Lenin’in "Ne Yapmalı?" eserinde sosyalisti yalnızca işçinin patronla yaşadığı gündelik çatışmaları takip eden bir sendika sekreteri olarak değil, toplumdaki her baskı ve zorbalık karşısında tutum alan bir halk kürsüsü olarak tarif etmesinin nedeni de buydu. İşçi sınıfı ancak kendi dar ekonomik çıkarlarının ötesine geçip bütün ezilenlere bir kurtuluş yolu gösterebildiğinde siyasal bir sınıf hâline gelebilir

Sosyalist her şeye karışır.
Bu cümle, her konuda hüküm verme isteğini ya da dünyadaki bütün doğruların sosyalistlerin elinde bulunduğu iddiasını anlatmaz. Sosyalistin toplumdaki hiçbir sorunu kendisine yabancı görmemesini anlatır.
Çünkü sosyalizm yalnızca insanın kendi yaşadığı haksızlığa karşı çıkması değildir. Toplumun bütününü anlama ve değiştirme iddiasıdır. Bu iddia, dünyayı birbirinden kopuk sorunların yan yana durduğu bir alan olarak göremez.
Sosyalist, sınıfı diğer kimliklerin yanına eklenmiş ayrı bir kimlik olarak görmez. Kadınların ezilmesini, ulusal baskıyı, ırkçılığı, göçmenlerin sorunlarını ya da insanların cinsel yönelimleri nedeniyle uğradığı ayrımcılığı birbirinden yalıtılmış alanlara bırakmaz. Bütün bu sorunları işçi sınıfının ortak kurtuluş programının parçası hâline getirmeye çalışır.
Bir sosyalist, doğrudan yaşamadığı bir sorun karşısında daha dikkatli konuşabilir. Önce dinleyebilir, araştırabilir, bilmediğini kabul edebilir. Fakat deneyimsizliğini kayıtsızlığın, bilgisizliğini sessizliğin gerekçesine dönüştüremez.
Marksizm'in ayırt edici yönlerinden biri, toplumu tek tek olayların toplamı olarak değil, birbirine bağlı ilişkilerden oluşan tarihsel bir bütünlük olarak kavramasıdır.
Kapitalizm yalnızca fabrikada, işyerinde ya da ücret ilişkisinde karşımıza çıkan ekonomik bir sistem değildir. Üretimden aileye, devletten eğitime, gündelik ilişkilerden egemen düşüncelere kadar toplumsal hayatı kendi devamlılığının ihtiyaçlarına göre biçimlendiren bir düzendir.
Kapitalizm bütün eşitsizlikleri sıfırdan yaratmaz. Kendinden önce var olan eşitsizlikleri devralır, dönüştürür ve kendi yeniden üretim sürecine bağlar. Kadınların karşılıksız bakım emeğinden, göçmenlerin güvencesizliğinden, ulusal ayrımlardan ve toplum içindeki farklı hiyerarşilerden yararlanır.
Bu nedenle sınıfsal bakış, her sorunu doğrudan ücret ilişkisine indirgemek değildir. Her eşitsizliğin arkasına kapitalizm kelimesini yerleştirip tartışmayı bitirmek de değildir. Marksist bütünlük anlayışı, her çelişkinin kendine özgü tarihini ciddiye alırken onun toplumsal düzen içindeki yerini açığa çıkarmaktır.
Bu bağ kaybedildiğinde insanlar kendi acısının ve kendi deneyiminin içine kapanır. Aynı düzen tarafından farklı biçimlerde ezilmeye devam eder, fakat bu farklılıkları ortak bir güce dönüştüremez. Kapitalizmin gücü yalnızca sömürmesinden değil, sömürdüğü insanları birbirinden ayırabilmesinden de gelir.
