Che'nin itirazı, Sovyetler Birliği'nde kullanılan belirli bir muhasebe sistemine veya işletme yönetim tekniğine indirgenemez. Onun temel sorusu çok daha derindeydi: Kapitalist üretim ilişkilerinin maddi temellerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir toplum, üretimin örgütlenmesinde kapitalizmin meta, para, kâr, kredi, faiz, maddi teşvik ve işletme özerkliği gibi kategorilerini ne ölçüde kullanabilir ve bunları kullanırken hangi noktada yeniden üretebilir?

Küba Devrimi'nin ardından 1960'lı yılların başında ortaya çıkan ve literatürde “Büyük Tartışma” olarak adlandırılan ekonomik tartışmalar, yalnızca Küba'nın hangi ekonomik yönetim modelini uygulaması gerektiğine ilişkin teknik bir tartışma değildi. Tartışmanın gerçek teorik ağırlığı, sosyalist devrimin iktidarı ele geçirmesinden sonra kapitalist üretim ilişkilerinin hangi mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretilebileceği ve bunların hangi araçlarla aşılabileceği sorusunda düğümleniyordu.
Ernesto Che Guevara'nın tartışmaya müdahalesinin tarihsel önemi de tam burada ortaya çıkar. Che'nin itirazı, Sovyetler Birliği'nde kullanılan belirli bir muhasebe sistemine veya işletme yönetim tekniğine indirgenemez. Onun temel sorusu çok daha derindeydi:
Kapitalist üretim ilişkilerinin maddi temellerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir toplum, üretimin örgütlenmesinde kapitalizmin meta, para, kâr, kredi, faiz, maddi teşvik ve işletme özerkliği gibi kategorilerini ne ölçüde kullanabilir ve bunları kullanırken hangi noktada yeniden üretebilir?
Bu soru, 1960'ların Küba'sında ortaya çıkmış olmakla birlikte yalnızca tarihsel bir soru değildir. Tersine, sosyalizmin ne olduğu ve sosyalist geçişin hangi ekonomik ilişkiler üzerinden gerçekleştirilebileceği sorusunun bugün de temel düğüm noktalarından biridir.
Che Guevara'nın tartışmadaki özgünlüğü, kapitalizmden sosyalizme geçişi yalnızca mülkiyet biçiminin değişmesi olarak görmemesidir. Bir fabrikanın özel mülkiyetten devlet mülkiyetine geçirilmesi, tek başına kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kalktığını kanıtlamaz. Eğer aynı işletme hâlâ kendi maliyetini hesaplamak, kendi gelirini yaratmak, kâr elde etmek, kredi kullanmak, başka işletmelerle piyasa ilişkisine girmek ve çalışanlarını maddi farklılıklar üzerinden motive etmek zorundaysa, mülkiyet biçimi değişmiş olsa bile üretimin toplumsal düzenlenme biçiminde kapitalist kategorilerin önemli bir kısmı yaşamaya devam ediyor demektir.
Dolayısıyla Che'nin asıl sorusu şudur:
Kapitalizmi yalnızca kapitalistleri mülksüzleştirerek mi aşacağız, yoksa kapitalizmin toplumsal üretimi örgütleyen kategorilerini de tarihsel olarak tasfiye etmek zorunda mıyız?
Bu soru, değer yasası tartışmasının merkezidir.
Marksist ekonomi politik açısından en önemli yanlış anlamalardan biri, değer yasasını yalnızca “malların emek miktarına göre değiş tokuş edilmesi” şeklinde teknik bir ekonomik yasa olarak ele almaktır.
Oysa Marx'ın çözümlemesinde değer, öncelikle belirli bir toplumsal ilişkinin biçimidir.
Meta yalnızca üretilmiş bir nesne değildir. Meta, üreticilerin birbirleriyle toplumsal ilişkilerinin ürünler üzerinden kurulduğu tarihsel bir biçimdir. Para yalnızca bir değişim aracı değildir; değerin bağımsızlaşmış ve toplumsal güç kazanmış biçimidir. Sermaye yalnızca para veya üretim aracı değildir; değerin kendisini büyütmek üzere hareket eden toplumsal ilişkidir.
