bize ulaşan işçilerin profilinde ciddi bir değişiklik oldu. Daha doğrusu ciddi bir genişleme oldu. Daha önce nerede hakkını alamayan, tüm yolları denediyse de sonuç alamamış, mevcut sendikaların ihanetine uğramış işçi varsa bize ulaşırdı. Kavga etmeye hazır işçiler arardı bizi yani. İşten atılmış, var olan sendikalarının sahip çıkmadığı işçilerin aradığı sendikalardan biriydik.
Barajı geçtikten sonra bu işçilerin yanı sıra toplu iş sözleşmesi için arayan işçilerin de adresi olmayı başardık. Sarı sendikalar enerji işçilerini yıllarca sefalet ücretlerine mahkûm etti. Hâlâ da ediyorlar. Sözleşme öncesinde arayan, ulaşan işçiler bizimle iyi bir toplu iş sözleşmesi mücadelesi beklentisine de giriyorlar.
Ben iddia ediyorum, bizim toplu iş sözleşmesi yaptığımız yerlerdeki işçiler kendi alanlarında en yüksek ücreti alan işçilerdir. Bize ulaşan işçiler de bunun üzerine geliyor zaten.
Ama biz toplu iş sözleşmesi sürecine de fiili mücadeleleri esas alarak yaklaşıyoruz. Bunun gerekçesini sorsanız şöyle açıklayabilirim: Bu ülkede örgütlenme hakkı var, toplu iş sözleşmesi imzalama hakkınız da var ama bunların hepsinin kağıt üzerinde kaldığı bir süreci yaşıyoruz. Önce yasaların dayattığı koşulları sağlayacaksınız, sonrasında ise patron yetkiye itiraz etmezse masaya oturmaya hak kazanacaksınız. Tüm bu koşulları sağlasanız da yıllarca süren yetki itirazları bittikten sonra masada sizle anlaşmayan patronun, devlet tarafından oluşturulmuş yüksek hakem kuruluna sizi mahkûm edip enflasyondan daha düşük zamlar ile tüm çalışanları cezalandırdıkları bir yasal gücü var. Bu yüzden önümüzde duran toplu iş sözleşmesi süreçlerine de fiili mücadeleler penceresinden bakıyoruz.
Bir örnek vereyim. İBB’ye bağlı İSPER’de yürüttüğümüz toplu iş sözleşmesi sürecinde ücret talepleri gündeme gelince görüşmeler kilitlendi. Enerji işkolunda grev yasağı da var. Ama yine de bin civarı enerji işçisi sekiz gün boyunca çalışmadı. Fiili bir grevi örgütledi. Bu sekiz günlük direnişin neticesinde İSPER bünyesinde taşeron olarak çalıştırılan enerji işçileriyle kadrolu işçiler arasındaki makası önemli ölçüde kapatacak haklar kazandık.
Yine FEDAŞ direnişi bu anlamda örnek verilebilir. Sarı sendika TES-İŞ arafından dört ilde (Bingöl, Elazığ, Malatya ve Tunceli) hizmet veren bir işletmede toplu iş sözleşmesi imzalandı. Bize ulaşan Tunceli’deki işçilerdi. 70 günden uzun süren bir direnişin ardından toplu iş sözleşme düzeneğinin dışına çıkıp, arazi koşul primi gibi birtakım maddeler ekleyerek, işçi arkadaşlarının ücretlerini arttırdık.
Beypazarı’nda Yunus Emre Termik Santrali direnişi de örnek verilebilir. Normal koşullarda işçi alacağını alamamışsa yasa diyor ki 20 gün geçmişse sözleşmeni tek taraflı feshedebilirsin. Mahkemeye verip tazminatlarını da alabilirsin. Ama mahkeme de ne kadar sürerse... Biz ödenmeyen paralar için fiili bir mücadeleyi önümüze koyduk. Barikatlara yüklendik, Ankara’ya yürümeyi hedefledik. 3-4 aylık birikmiş alacaklar üçüncü günde hesaplara yattı.
Yani devlet bize bir çerçeve çiziyor. Bu çerçevenin içinde hareket çok zor. Biz kazanım elde edeceksek ancak bu çerçevenin dışına çıkarak elde edebileceğimizi düşünüyoruz. Bu şekilde düşünen, mücadele eden sendikalarla yan yana gelişlerin mücadeleyi büyüteceğini de düşünüyoruz.
Çalışma Bakanlığı’nın son yayımladığı sendika istatistikleri sendikal mücadeledeki mevcut durum açısından negatif bir gösterge olarak karşımızda duruyor. Ancak bir yandan geniş yankı uyandıran işçi direnişleri de gündeme geliyor. Bu genel tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Var olan rejime karşı yaşamın her alanındaki güvensizlik bu alanda da baş gösteriyor. Adalete olan güvensizlik nasıl bu memlekette büyüyorsa, sendikal alanda da mücadele eden ne kadar unsur varsa, son dönemlerde devletin açıklamış olduğu istatistiklerin güvenilir olmadığına dair itirazlarını dile getiriyor. “Biz barajı geçtik ama devlet burada oynamalar yaparak bizim baraj geçme hakkımızı elimizden aldı” itirazları da geliyor.
