Elbette Doruk Madencilik direnişi, 1926’nın milyonları kapsayan genel greviyle ya da Asturias’ın silahlı ayaklanmasıyla aynı ölçeğe sahip değildi. Ama sınıf mücadelelerinde bazen ölçek değil, açığa çıkan hakikat belirleyicidir: İşçi hakkını istediğinde karşısında yalnızca patronu değil, çoğu zaman bütün bir düzeni bulur

Avrupa işçi sınıfı tarihinin en sarsıcı direnişlerine bakıldığında, madencilerin yeri ayrı durur. Çünkü madenci yalnızca bir ücret bordrosunun, bir iş sözleşmesinin ya da bir üretim kaleminin parçası değildir. Madenci, yerin altında çalışırken yukarıdaki hayatı mümkün kılan kişidir. Onun emeği görünmez kılındığında şehirler aydınlanır, fabrikalar işler, trenler yürür, sermaye büyür. Ama o emek bir kez durduğunda, yalnızca ocaklar değil, bütün düzenin damarları titremeye başlar.
Bu yüzden madenci direnişleri çoğu zaman yalnızca ekonomik mücadeleler olarak kalmamıştır. Ücret kesintisine karşı başlayan bir grev, kısa sürede siyasal bir hesaplaşmaya dönüşebilmiştir. Çalışma saatlerine karşı yükselen bir itiraz, devletin, patronların ve sendikal bürokrasinin sınırlarını açığa çıkarabilmiştir. Madenci konuştuğunda yalnızca kendi hakkını istemez; toplumun altına gizlenmiş sınıf gerçeğini de yeryüzüne çıkarır.
1926 İngiltere genel grevi ve 1934 Asturias madenci ayaklanması bu tarihsel hattın iki büyük örneğidir. Biri kapitalizmin merkezinde, Britanya’da yaşandı. Diğeri faşizm tehlikesinin Avrupa’yı sardığı bir dönemde, İspanya’nın kuzeyindeki maden havzasında patladı. Aralarında farklar vardı. Biri genel grev biçimini aldı, diğeri silahlı ayaklanmaya dönüştü. Ama ikisinin ortak noktası açıktı: Madenciler, yalnızca kendi ücretlerini değil, bütün bir sınıfın geleceğini savunuyordu.
1926’da İngiltere’de kömür patronları, savaş sonrası ekonomik krizin faturasını madencilere kesmek istedi. Ücretlerin düşürülmesi ve çalışma gününün uzatılması gündeme getirildi. Patronların yüzde 13 civarında ücret kesintisi ve günlük çalışma süresinin 7 saatten 8 saate çıkarılmasını dayattığı koşullarda, bir milyondan fazla madenci lokavtla karşı karşıya bırakılıyordu. TUC’un (Trades Union Congress / Britanya Sendikalar Kongresi) aktardığına göre grev, kömür madencilerinin ücret kesintilerine ve daha uzun çalışma saatlerine karşı mücadelesini desteklemek için kilit sektörlere yayıldı ve yaklaşık 1,7 milyon işçi üretimi durdurdu.
Bu, sıradan bir grev değildi. Ulaşım durdu, matbaalar sustu, limanlar ve ağır sanayi felç oldu. Bir anda ortaya çıkan şey şuydu: Ülkeyi yönetenler kendilerini güçlü sanıyordu ama toplumun gerçek gücü makinelerin başında, ocakların dibinde, tren yollarında, limanlarda ve fabrikalardaydı. İşçi sınıfı geri çekildiğinde, imparatorluğun görkemli vitrini bile karanlıkta kalıyordu.
Fakat 1926 genel grevi aynı zamanda büyük bir ders bıraktı. TUC yönetimi, tabandaki direniş iradesine rağmen grevi dokuz gün sonra sona erdirdi. Madenciler ise aylarca direnmeye devam etti. Yalnız bırakıldılar. Sonunda daha uzun saatleri, daha düşük ücretleri ve daha ağır koşulları kabul etmek zorunda kaldılar. Bu yenilgi, yalnızca ekonomik bir yenilgi değildi; işçi sınıfının gücü ile sendikal bürokrasinin korkaklığı arasındaki uçurumu da gösterdi.
