Demolition of a Wall’da kameranın merkezine patronu yerleştirmesi bir tesadüf değildi. Buna karşın aynı sahne bir emekçi gözünden kurulsaydı kamera muhtemelen yorgun yüzlere, çalışan bedenlere ve kolektif çabaya yönelecekti. Bugün algoritmaların karşımıza çıkardığı ‘kadrajlar’ da bu seçme iktidarını devam ettiriyor; üstelik çok daha görünmez ve kişiselleştirilmiş bir düzeyde

Bir duvar yıkılır. Patron duvarın çöküşünü sakin bir şekilde izler kenarda.
Bu, Lumière Kardeşler'in 1896'da çektiği kısa bir filmden bir sahne. Ancak bu kadraj tesadüf değildi: Kameranın nereye odaklandığı, kimi görünmez kıldığı, en başından beri bir seçim ve dolayısıyla bir iktidar meselesiydi. Sinemanın sessiz dili zamanla etkili bir propaganda aracı haline gelecekti.
Propaganda kelimesi 1622’de “inancı yaymak, öğretiyi anlatmak” anlamında kullanılıyordu. 20. yüzyıla gelindiğinde bu kelime bambaşka bir şeye dönüştü; insanların gerçeği nasıl algıladığını, duygularını nasıl yönlendireceğini belirleyen bir güç haline geldi.
Sinema ile propaganda arasındaki bağ neredeyse sanatın kendisi kadar eskidir. Işık, kurgu, ses, müzik yalnızca bir anlatının unsurları değildir. Bu teknikler, izleyicinin dünyayı algılama biçimine de etki ederler. Bu etkiyi erkenden kavrayanlar Lumière Kardeşlerdi.
Lumière Kardeşler’in filmleri sadece kaydetmekle kalmıyor, aynı zamanda seçiyor, çerçeveliyor ve bir anlam veriyordu. Demolition of a Wall’da kameranın merkezine patronu yerleştirmesi bir tesadüf değildi. Buna karşın aynı sahne bir emekçi gözünden kurulsaydı kamera muhtemelen yorgun yüzlere, çalışan bedenlere ve kolektif çabaya yönelecekti. Bu kadrajlar, statükoyu pekiştiren birer görsel politikaydı. Bugün algoritmaların karşımıza çıkardığı ‘kadrajlar’ da bu seçme iktidarını devam ettiriyor; üstelik çok daha görünmez ve kişiselleştirilmiş bir düzeyde.
Bu sessiz iktidarı görsel bir gösteriye dönüştüren ise D.W. Griffith oldu. 1915 tarihli The Birth of a Nation, sinema tarihinin çok tartışılan filmlerden biri olarak hafızalara kazındı. Film, ırkçı bakışı sinemasal estetikle meşrulaştırarak sanatın toplumsal etkisinin ne denli yıkıcı olabileceğini görünür kılması açısından son derece mühimdir. Siyahları şeytanlaştıran, Ku Klux Klan’ı kahramanlaştıran bu anlatı, bir filmden çok daha fazlasıydı: Adeta bir propaganda silahıydı. İlginç olan şu ki, Griffith’in bir yıl sonra çektiği Intolerance filminde yine aynı yöntemi kullanarak bu defa nefreti kınamasıydı. Bu çelişki şunu hatırlatır: Araç tarafsız değildir, fakat kullanıma açıktır. Nitekim kadrajı ideolojik, sinema dilini politik gören Jean-Luc Godard yaklaşımı da aynı dilin iktidarı ters yüz etmek için nasıl dönüştürülebileceğinin güçlü bir örneğidir.
Bugün “post-truth” çağından bahsediyoruz. Oysa temsilin gerçeğin yerini aldığı çağ, çoktan o ilk film gösterimleriyle başlamıştı. Lumière’nin patronu merkeze alan kadrajı da Griffith’in ırkçı kurgusu da bugün televizyonlarda ve sosyal medyada karşılaştığımız hedef gösterme, düşman yaratma ve duyguları hikâyeyle yönlendirme pratiklerinin erken örnekleriydi.
Sinema, gerçekliğin nasıl seçildiğini ve çerçevelendiğini bize en başından beri anlatıyor. Bu hatırlatma her karede, her odakta karşımıza çıkıyor. Bugünün görsel dilini anlamak için geriye bakmak gerek: Neyi izliyoruz, nasıl görüyoruz, neden böyle görüyoruz?
Belki de asıl soru ise şu: Bir sonraki “duvarın yıkılışını” izlediğimizde kamera kimin yanında duracak, kimi görünmez kılacak?
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.