Veri merkezlerinin çoğalması yeni mücadele alanını da doğuracaktır. Veri merkezlerinin “steril” görünümü, teknoloji işçilerini de kapsayarak bulut merkezlerinde sömürünün kendisini de görünmez kılıyor. Ancak dünyada veri merkezi çalışanlarının hem sendikalı olma mücadelesi hem de algoritmik baskılar altında çalışması direniş, eylem ve grevlerle sonuçlanıyor. Hatta grevler başta Hindistan ve ABD olmak üzere inşaat aşamasında başlayıp, “yüksek ücretli” diyerek pek ilgilenilmeyen teknoloji işçilerine kadar yayılarak ilerliyor

“Hiper Ölçekli Dijital Bulut Bölgesi” tartışmaları NATO toplantısından sonra tekrar gündeme geldi. Bir taraftan yeni teknoloji araçlarının üretim sürecine entegrasyonu ve 5G’nin yaygınlaştırılmasının, diğer taraftan da 2028-9 yıllarında kullanıma açılacağı öngörülen “Hiper Ölçekli Dijital Bulut Bölgesi” çalışmalarının iç içe olduğunu söylemek gerekir. Turkcell ve Google Cloud anlaşmasıyla Türkiye’de toplamda üç veya daha fazla hiper ölçekli veri bölgesi kurulacağı açıklanmıştı.[1] Aslında "bölge", birbirine birkaç kilometre mesafede bulunan en az üç farklı kampüs diyebileceğimiz alanlardan oluşuyor. Her bir kampüs, kendi içinde devasa (futbol sahaları büyüklüğünde) birkaç veri merkezini barındırır. Bu veri merkezlerinin devasa enerji harcadığı biliniyor ve ilkinin Ankara’da kurulacağı duyuruldu[2] (İlkinin Ankara’da kurulacağı duyurulsa da bu ölçekte veri merkezleri genelde şehir merkezlerinin dışında ve enerji bakımından zengin bölgelere yapılır). Dünyada Google Cloud’un[3] 43, Amazon AWS’nin[4] 39, Microsoft Azure’nin[5] ise 80 büyük çaplı bulut bölgeleri var. Bulut bölgeleri verilerin depolamasında ve depolanan verinin işlenmesindeki kapasiteyi devasa bir biçimde arttırmak demektir elbette ama sadece “veri deposu” olarak da görmemek gerekir.
2026-2030 dönemini kapsayan Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı[6] açıklandığında Türkiye'deki kamu ve özel sektörün elinde bu devasa yapay zekâ modellerini eğitecek ve çalıştıracak büyüklükte bir GPU/TPU altyapısının, süper bilgisayar kümelemelerinin bulunmadığı biliniyordu. Eylem planındaki yapay zekâ hedefleri bulut bölgesinin altyapısıyla gerçekleştirilebilecek. Üstelik verilerin “ülke sınırları içinde kalma” zorunluluğuna rağmen emperyalist-kapitalist sistem Türkiye’nin kamu, finans ve sanayi verisini yasal engellere takılmadan işleme tekelini de elde etmiş olacak.
NATO Liderler Zirvesi Sonuç Bildirisi[7] yayımlandığında bu konuyla ilgili iki önemli noktaya işaret edilmişti. İlki: “Bugün Ankara'da, 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmasını duyuruyor, kolektif üretim kapasitemizi artırma ve inovasyonu hızlandırmak için sanayiyle birlikte çalışma taahhüdünde bulunuyoruz. Müttefikler arasındaki savunma ticareti engellerini ortadan kaldırma çalışmalarımızı sürdürecek, savunma sanayisindeki derinliği ve işbirliğini en üst düzeye çıkarmak için NATO ortaklıklarından yararlanacağız."
İkincisi: “Birbiriyle uyumlu çalışabilen transatlantik muharebe bulutu geliştiriyor ve güçlü yapay zekâ modellerini benimsiyoruz."
Hem sanayide hem emperyalist savaş aygıtlarının üretiminde hem de tedarik zincirleri ve enerji koridorları noktasında dijital dönüşüm gerçekleştirilirken kurulacak devasa bulut bölgesi kesişim noktası oluşturacaktır.