Ezilenlerin “Bizim yerimize konuşmayın” itirazı tarihsel olarak haklıdır. Çünkü onların sözleri uzun yıllar boyunca devlet, parti, sendika, akademi ve kendilerini temsil ettiğini ileri süren profesyoneller tarafından bastırıldı. İnsanlar adına karar alındı, deneyimleri dışarıdan tarif edildi, fakat kendilerine gerçek bir karar gücü tanınmadı.
Bu nedenle insanların kendi sözlerini kurma ve kendi örgütlenmelerini yaratma mücadelesi küçümsenemez. Ezilenlerin kendi mücadele araçlarını oluşturması kimlikçi siyaset değildir. Bazen öz örgütlenme, genel örgütler içinde bastırılan bir sesin duyulabilmesi için zorunlu hâle gelebilir.
Kimliğe dayalı öz örgütlenmenin güçlü savunucuları, temsilin son hedef değil, dışlanan insanların yapısal dönüşüme katılabilmesinin koşulu olduğunu söyler. Bu itirazın haklı bir yanı vardır. İnsanların kendi sözleriyle karar süreçlerine katılmadığı bir ortak mücadele, eski hiyerarşileri yeniden üretebilir.
Sorun öz örgütlenmenin varlığı değildir. Sorun, bunun ortak mücadeleyi güçlendiren bir araç olmaktan çıkıp kalıcı ve kapalı bir siyasal sınıra dönüşmesidir. Yaşanmış deneyim siyasal hakikatin tek ölçüsü sayıldığında, kimliğin dışındaki herkesin konuşma ve sorumluluk alma hakkı reddedildiğinde toplum birbirinin alanına giremeyen topluluklara bölünür.
Kimlikçi siyaset tam olarak burada başlar.
Kimlikçi siyaset, özgül bir baskının varlığını kabul etmek değildir. Kimliği siyasal mücadelenin başlangıç noktalarından biri olmaktan çıkarıp nihai ufku hâline getirmektir. Deneyimi önemli bir bilgi kaynağı olarak görmek yerine tartışılmaz bir siyasal otoriteye dönüştürmek, ortak kurtuluşun yerine temsili ve tanınmayı koymaktır.
Temsil elbette önemsiz değildir. Sürekli dışlanan insanların görünür olması ve karar mekanizmalarında yer alması gerçek bir kazanımdır. Sorun bu kazanımların maddi dönüşümün yerine konulmasıdır.
Kapitalizm farklı yüzlerle temsil edilmeyi kaldırabilir. Fakat sömürünün ortadan kaldırılmasını kaldıramaz. Bir patronun kadın olması kadın işçilerin sömürülmesini ortadan kaldırmaz. Göçmen kökenli bir siyasetçinin iktidara gelmesi göçmen emeğinin güvencesizliğini sona erdirmez. Ayrımcılığa uğrayan bir kimliğin mensubunun şirket yönetimine girmesi de o şirketin işçiler üzerindeki egemenliğini değiştirmez.
Bir deneyimi yaşamamış olmak, o deneyimin sahibi olunamayacağı anlamına gelir. Fakat o deneyimi ortaya çıkaran ilişkiler üzerine düşünme ve bu ilişkilere karşı mücadele etme hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. Doğrudan deneyim vazgeçilmez bir bilgi üretir, ancak tek başına siyasal program oluşturmaz. Deneyimin ortak bilince ve örgütlü güce dönüşebilmesi için teoriye, tartışmaya ve kolektif mücadeleye ihtiyaç vardır.
Marx’ın Birinci Enternasyonal’in Genel Kuralları’nda yer alan açılış ilkesi açıktır. İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır.
Bu ilke, işçi sınıfının kurtarılmayı bekleyen edilgen bir topluluk olmadığını anlatır. Fakat işçi sınıfının sorunları hakkında yalnızca işçilerin konuşabileceği ya da sınıfın kendi kaderiyle baş başa bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Öz kurtuluş, sınıfın yerine geçen kurtarıcıları reddeder. Temel mesele kimin konuştuğundan önce kimin karar verdiği, kimin örgütlendiği ve toplumsal gücün kimin elinde bulunduğudur.