Bu nedenle meta → değer → para → sermaye zinciri yalnızca ekonomik araçların birbirine eklenmesinden oluşmaz. Bunların her biri belirli bir toplumsal ilişkinin biçimsel ifadeleridir.
Tam da bu nedenle Che'nin tartışması önemlidir.
Eğer sosyalist toplumda işletmeler birbirleriyle mal alıp satmaya devam ediyor, her işletme kendi maliyetini kendi gelirleriyle karşılıyor, işletmeler kârlılıklarına göre değerlendiriliyor, kredi mekanizması üretimin önemli bir düzenleyicisi olarak çalışıyor ve para üreticiler arasındaki toplumsal ilişkinin temel aracısı olmaya devam ediyorsa, kapitalist kategorilerin yalnızca isimleri değiştirilmiş olmayabilir. Sorun tam burada ortaya çıkar...
Kapitalist kategoriler içerikleri değiştirilerek kullanılabilir mi, yoksa onların kullanımının kendisi belirli kapitalist ilişkileri yeniden üretme eğilimi mi taşır?
Che'nin cevabı ikinci seçeneğe daha yakındır.
Ancak burada Che'yi de mekanik biçimde yorumlamak doğru değildir.
Çünkü değer yasasının sosyalist geçişte tamamen ortadan kalktığını söylemek ile onun toplumsal üretimin bilinçli düzenleyici ilkesi olmaktan çıkarılması arasında büyük bir fark vardır. Bu ayrım, günümüz için de belirleyicidir.
Kapitalizmde üretimin temel amacı insan ihtiyaçlarının doğrudan karşılanması değildir. Üretim, sermayenin genişlemesine tabi durumdadır.
Ürün P → M → P' hareketi içerisinde sermayenin büyüme sürecinin bir momentidir.
Kapitalist üretimin nihai ölçütü, toplumsal ihtiyacın karşılanması değil, sermayenin kendisini genişletmesidir. Sosyalist üretimin mantıksal başlangıç noktası ise tersine çevrilmelidir.
Toplumsal ihtiyaç → üretim → dağıtım → toplumsal yeniden üretim.
Burada üretimin amacı değişmektedir.
Fakat üretimin amacı değiştiğinde, kapitalizmden devralınan maddi üretim yapısının bütün kategorilerinin aynı anda ortadan kalkacağı düşünülmemelidir. Geçiş dönemi tam da bu nedenle geçiş dönemidir.
Eski toplumun ekonomik kategorileri bir anda ortadan kalkmaz. Kapitalizmden devralınan işbölümü, ücret farklılıkları, uzmanlaşma, kıtlık, bölgesel eşitsizlikler, üretim araçlarının teknik gelişmişlik farklılıkları, dünya pazarıyla ilişkiler ve hatta toplumsal bilinç biçimleri varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla sosyalist geçişte ortaya çıkan temel mesele şudur:
"Değer yasası var mı, yok mu?" sorusundan daha gelişkin olan soru şudur: Değer yasasının toplumsal üretim üzerindeki düzenleyici gücü hangi ölçüde devam ediyor?
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü değer yasası kapitalizmde üreticilerin iradesinden bağımsız olarak işler. Tek tek kapitalistler toplumsal üretimi bütünüyle planlayamaz. Her kapitalist kendi sermayesinin çıkarıyla hareket ederken, toplumsal emek piyasada kendisini sonradan doğrular.
Bu nedenle kapitalist toplumda toplumsal emek önceden bilinçli olarak örgütlenmiş toplumsal emek değildir. Toplumsal emek, piyasa aracılığıyla ve çoğu zaman krizler üzerinden kendisini düzenler.
Sosyalizmin tarihsel iddiası tam olarak burada başlar: Toplumsal emeğin piyasanın kör mekanizmaları aracılığıyla değil, bilinçli ve kolektif planlama yoluyla örgütlenmesi. Che'nin merkezi bütçe sistemi düşüncesi bu perspektiften okunmalıdır.