Türkiye’de güncel olarak kullanılan veri merkezlerinin kapasitesi genel kabul olarak yaklaşık 250 MW civarında. Aynı zamanda bu toplam kapasite, aslında merkezi bir altyapıdan değil, birbirinden kopuk, ölçekleri sınırlı ve işlevsel olarak da farklı. Açıkçası Türkiye’deki veri merkezleri hiper bölgenin sunduğu işlem gücünün yalnızca küçük bir kısmını sağlayabilir diyebiliriz. Bu nedenle mevcut altyapı, yüksek yoğunluklu GPU kümeleri kuramayan, büyük yapay zekâ modellerini eğitemeyen, veri egemenliği açısından daha düşük bir yapı olarak işledi. Bu kapasitenin kurulacak bulut bölgesiyle 1 GW’a çıkacağı öngörülüyor. 1 GW ve üzeri kapasiteye çıkıldığında binlerce GPU’nun aynı anda çalışabildiği, büyük yapay zekâ modellerinin eğitilebildiği, yüksek yoğunluklu veri analizlerinin yapılacağı, dijital ikiz diye tarif ettikleri binlerce gerçek üretim hattının sanal modellemelerinin anlık olarak izlenilebileceği bir dijital omurga ortaya çıkmış olur. Var olan parçalı mimarinin karşıtı olarak ortaya çıkan bütünleşik altyapı için devasa işyükünü düşük gecikmeyle ve yüksek güvenlikle üstlenecek bir organizasyon biçimi diyebiliriz.
Donanım tarafında da sadece standart işlemciler değil, yapay zekâ modellerini eğiten, karmaşık veri analizlerini işleyen ve yüksek hesaplama gücü sunan binlerce özel GPU'lar bir arada çalışır. Klasik veri merkezlerinin kablo omurgası ve güç yoğunluğu devasa yapay zekâ modellerini kaldırmada yetersiz kalırken, bu hiper ölçekli yapı binlerce çipi tek altyapıda süper bilgisayar gücünü bir hizmet olarak sunar.
Bu tür bir bölge faaliyete geçtiğinde, Türkiye’nin bugüne kadar parçalı ve sınırlı kalan dijital altyapısı yerini bütünleşik, yüksek yoğunluklu ve ileri teknoloji işyüklerini taşıyabilen bir dijital omurgaya bırakır, işletmelerin buluta geçişi hızlanır, uygulama modernizasyonu zorunlu hale gelir, veri analitiği ve yapay zekâ üretim süreçlerinin merkezine yerleşir. KOBİ’ler de dahil edilerek işletmelerin dijital olgunluk seviyeleri yükseltilip, sanayinin, finansın ve devletin veri analizi ve siber güvenliği, kurulacak hiper ölçekli bulut bölgesine entegrasyonu tamamen gerçekelşebilecek.
Türkiye kapitalizminin dijitalleşmesi yolculuğunda hem ölçek olarak toplanan veriler artacak hem de bu verilerin işlenmesi için gerekli donanım ihtiyacı ve enerji artmış olacak.
Kurulacak olan Hiper Ölçekli Bulut Bölgesi merkezi bir altyapı olmasıyla beraber daha güçlü donanımsal araçlarla yapay zekâ, makine öğrenimi, derin öğrenme gibi konularda bölgede önemli bir odak noktası haline gelecek. Geçtiğimiz dönemlerde İran’a yönelik emperyalist saldırı sırasında İran’ın hedeflediği, savaş devam ederse hâlâ hedeflerinde olduğunu ilan ettiği başlıca teknoloji alanlarının bir kısmını veri merkezlerinin oluşturduğunu unutmamak gerekir. Türkiye hem kendi sanayisinin dijital dönüşümünde devasa ölçeklere ulaşan verilerin depolanması ve işlenmesi hem kapitalist-emperyalist sisteme bulut bölgesiyle beraber daha geniş ölçekte entegrasyonunu gerçekleştirirken hem de emperyalist savaşlarda bu bulut bölgesini aktif olarak kullanacaktır.
Bu sürecin anlamlandırılması sömürgecilik “teorileri” temelli açıklamalardansa başka bir bağlamda daha gerçekçi olacaktır: Türkiye kapitalizmi, üretim maliyetlerini düşürmek ve canlı emek üzerindeki algoritmik denetimini en üst seviyeye çıkarmak adına dijital dönüşüm içinde bu hiper ölçekli altyapıyı zorunlu bir ihtiyaç olarak görmektedir. Küresel teknoloji devleri devasa donanım ve yazılım sermayesini sunarken, yerli sermaye ve devlet de pazar alanını, enerji altyapısını ve yasal güvenceleri sağlayarak bu birikim rejimine doğrudan ortak olmaktadır. Bu devasa kapasite sayesinde Türkiye kapitalizmi, üretim süreçlerini küresel değer zincirlerine eklemlerken, emperyalist tekellerle ortaklaşa inşa edilen bu dijital omurga, Türkiye kapitalizminin uluslararası sermaye birikim rejimindeki konumunu güçlendirecek ve derinleştirecektir.
Bunlarla beraber 1 GW’lık devasa bir veri merkezi, orta ölçekli birkaç kentin toplam elektrik tüketimine denk geldiğini de söylemek gerekir ve bu sistemlerin soğutulması için harcanan binlerce metreküp su kaynağının tüketileceği anlamına gelir. Burjuvazi bir taraftan "yeşil dönüşüm", "sürdürülebilirlik" ve "enerji verimliliği" söylemleri üzerinden bu yatırımları meşrulaştırırken diğer taraftan çevresel tahribatı ve doğanın sömürüsünü de genişleterek yıkıma götürmektedir. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi, dijital ikizlerin canlı tutulması ve devasa veri işleme süreçleri, yüksek enerji tüketimini zorunlu kılarak iklim krizini derinleştirmekte, sermayenin kârlılığı uğruna doğanın da doğrudan metalaştırılmasına yol açmaktadır.