1926’nın en acı dersi burada durur: İşçiler üretimi durduracak güce sahipti, ama bu gücü sonuna kadar taşıyacak siyasal ve örgütsel irade eksikti. Grev, İngiltere işçi sınıfının neler yapabileceğini gösterdi; aynı zamanda bu gücün yarı yolda bırakıldığında nasıl geri çekilebileceğini de gösterdi. Madenciler yalnızca patronlarla değil, kendi adlarına konuştuğunu söyleyen ama kritik anda geri adım atanlarla da karşı karşıya kaldılar.
Sekiz yıl sonra bu kez İspanya’nın Asturias bölgesinde madenciler tarih sahnesine çıktı. 1934 Asturias Madenci Ayaklanması, yalnızca bir grev değil, kısa ömürlü ama derin iz bırakan bir işçi iktidarı deneyimiydi. Tarihçi Adrian Shubert’in de altını çizdiği gibi bu ayaklanma, PSOE’nin (Partido Socialista Obrero Español / İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) sağcı cumhuriyetçi hükümete karşı ülke çapında planladığı daha geniş bir kalkışmanın parçasıydı; amaç, işçi hareketinin faşist bir iktidar tehlikesi olarak gördüğü gelişmeyi durdurmak ve kapsamlı toplumsal reformlara dayalı bir yönetim kurmaktı. Fakat bu kalkışma gerçek anlamda yalnızca Asturias’ta toplumsal bir ayaklanmaya dönüştü.
Asturias’ta mesele yalnızca ücret değildi. Avrupa’da faşizm yükseliyor, Almanya’da Naziler iktidara gelmiş, İtalya’da Mussolini rejimi yerleşmişti. İspanya’da sağın hükümete girişi, işçi sınıfı açısından yalnızca parlamenter bir değişiklik olarak görülmedi; yaklaşan daha büyük bir karanlığın işareti olarak okundu. Bu yüzden Asturias madencileri savunmada kalmadı. Ocaklardan çıktılar, kasabaları ele geçirdiler, işçi komiteleri kurdular, kendi düzenlerini yaratmaya çalıştılar.
Asturias’ın simgesi dinamitti. Madencinin gündelik çalışma aracına yakın duran bu patlayıcı, ayaklanmada siyasal bir simgeye dönüştü. Yerin altındaki emeğin biriktirdiği öfke, yeryüzünde patladı. Madenciler yalnızca direnmediler; “biz de yönetebiliriz” dediler. UHP (Uníos Hermanos Proletarios / Birleşin Proleter Kardeşler) sloganı, farklı işçi örgütlerinin ve eğilimlerinin ortak mücadele arayışını temsil eden bir simgeye dönüştü.
Asturias yaklaşık iki hafta sürdü. Sonunda ordu, sömürge birlikleri ve devlet şiddetiyle bastırıldı. Çok sayıda işçi öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Ama Asturias’ın yenilgisi bile tarihe yalnızca mağlubiyet olarak yazılmadı. Çünkü orada madenciler, faşizm tehlikesine karşı işçi sınıfının pasif bir bekleyişe mahkûm olmadığını gösterdi. Kısa bir süre için de olsa başka bir iktidar fikrinin, başka bir toplum ihtimalinin kapısını araladılar. Asturias, yenildiği halde susmayan bir direnişti.
1926 ve Asturias birlikte düşünüldüğünde iki büyük ders çıkar. İlki, madencilerin stratejik gücüdür. Kömür, sanayi kapitalizminin kalbiydi. Madenci durduğunda yalnızca bir sektör değil, bütün dolaşım ve üretim zinciri sarsılıyordu. İkincisi, bu gücün kendiliğinden yetmediğidir. Güç, örgütlenmeyle, kararlılıkla ve siyasal ufukla birleşmediğinde geri çekilebiliyor. Ama birleştiğinde, yalnızca ücret pazarlığı değil, düzenin kendisi tartışmaya açılıyor.
Bugün kömürün sanayideki yeri değişmiş olabilir. Avrupa’nın eski maden havzaları kapanmış, enerji rejimi dönüşmüş, üretim başka coğrafyalara kaymış olabilir. Ama madencinin hikâyesi bitmedi. Çünkü maden hâlâ dünyanın en ağır, en tehlikeli ve en sömürücü çalışma alanlarından biri. Bugün de madenci, patronların kârı için bedenini, sağlığını, ömrünü ortaya koyuyor. Bugün de ücretler gasp ediliyor, tazminatlar ödenmiyor, iş cinayetleri kader gibi sunuluyor, sendikal örgütlenme baskıyla kırılmak isteniyor.