Sovyet ekonomik hesaplama modelinde işletmelerin belirli ölçülerde özerkliği bulunuyor, işletmelerin maliyetlerini karşılamaları ve finansal sonuçları üzerinden değerlendirilmesi öngörülüyordu.
Che'nin itirazı tam da burada yoğunlaştı.
Che açısından sosyalist devlet işletmelerini birbirinden bağımsız ekonomik özneler gibi örgütlemek, onları piyasa ilişkisine sokmanın ve dolayısıyla meta ilişkisini yeniden üretmenin maddi zeminini güçlendirebilirdi. Bunun karşısına koyduğu Merkezi Bütçe Sistemi, bütün devlet işletmelerini tek bir toplumsal üretim organizmasının farklı bölümleri olarak ele alma eğilimindeydi. Bu durumda bir çelik fabrikasının başka bir devlet işletmesine çelik vermesi, iki bağımsız ekonomik öznenin birbirleriyle ticaret yapması olarak değil, toplumsal üretimin farklı bölümleri arasındaki kaynak aktarımı olarak görülebilirdi.
Bu ayrım yüzeysel değildir. Bir fabrikanın ürettiği çelik “Benim malım, senin paran, benim fiyatım, senin maliyetin” mantığıyla hareket ediyorsa meta ilişkisi vardır. Ama “Toplumun çelik ihtiyacı, toplumun üretim planının bir parçası olarak bu tesiste üretilmekte ve başka bir üretim alanına tahsis edilmektedir” mantığıyla hareket ediyorsa, üretimin toplumsal karakteri farklı bir biçim kazanır.
Che'nin düşüncesinin en güçlü yanı burada ortaya çıkar. Sosyalizm, yalnızca mülkiyetin toplumsallaştırılması değil, üretimin toplumsal karakterinin üretim sürecinin kendisinde görünür hale gelmesidir.
Che'nin Sovyet modeliyle ayrıştığı ikinci büyük alan maddi teşviklerdi. Burada Che'nin düşüncesi çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Che, geçiş toplumunda maddi teşviklerin nesnel varlığını bütünüyle inkâr etmiyordu. Onun itirazı, maddi teşviklerin üretimin temel ve kalıcı motivasyon mekanizmasına dönüştürülmesineydi. Çünkü üreticinin, “Daha fazla ücret → daha fazla tüketim → daha fazla bireysel avantaj” ilişkisi üzerinden üretime bağlanması, kapitalizmin insan davranışını düzenleyen temel mantığının sosyalizm içerisinde yeniden üretilmesi riskini taşıyordu.
Che'nin düşüncesi burada “ahlakçılık” değildir. Tam tersine, son derece maddi bir düşüncedir. İnsan bilinci toplumsal ilişkilerden bağımsız oluşmaz. Kapitalist toplumda bireyin toplumsal konumu büyük ölçüde meta ilişkileri aracılığıyla kurulur.
İnsan emeğini satar. Gelir elde eder. Tüketir. Mülk edinir. Başka bireylerle ekonomik rekabet içine girer. Bu ilişkiler belirli bir insan tipini üretir. Dolayısıyla sosyalist toplumun hedefi yalnızca farklı bir ekonomik sistem değil, farklı bir toplumsal insan ilişkisinin kurulmasıdır. Che'nin “yeni insan” düşüncesi tam burada önem kazanır. Ancak yeni insan, propaganda yoluyla yaratılabilecek bir bilinç değildir. Yeni insanın maddi toplumsal zemini yaratılmak zorundadır.
Burada Che'nin Marksist teorideki özgün katkılarından biri belirginleşir. Bilinç ile üretim arasında tek yönlü bir ilişki yoktur. Ekonomik yapı bilinci etkiler. Fakat bilinç de üretim ilişkilerinin yeniden örgütlenmesinde aktif bir toplumsal güç haline gelebilir. Che'nin düşüncesi bu nedenle kaba ekonomik determinizmden farklıdır.
Kapitalist ilişkileri olduğu gibi bırakarak insanlara sosyalist bilinç öğretilemez. İnsanları rekabet içerisinde tutup dayanışmayı yalnızca ideolojik propaganda ile üretmeye çalışmak çelişkili bir toplumsal mekanizma yaratır.