Sosyalist hareket, işçi sınıfının mücadelesini ücretlere ve patronla yaşanan doğrudan çatışmalara hapseden ekonomizmle mücadele etti. Kimlikçi siyaset ise insanları yalnızca kendi deneyimlerine kapatır. Bu iki siyasetin tarihsel kaynakları ve amaçları aynı değildir. Fakat biri işçi sınıfını işyerinin, diğeri insanları kendi kimliklerinin sınırlarına hapseder. Her ikisi de toplumsal mücadeleyi parçalar.
Oysa sınıf siyaseti, işçi sınıfının yalnızca kendisi hakkında konuşması değildir. İşçi sınıfının toplumun bütünü hakkında bir sözü, yönü ve gelecek tasavvuru olmasıdır. Bir sınıfın iktidar iddiası, yalnızca kendi üyelerinin sorunlarını çözme vaadine dayanamaz.
Bugünün işçi sınıfı fabrikalarda, depolarda, lojistik merkezlerinde, şantiyelerde, tarımda, temizlikte, bakımda, taşımacılıkta ve dijital platformlar üzerinden yürütülen kurye işlerinde üretimin ve toplumsal hayatın doğrudan yükünü taşıyan milyonlarca insandan oluşuyor.
İşçi sınıfı, ücret alan herkesin toplamı değildir. Üretimi planlayan, denetleyen, koordine eden, verimliliği artıran ve işçi emeğinin yönetimine katılan beyaz yakalı kesimleri yalnızca maaş aldıkları için işçi sınıfına dâhil etmek, sınıfı genişletmek değil sınıfsal ayrımları silmektir. Belirleyici olan yalnızca ücret almak değil, üretim sürecindeki konum, emek üzerindeki denetim ve sermaye karşısındaki maddi durumdur.
İşçi sınıfı da kendi içinde göçmenlik durumu, hukuki statü, cinsiyet, çalışma biçimi ve örgütlenme düzeyi bakımından parçalıdır. Bu parçalanmışlık işçi sınıfını ortadan kaldırmaz. Sınıfın birliğinin hazır olmadığını gösterir. Sınıf birliği sosyolojik bir benzerlik değil, siyasal mücadele içinde kurulması gereken ortak bir yönelimdir.
Bu nedenle sınıfı hatırlatmak, farklılıkları yok saymak değildir. Göçmen işçinin daha düşük ücrete razı olmaya zorlanması, kadın emeğinin değersizleştirilmesi ya da bazı işçilerin hukuki statüleri üzerinden daha kolay disipline edilmesi sınıf mücadelesinin dışındaki başlıklar değildir. Bunlar, sınıf mücadelesinin hangi koşullarda yürütüleceğini doğrudan belirleyen gerçekliklerdir.
Lenin’in "Ne Yapmalı?" eserinde sosyalisti yalnızca işçinin patronla yaşadığı gündelik çatışmaları takip eden bir sendika sekreteri olarak değil, toplumdaki her baskı ve zorbalık karşısında tutum alan bir halk kürsüsü olarak tarif etmesinin nedeni de buydu. İşçi sınıfı ancak kendi dar ekonomik çıkarlarının ötesine geçip bütün ezilenlere bir kurtuluş yolu gösterebildiğinde siyasal bir sınıf hâline gelebilir.
İşçi sınıfı yalnızca kendisini düşünerek kendisini bile kurtaramaz.
“Sosyalist her şeye karışır” sözü, her sosyalistin her konuda uzmanlaşması ve sürekli konuşması gerektiği anlamına gelmez. Her konuda hazırlıksız biçimde konuşmak siyasal sorumluluk değil, kendini merkeze koymaktır.