Bu yüzden Doruk Madencilik işçilerinin direnişi, yalnızca yerel bir hak arama mücadelesi olarak görülemez. Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen, ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için açlık grevine başlayan, polis müdahalesine rağmen geri çekilmeyen işçiler, bu uzun madenci hafızasının bugünkü halkalarından birini oluşturdular.
Elbette Doruk Madencilik direnişi, 1926’nın milyonları kapsayan genel greviyle ya da Asturias’ın silahlı ayaklanmasıyla aynı ölçeğe sahip değildi. Ama sınıf mücadelelerinde bazen ölçek değil, açığa çıkan hakikat belirleyicidir: İşçi hakkını istediğinde karşısında yalnızca patronu değil, çoğu zaman bütün bir düzeni bulur.
Açlık grevinin sekizinci gününde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na yürümek isteyen işçilere polis müdahale etti; Gökay Çakır ve Başaran Aksu gözaltına alındı. Bir işçinin “Biz devlete mi saldırıyoruz, vatan haini miyiz? Gitsenize holdinglerin etrafını kuşatsanıza” sözleri, meselenin özünü çıplak biçimde ortaya koydu.
Bu cümle, yalnızca bir öfke cümlesi değildir. Türkiye’de işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı düzeni anlatan berrak bir sınıf cümlesidir. İşçi hakkını istediğinde karşısına polis çıkıyorsa, patronun kapısı değil işçinin önü kuşatılıyorsa, burada mesele yalnızca ödenmeyen maaş değildir. Burada devletin kimin karşısında sert, kimin karşısında yumuşak durduğu sorusu vardır. Madenci bunu sezgisiyle bilir. Çünkü onun hayatında sınıf ilişkisi soyut bir teori değil, ödenmeyen maaş, boşalan mutfak, tutulmayan söz, gazlanan beden, geciken tazminat ve çocuklarından uzak geçen günlerdir.
Doruk Madencilik işçileri, direnişleriyle önemli bir kazanım kapısı açtı. Basına ve sendika açıklamalarına yansıyan bilgilere göre, İçişleri Bakanlığı’ndaki görüşmenin ardından ödemeler için 15 günlük bir takvim çıkarıldı ve bakanlıkların sürecin garantörü olacağı duyuruldu. Bu sonucu küçümsememek gerekir. Çünkü hiçbir hak kendiliğinden verilmedi. Patronlar vicdana geldiği için değil, işçiler direndiği için masaya oturuldu. Bakanlıklar kendiliğinden harekete geçtiği için değil, madenciler Ankara’nın ortasında açlık greviyle, yürüyüşle, dayanışmayla görünür olduğu için süreç bu noktaya geldi.
Ama bu kazanımın gerçek ölçüsü, verilen sözlerin fiilen yerine getirilmesidir. Maaşlar, tazminatlar ve diğer haklar eksiksiz ödenmeden, ücretsiz izin ve sendikal baskı gibi başlıkların sonuçları görülmeden bu sürecin tamamlandığını söylemek eksik olur. İşçi sınıfının hafızası, tutulmayan sözlerle doludur. Bu yüzden Doruk işçilerinin kazanımını selamlamak kadar, bu kazanımın maddi karşılığını takip etmek de sınıfsal bir sorumluluktur.
1926’da İngiliz madencileri yalnız bırakıldığında, yenilgi bütün işçi hareketinin hanesine yazılmıştı. Asturias’ta madenciler kanla bastırıldığında, Avrupa işçi sınıfı faşizmin ne anlama geldiğini bir kez daha görmüştü. Bugün Doruk işçileri ise daha küçük ölçekte ama aynı sınıf hakikatinin içinden seslendi: Hak, beklenerek değil örgütlü dirençle alınır.
Madenci direnişleri unutulmamalı. Çünkü onlar bize emeğin yalnızca çalışarak değil, gerektiğinde durarak, yürüyerek, direnerek de konuştuğunu gösterir. Maden ocakları yalnızca kömürün, taşın, cevherin çıkarıldığı yerler değildir. Orada sınıfın belleği de birikir.
O bellek bazen 1926’da genel grev olur.
Bazen 1934’te Asturias’ta dinamit olur.
Bazen Ankara’da hakkını isteyen Doruk işçilerinin sesinde yankılanır.
Madenci susarsa yeraltı kararır.
Madenci konuşursa yukarıdakilerin düzeni titrer.
Doruk işçilerinin direnişi de bu uzun tarihin bugünkü cümlesidir: Hak verilmez, alınır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.