İnsanları ücret farklılıkları üzerinden motive edip ardından onların dayanışmacı ve kolektivist davranmasını beklemek, ekonomik yapı ile ideolojik amaç arasında bir çelişki yaratır. Bu nedenle Che'nin temel düşüncesini şöyle formüle etmek mümkündür.
Sosyalist bilinç, kapitalist üretim ilişkilerinin üzerinde duran bir ahlak öğretisi değil; dönüştürülmüş üretim ilişkilerinin toplumsal bilinçteki tarihsel ifadesidir. Bu yaklaşım günümüzde özellikle önemlidir. Çünkü neoliberal kapitalizmin son kırk yılda yarattığı bireyselleşme, rekabet, borçluluk, performans ölçümü ve piyasa bağımlılığı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve kültürel bir yapı üretmiştir. Dolayısıyla sosyalist dönüşümün problemi yalnızca “kimin mülk sahibi olduğu” değildir.
Aynı zamanda; insanların birbirleriyle hangi toplumsal ilişki biçimi içerisinde üretim yaptıklarıdır.
Burada Sovyetler Birliği'nin deneyimini tek bir kategoriye indirgemek ciddi bir teorik hata olur. SSCB'de sosyalist ekonomik model zaman içerisinde önemli dönüşümler geçirmiştir. Savaş komünizmi, Yeni Ekonomi Politikası, kolektivizasyon, Stalin dönemi merkezi planlama, savaş sonrası planlama ve daha sonraki ekonomik reformlar aynı ekonomik model değildir. Dolayısıyla “Sovyet ekonomisi”ni değişmez bir kategori olarak ele almak tarihsel materyalist yönteme aykırıdır. Bununla birlikte Che'nin eleştirdiği sorun daha belirgin bir noktaya ilişkindir:
Plan ile piyasa kategorilerinin sosyalist geçiş içerisinde nasıl ilişkilendirileceği. Sovyet modelinde planlama temel bir mekanizma olmakla birlikte, işletmelerin ekonomik hesaplama, maliyet, kârlılık, kredi ve maddi teşvik gibi araçlarla yönetilmesi giderek daha önemli hale geldi. Bu durum kapitalist kategorilerin basitçe ortadan kaldırılmadığını, onların sosyalist ekonomi içerisinde belirli biçimlerde yeniden işlevselleştirildiğini gösteriyordu.
Che'nin kaygısı şuydu:
Bir ekonomik kategori yalnızca devlet tarafından kullanılıyor diye kapitalist niteliğini otomatik olarak kaybetmez. Bu çok önemli bir teorik uyarıdır. Devlet mülkiyeti ile toplumsal mülkiyet aynı şey değildir. Devlet mülkiyeti, ancak üretim üzerindeki toplumsal denetimin gerçek biçimine dönüştüğü ölçüde toplumsal mülkiyet niteliği kazanabilir.
Aksi halde; özel kapitalist → devlet işletmesi geçişi gerçekleşmiş olur ama, sermaye ilişkisi → toplumsal üretim ilişkisi dönüşümü tamamlanmamış olabilir.
Bugün Che'nin tartışmasını 1960'ların kategorileriyle sınırlamak mümkün değildir. Çünkü kapitalizm büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Dijitalleşme, otomasyon, robotik, yapay zekâ, küresel tedarik zincirleri, finansallaşma ve platform ekonomisi, değer üretiminin görünüş biçimlerini değiştirmiştir. Fakat bu değişim değer yasasının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, yeni bir çelişki yaratmıştır.
Teknolojik üretkenlik olağanüstü biçimde artarken, üretimin toplumsal koordinasyonu hâlâ büyük ölçüde piyasa mekanizmasına bağlıdır. Bir yapay zekâ sistemi milyonlarca insanın gerçekleştireceği bilgi işini çok daha kısa sürede gerçekleştirebilir. Robotik sistemler üretim sürecindeki insan emeği ihtiyacını azaltabilir. Dijital ağlar küresel ölçekte üretimin gerçek zamanlı koordinasyonunu mümkün kılabilir.