Son altı ayda sendikalı işçi sayısının arttığını ama toplam çalışan sayısına oranlandığında sendikalaşma oranının düştüğünü görüyoruz. Yine özel sektördeki örgütlülüğün çok geri olduğunu görüyoruz.
Düşük ücretlere çalıştırılan çalışma koşullarının iyileştirilmesi için sendikaya üye olan işçiler işveren baskısı ile üye oldukları sendikalardan zorla istifa ettiriliyor ya da örgütlenme sürecine öncülük eden işçiler hiçbir gerekçe gösterilmeden işverenler tarafından kapı önüne konuluyor. Her ay altı ayda bir açıklanan istatistiklerde bu veriler görünmüyor. Bunların verilerine bakılsa sendikalı olmak isteyen ve olamayan işçilerin verileri ortaya çıkacaktır.
İstatistiklerin ötesinde bu dönemde fiili mücadelelerin öne çıktığını söyleyebiliriz. Zaten bu bahsettiğim yasal süreçler ve baskılar başka bir yol da bırakmıyor. Sadece işçi mücadeleleri açısından değil, genel olarak hak mücadeleleri de görünür hale geliyor. Köylülerin direnişleri, eğitim mücadeleleri, kamusal alanlara yönelik mücadeleler...
Bu mücadelelerin yaygınlaşmasında ve destek bulmasında empati duygusu da etkili oluyor. Sistemin adil olmadığına dair kanaat yaygınlaştıkça fiili mücadele yürüten kesimlerle duygudaşlık kurmak da kolaylaşıyor. Bu yüzden Öğretmen Sendikası’nın direnişi 150 öğretmenin eyleminin ötesinde, madencilerin direnişi 100 madencinin mücadelesinin ötesinde bir anlam kazanıyor.
Oturmuş, planlanmış bir çizgiden bahsedemesek de direnişler birbirine benzemeye başlıyor. Madencilerin direnişleri, öğretmenlerin direnişleri, enerji işçilerinin direnişleri, İBB Ağaç A.Ş. işçilerinin direnişleri farklı alanlarda olsa da birbirlerini tanımasalar görmeseler bile kendi içlerinde bir duygudaşlık yarattı. Aynı duygudaşlık hak almak üzerine yürüyen bir çizgide halk nezdinde de geniş sempati uyandırdı.
Bugün açısından bakıldığında sınıf mücadelesinin yıllardır var olan yapılarının çok ilerisinde olan bu direnişler yarınların mücadele çizgisi açısından da ön açan bir yerde duruyor.
Türkiye genelinde işçilerin örgütlenme ve mücadele pratiklerini düşündüğünüzde öne çıkan zorluklar ve engeller hakkında ne söyleyebilirsiniz? Sınıf hareketinin bu engellerle baş etme sürecinde güçlü ve zayıf olduğu yönler hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Her şeyden önce şunu söylemek isterim ki işverenler siyasal iktidardan aldıkları güç ile hareket ediyorlar. Bu memlekette Soma ve Torunlar katliamları yaşandı, Dilovası'nda çalışanlar yakılarak katledildi, enerji alanında yılda 60 arkadaşımız iş cinayetlerine kurban gidiyor. Patronlar ya ceza almıyor ya da basit cezalar ile süreç geçiştiriliyor.
İşçiler aylarca çalıştırılıyor, patronlar üç kuruş verdikleri ücreti dahi yük olarak görüyor ve ödemiyor, sesleri yükseldiğinde ise kolluk güçleri devreye giriyor, git hakkını mahkemede ara diyor.
Sermayedarlar bu kadar hukuksuzluk yaparken bir de devletten aldıkları teşvikler ile ödüllendiriliyorlar. Bu gücü kendinde gören patronlar yasa kanun tanımıyor, en demokratik hak bile tırpanlanıyor. Tüm emekçilere kölelik koşulları sunuluyor.
Örgütlenme hakkı varmış, sendikalar ve toplu iş sözleşme kanunu varmış, bunlar uluslararası yasalar ve anayasa ile güvence altına alınmıştır sözleri gerçek hayatta maalesef ki karşılığı olmayan boş sözler. Bunları savunmayalım diye demiyorum ama bunları hayata geçirmek için dahi militan bir çizgi izlemek zorundayız.