Sadece doğanın metalaştırılması noktasından değil aynı zamanda işçi sağlığı üzerinde de ağır sonuçlar doğuracaktır. Hiper Ölçekli Bulut Bölgelerinde süreklileşmiş gürültüye maruz kalan işçiler kalıcı duyma kaybı yaşayabilir. “Veri merkezlerinde sunucu alanlarında genellikle 85–96 dB(A) gürültü seviyeleri oluşmaktadır. Genel koridorlarda 75–85 dB(A) ölçülebilirken, özellikle yapay zekâ veya hiper ölçekli tesislerde, yüksek yoğunluklu raf kümelerinin bitişiğindeki veya içindeki bölgelerde 92–96 dB(A)'ya kadar ulaşabilir. Bu seviyeler, OSHA, AB Direktifi 2003/10/EC ve diğer birçok uluslararası işyeri gürültü standardı tarafından belirlenen seviyelerini aşmaktadır.”[8] İşçinin iletişim için ortalama 30 dakika boyunca kulak tıkaçlarını çıkartması bile duyma kaybına neden olabilir. Aynı zamanda veri merkezlerinde yedek güç kaynağı olarak bulunan dizel jeneratörler, partikül kaynaklarından biridir. Bu partiküllere maruz kalmanın kanser riskini artırdığını ortaya koymuştur.[9] Nihayetinde bu hiper ölçekli bulut bölgesi, sadece ülkenin enerji ve su kaynaklarını değil canlı emeği de sermaye birikiminin uğruna yıkıma uğratır.
Veri merkezlerinin çoğalması yeni mücadele alanını da doğuracaktır. Veri merkezlerinin “steril” görünümü, teknoloji işçilerini de kapsayarak bulut merkezlerinde sömürünün kendisini de görünmez kılıyor. Ancak dünyada veri merkezi çalışanlarının hem sendikalı olma mücadelesi hem de algoritmik baskılar altında çalışması direniş, eylem ve grevlerle sonuçlanıyor. Hatta grevler başta Hindistan ve ABD olmak üzere inşaat aşamasında başlayıp, “yüksek ücretli” diyerek pek ilgilenilmeyen teknoloji işçilerine kadar yayılarak ilerliyor.
Burjuva ideologların sürekli olarak bu dijital dönüşümü basit bir inovasyon ürünleri ve gelişim gibi lanse etmeleri, seçim dönemlerinde müjdelemelerinin altında yatan tam da işçi sınıfının hangi zeminde, hangi araçlarla, hangi kapitalist disiplin altında üretim sürecinin içine çekildiğini ve yine bu teknolojilerin emperyalist savaşlarda nasıl kullanıldığını gizlemektir.
Hem Türkiye’de hem de dünyada veri merkezleri üzerine çalışmalar, teknoloji işçilerinin örgütlenmesi üzerine eğilimler, veri merkezlerinde çalışan işçilerin sağlık ve güvenlik sorunu, işçiler üzerindeki algoritmik baskılar, yapay zekâ tabanlı değerlendirmeler, siber güvenlik adına işçilere karşı uygulanan “önlemler”, despotik emek rejiminin yeni teknolojilerle beraber değişen altyapı mimarisine yönelik araştırmalar gün geçtikçe artsa da henüz yeterli değil. Artık bu alanın da sınıf mücadelesinin temel halkası haline gelmesi sebebiyle hem sendikal alanda yeni talep formülasyonları üretmeli hem de alanın özgün yanlarını ortaya koyarak nicel ve de nitel olarak bu alandaki işçilerin değişim ve dönüşümlerini tespit edip devrimci sınıf mücadelesinin içinde görmeliyiz.
[1] https://www.marketingturkiye.com.tr/haberler/turkcell-ve-google-cloudtan-turkiyede-ilk-hiper-olcekli-veri-merkezi-hamlesi/
[2] https://www.bloomberght.com/turkcell-genel-muduru-koc-turkiye-ye-ilk-hiper-olcekli-veri-merkezini-getiriyoruz-3764876
[3] https://cloud.google.com/about/locations
[4] https://aws.amazon.com/tr/about-aws/global-infrastructure/
[5] https://datacenters.microsoft.com/
[6] https://turkiye.ai/turkiye-yapay-zeka-eylem-plani-aciklandi/
[7] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/nato-zirvesi-sonuc-bildirisi-yayimlandi
[8] https://www.sensear.com/blog/the-harmful-sounds-of-data-centers
[9] https://ecology.wa.gov/getattachment/c1659be8-2a2c-4681-a32f-ef1f5cc166d7/20150513MicrosoftOxfordHealthImpact.pdf
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.