Bu gelişmeler teknik açıdan planlamanın olanaklarını tarihsel olarak genişletmektedir. Fakat kapitalist mülkiyet ilişkileri altında bu teknolojiler toplumsal ihtiyaçların planlanmasına değil, sermayenin genişlemesine tabi hale gelir.
Burada kapitalizmin temel çelişkilerinden biri yeniden ortaya çıkar. Üretici güçler toplumsallaşırken, üretim sonuçlarının mülkiyeti ve karar mekanizmaları özelleşmeye devam eder. Bu çelişki Marx'ın döneminden daha ileri bir düzeyde karşımıza çıkmaktadır.
21. yüzyılın en önemli sorularından biri şudur: İnsan emeğinin üretimdeki doğrudan payı sürekli azalırken değer yasası ne olacaktır?
Bu soru yüzeysel biçimde “emek artık gereksiz hale geliyor” şeklinde cevaplanamaz. Çünkü otomasyon arttıkça emek tamamen ortadan kalkmaz; tersine üretimin toplumsal yapısı değişir.
Yapay zekânın eğitilmesi için veri gerekir. Enerji gerekir. Çip üretimi gerekir. Madenler gerekir. Sunucular gerekir. Ulaştırma gerekir. Bilimsel emek gerekir. Bakım emeği gerekir. Toplumsal altyapı gerekir.
Dolayısıyla dijital ekonomi de maddi üretimden bağımsız değildir. Fakat burada önemli bir tarihsel eğilim ortaya çıkar. Üretici güçlerin gelişmesi, toplumsal olarak gerekli emek zamanını azaltma potansiyelini sürekli büyütmektedir. Bu, sosyalist toplum açısından olağanüstü bir olanaktır. Çünkü insanlığın amacı daha fazla meta üretmek değil, gerekli çalışma zamanını azaltarak insanların özgür faaliyet alanını genişletmek olabilir.
Kapitalizmde ise aynı teknolojik olanak çoğu zaman işsizlik, güvencesizlik, ücret baskısı ve sermaye yoğunlaşması biçiminde ortaya çıkar. Böylece aynı üretici güç, kapitalizm altında işsizleştirici, sosyalizm altında özgürleştirici bir toplumsal güç haline gelebilir. Burada değer yasasının tarihsel sınırları çok daha görünür hale gelir.
Değer yasasını metafizik bir “evrensel ekonomik yasa” olarak ele almak Marksist teoriyle bağdaşmaz. Çünkü değer üretiminin toplumsal biçimi tarihsel olarak belirlenmiştir. İnsanlar her toplumda emek harcar. Ama emek her toplumda değer biçimini almaz.
Feodal toplumda köylünün ürününün bir kısmını senyöre vermesi ile kapitalist toplumda işçinin meta üretmesi aynı toplumsal ilişki değildir. Aynı şekilde sosyalist toplumda toplumsal ihtiyaçlara göre planlanan üretim, piyasa aracılığıyla gerçekleşen meta üretimiyle aynı ilişki değildir.
Dolayısıyla emek evrenseldir; değer biçimi tarihsel olarak belirlenmiştir. Bu ayrım son derece önemlidir.
Sosyalist toplumda emek bütünüyle ortadan kalkmayacaktır. Fakat emeğin meta biçiminde toplumsal olarak ifade edilmesi tarihsel olarak aşılabilir. Bu durumda “değer yasasının kaldırılması” emek zamanının ortadan kaldırılması anlamına gelmez.
Tam tersine; emek zamanının bilinçli toplumsal planlamanın doğrudan bir girdisi haline gelmesi anlamına gelir. Bu, Che'nin düşüncesini bugüne taşımanın en önemli yollarından biridir.