Yıllardır emek hareketine öncülük eden geleneksel yapılar maalesef ki bu saldırılar karşında çözüm üretmekte sınıfta kalıyor. Bu zorluklar karşısında ortak mücadele zeminlerini kurmamız gerekiyor. İşkolu barajlarının kaldırılması, işverenlerin yetki itirazlarına çözüm üretmek, insanca yaşamaya yetecek ücret gibi konuların ortak mücadele konusu haline gelmesi gerek. Elbette karamsar bir tablo çizmiyorum. Bir yandan da sınıf hareketinin toplamına dair de umut yeşerten işleri de beceriyoruz. DİSK içinden 16 sendika Başaran Aksu ve Gökay Çakır’ın tutuklanmasına karşı ve madencilerin direnişine destek açıklaması yapabiliyor. Mücadeleci sendikalar var, pandemi sürecinden beri çok sayıda gündemde ortak hareket zeminleri kurulabildi. Hakkımı Ver kampanyası bunun bir sonucuydu. Pandemide Kod-29’un kaldırılması için yürütülen kampanya, Taksim 1 Mayısları bu zeminlere örnek olarak verilebilir.
Mücadeleci sendikalar da fiili mücadelelerle gündeme geliyor, önemli kazanımlar da elde ediyorlar ama kurumsallaşma konusunda eksikler kalıyor. Bu soruna çözüm aranacaksa sence nereden başlanabilir?
Doğru, böyle bir sorun var. Bu sorunu kısmen biz yürüttüğümüz mücadelede aşabildiğimizi düşünüyorum. DİSK/Enerji-Sen’in başarısının bundan kaynaklı olduğuna da inanıyorum. Refleksif eylemler, direnişler, bunların hepsi çok kıymetli ama bunları kalıcı örgütlülüğe çeviremeyince bizim deneyim listemize yazdığımız direnişler olarak kalıyor. Yürüttüğümüz direnişler de sadece işçilerin ücretlerini almakla sınırlı kalmamalı, onları kalıcı bir örgütlülüğe de çevirmek zorundayız.
İSPER’de işyeri birim komiteleri kurduk örneğin. Başından beri iddiamız üretenlerin yönetimde de söz sahibi olduğu bir ülke kurmak. Buna kendi mücadele alanlarımızdan başlıyoruz. Toplu sözleşme süreçlerinden işçilerin yaşadığı sorunlara kadar her konuyu, sendika olarak nasıl mücadele yürüteceğimizi bu komitelerde tartışıyoruz. Bu komitelerde yetişen işçi arkadaşlar işverenler karşısında haklarını savunmak için kurulan TİS masalarına oturuyorlar, kendi kararları hakkında söz sahibi oluyorlar. İmzalamış olduğumuz TİS’lerde yıllık izinlerin kullanımına kadar işçi arkadaşlarımıza söz hakkı tanıyacak düzenekler hayata geçiriyoruz. Yine işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri... Uygun kıyafetlerin, ekipmanların neler olduğuna, neyin ihtiyaç olduğuna, neyin alınması gerektiğine bu toplantılarda karar veriyoruz. Bu kararlar da mücadelenin konusu haline geliyor.
TİS yapılmayan işyerlerimizde dahi bu komiteler işler. İşverene nasıl geri adım attıracağız konusunda birlikte karar alma süreçlerini hayata geçiriyoruz.
Bu da işçileri özneleştiriyor ve onları sendikal kadrolar haline dönüştürüyor.
Son yıllardaki işçi direnişlerini göz önünde bulundurursak bu örgütlenme ve direniş süreçlerini sınıf hareketinin içinde bulunduğu krizden çıkış bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Bu dönem geniş kitleleri harekete geçirecek olan ana halkanın bu işçi direnişleri olduğunu düşünüyorum. Bu direnişlerdeki meşru-militan mücadele çizgisinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konunun sadece sendikal alanda mücadele edenlerin değil, işçi sınıfı iktidarı için farklı alanlarda mücadele eden herkesin gündemi olması gerektiğini düşünüyorum.
Son dönemlerdeki yürütülen işçi direnişlerinin sadece kendi sınırları ile kalmadığı apaçık ortada. Bugün bu direnişler geniş kitleleri harekete geçiremiyor olabilir ama çay molalarındaki sohbetlerde, en ufak bir hak aramak için yan yana gelenlerin dillerinde ya da akşam televizyonlarını açtıklarında izleyen milyonlarca emekçinin aklında fikrinde bir yer tutuyor. Bu memlekette yasa yapıcıları da onlara bağlı gelişen sermaye gruplarını da çıplak bir biçimde ortaya koyuyor. Seçimlerde hangi partiye oy verirse versin kendini bu direnişlerden yana saf tutarken buluyor.
Bugün sınıfın öncülerine, bu memleketin devrimcilerine düşen görev de bu direnişleri büyütmektir.
Söyleşi: Tankut Serttaş