Asıl sorumluluk örgütlü sosyalist harekete aittir. Sosyalist hareket hiçbir sömürü, baskı ve eşitsizlik biçimini programının dışında bırakamaz. Tek tek sosyalistlerin görevi her şeyi bilmek değil, bilmediğini kabul etmek, öğrenmek ve kolektif müdahalenin parçası olmaktır.
Biz sosyalistler de başkasının mücadelesine yön verme, dinlemeyi susmakla karıştırma ve kendi örgütlerimizde yeniden üretilen eşitsizlikleri görmezden gelme hatasına düşebiliyoruz. Bu nedenle müdahalemizin açık ölçüleri olmalıdır.
Birinci ölçü, mücadelenin doğrudan öznelerinin sesini bastırmamak ve onların karar alma gücünü tanımaktır. İkinci ölçü, sosyalistin kendi bulunduğu yerde sorumluluk üstlenmesidir. Üçüncü ölçü, özgül sorunu toplumsal bütünlük içinde açıklarken onun kendine özgü yanlarını ortadan kaldırmamaktır.
Birinci ölçü kaybedildiğinde üstencilik, ikinci ölçü kaybedildiğinde seyircilik, üçüncü ölçü kaybedildiğinde ortak siyasetin parçalanması ortaya çıkar.
Bir erkek sosyalist kadınların yaşadığı deneyimin sahibi değildir. Fakat kadınların sözünün sürekli kesildiği, toplantı saatlerinin bakım yükü hesaba katılmadan belirlendiği ya da bir taciz şikâyetinin örgütün itibarı gerekçe gösterilerek bastırıldığı bir yapıda sessiz kalamaz. Dışarıda kadın özgürlüğünden söz etmek yetmez. Karar gücünü kendi örgütünde paylaşmak zorundadır.
Türk kimliği içinde toplumsallaşmış bir sosyalist, Kürtlerin yaşadığı ulusal baskıyı kendi deneyimi gibi anlatamaz. Fakat inkâr, asimilasyon ve devlet baskısı karşısında “Bu benim meselem değil” diyemez. Başta kendi çevresi olmak üzere egemen ulus milliyetçiliğiyle mücadele etmek onun doğrudan sorumluluğudur.
LGBTİ+ olmayan bir sosyalist de LGBTİ+ insanların deneyimini sahiplenemez. Fakat onların uğradığı şiddet ve ayrımcılık karşısında mücadele etmekten kaçamaz. Bu baskının işyerinde, konutta, sağlıkta ve toplumsal hayatta nasıl üretildiğini sınıf hareketinin gündemine taşımak zorundadır.
Bu örneklerin hiçbirinde sosyalist kendisini mücadelenin doğrudan öznesinin yerine koymaz. Fakat bu mücadeleleri sınıf siyasetinin dışında kalan kimlik alanlarına da terk etmez.
Sosyalist ne kurtarıcıdır ne de seyirci.
Sosyalizm birbirinden ayrı kimliklerin ve mağduriyetlerin gevşek bir ittifakı değildir. Bütün sömürü ve egemenlik ilişkilerini ortadan kaldırmayı amaçlayan ortak bir kurtuluş hareketidir.
Bu hareketin içinde hiç kimse bir başkasının yerine geçemez. Fakat hiç kimse bir başkasının mücadelesini yalnızca ona ait sayarak kenara da çekilemez. Konuşmak hükmetmek değildir. Dinlemek de susmak değildir.
İşçi sınıfı yan yana sıralanmış kimliklerden biri değildir. Kapitalist toplumun bütününü dönüştürme gücüne sahip tarihsel bir öznedir. Ancak bu gücü, bütün ezilenlerin mücadelelerini kendi kurtuluş programına taşıdığında gerçekleştirebilir.
Kapitalist düzen bir bütündür. Ona karşı mücadele de bütünlüklü olmak zorundadır.
Sosyalist kendisini öznenin yerine koymaz, fakat özneyi kendi kaderiyle baş başa da bırakmaz.
Bu nedenle sosyalist her şeye karışır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.