Burada Che'nin en güçlü tezlerinden birini yeniden formüle etmek gerekir. Planlama, yalnızca piyasanın devlet tarafından taklit edilmesi değildir. Eğer merkezi planlama; “hangi işletme ne kadar kâr etti?” sorusunu temel alıyorsa, piyasanın ölçütünü başka bir biçimde yeniden üretmiş olur. Ama planlama, “toplumun hangi ihtiyaçları vardır?”, “hangi kaynaklar ne kadar kullanılmalıdır?”, “hangi üretim alanlarına öncelik verilmelidir?”, “gerekli çalışma zamanı nasıl azaltılabilir?”, “ekolojik sınırlar içerisinde hangi üretim düzeyi sürdürülebilirdir?” sorularını temel alıyorsa, ekonomik koordinasyonun mantığını değiştirmeye başlar.
Bu nedenle geleceğin sosyalist planlaması, 20. yüzyılın bürokratik nicelik planlamasının basit bir tekrarı olamaz. 21. yüzyılın teknolojileri çok daha karmaşık bir planlama kapasitesi yaratmaktadır. Gerçekleşen zamanlı veri işleme, yapay zekâ destekli talep tahmini, enerji ağlarının optimizasyonu, lojistik planlama, üretim kapasitesinin koordinasyonu ve kaynakların simülasyon yoluyla dağıtımı, geçmişte mümkün olmayan ölçekte toplumsal koordinasyon olanakları yaratmaktadır.
Bu gelişmeler piyasanın teknik olarak zorunlu olduğu tezini zayıflatmaktadır. Ancak burada kritik bir ayrım vardır. Teknoloji planlamayı mümkün kılabilir; fakat planlamanın toplumsal niteliğini teknoloji belirleyemez. Teknoloji kapitalist mülkiyet altında sermayenin planlanması için de kullanılabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca “yapay zekâ ile planlama” değildir. Mesele, planlamanın kimin çıkarına, hangi mülkiyet ilişkileri içerisinde ve hangi toplumsal demokratik mekanizmalarla gerçekleştirileceğidir.
Che'nin 1960'larda ortaya koyduğu düşüncenin en önemli yönlerinden biri, sosyalizmi “kapitalizmin devletleştirilmiş biçimi” haline getirmeme uyarısıdır. Bu açıdan Che'nin sorusu bugün daha da yakıcıdır:
Devlet işletmeleri piyasa koşullarında birbirleriyle rekabet ederse ne olur?
Devlet işletmeleri kâr maksimizasyonuna göre yönetilirse ne olur?
Çalışanlar bireysel maddi ödüller üzerinden birbirleriyle rekabet etmeye başlarsa ne olur?
Para toplumsal kaynakların dağıtımında temel aracı olmaya devam ederse ne olur?
Kredi, faiz ve maliyet hesapları üretimin temel karar mekanizmaları haline gelirse ne olur?
Bu soruların her biri bizi aynı noktaya götürür. Kapitalizm yalnızca özel mülkiyet değildir. Kapitalizm bir toplumsal ilişki sistemidir.
Ve bu sistem meta biçimi, ücret ilişkisi, değer biçimi, para, sermaye birikimi, rekabet ve piyasa aracılığıyla kendisini yeniden üretir.
Dolayısıyla kapitalizmin aşılması, mülkiyet ilişkilerinin dönüşümü + üretimin toplumsal örgütlenmesinin dönüşümü + bilinç ve toplumsal davranış biçimlerinin dönüşümü üçlüsünü gerektirir.
Bununla birlikte Che'nin düşüncesini tarihsel eleştirinin dışına çıkarmak da Marksist yönteme aykırıdır. Küba çok küçük, ekonomik kaynakları sınırlı, ABD ablukası altında bulunan ve dünya kapitalist pazarına büyük ölçüde bağımlı bir ekonomiydi. Bu koşullar içerisinde kapitalist kategorilerin tümünü kısa sürede ortadan kaldırmak ciddi maddi sorunlarla karşılaşabilirdi. Üstelik sosyalist bir ekonomi tek bir ülkenin sınırları içinde kurulurken dünya pazarının değer ilişkilerinden bütünüyle kopamaz. Burada sosyalist geçişin en temel çelişkilerinden biri ortaya çıkar. İçeride değerin toplumsal düzenleyici gücünü azaltmaya çalışan bir ekonomi, dışarıda dünya pazarının değer mekanizmasına tabi olabilir.
Bu çelişkiyi yalnızca ulusal ekonomi düzeyinde çözmek mümkün değildir. Sosyalizmin dünya ölçeğinde tarihsel bir sistem haline gelmesi meselesi buradan doğar. Che'nin enternasyonalist yöneliminin ekonomik temeli de burada bulunabilir.
Bir sosyalist ekonomi dünya kapitalizmiyle ticaret yapıyorsa, dış ticaret fiyatları, döviz, uluslararası teknoloji transferi, enerji maliyetleri ve dünya piyasasındaki fiyat hareketleri ekonomik kararları etkiler.
Bu durumda ülke içinde piyasa kategorilerini azaltmak mümkün olsa bile dünya pazarının baskısı devam eder. Dolayısıyla sosyalist geçişi yalnızca ulusal ekonomik model sorunu olarak ele almak eksiktir.
Gerçek problem; tek tek sosyalist ülkelerin dünya kapitalist sisteminin içerisinde nasıl var olacağıdır. Buradan daha ileri bir sonuç çıkar. Değer yasasının tarihsel olarak aşılması, yalnızca ulusal işletmelerin piyasa ilişkilerinden çıkarılmasıyla tamamlanamaz. Bunun için üretimin uluslararası ölçekte toplumsallaştırılması gerekir. Bugün küresel üretim zincirleri zaten bunu teknik olarak mümkün kılan maddi zeminin büyük bölümünü yaratmıştır. Bir akıllı telefonun hammaddesi bir ülkeden, çipi başka bir ülkeden, yazılımı başka bir ülkeden, montajı başka bir ülkeden gelebilmektedir.
Kapitalizm üretimi fiilen küreselleştirmiştir. Fakat karar alma ve mülkiyet mekanizmaları hâlâ parçalı ve özel sermayenin denetimindedir. Bu nedenle kapitalizmin tarihsel çelişkisi giderek daha açık biçimde görünmektedir. Üretim küresel; mülkiyet özel.
Üretim toplumsal; karar alma merkezileşmiş sermayenin elinde. Üretici güçler kolektif; sonuçların sahipliği özel.
Buradan hareketle değer yasasını 21. yüzyıl için şöyle yeniden tanımlamak mümkündür. Değer yasası, toplumsal emeğin piyasa aracılığıyla, üreticilerin iradesinden bağımsız ve metaların değişim oranları üzerinden düzenlenmesinin tarihsel biçimidir. Bu tanım, değeri yalnızca emek-zamanı hesabına indirgemez. Daha önemlisi, değeri bir toplumsal koordinasyon biçimi olarak ele alır.
Bu nedenle sosyalizmin hedefi, “emek zamanı hesabını tamamen terk etmek” değil; emek zamanını piyasa değerinden koparıp bilinçli toplumsal planlamanın doğrudan ölçütlerinden biri haline getirmektir. Bu çok önemli bir farktır.
Örneğin bir toplum bir hastane inşa ederken hastanenin “kârlı” olup olmadığını temel ölçüt olarak almaz Soruları "Toplumun sağlık ihtiyacı nedir?", "Ne kadar kaynak gerekir?", "Ne kadar emek gerekir?", "Hangi teknoloji gerekir?", "Bu yatırımın ekolojik maliyeti nedir?", "Hangi toplumsal önceliklere göre kaynak tahsis edilmelidir?" olur. Burada ekonomik kararın biçimi değişmektedir.
Kapitalist ekonomi politikte verimlilik çoğu zaman sermayenin kârlılığıyla ölçülür. Oysa toplumsal açıdan verimli olan ile sermaye açısından kârlı olan aynı şey değildir. Bir ilaç şirketi için milyonlarca insanın sürekli ilaç kullanması son derece kârlı olabilir. Toplum açısından ise hastalığın önlenmesi çok daha verimli olabilir. Bir otomobil şirketi için daha fazla otomobil satılması ekonomik başarıdır.
Toplum açısından ise toplu taşıma sisteminin geliştirilmesi çok daha rasyonel olabilir. Bir enerji şirketi için daha fazla enerji tüketimi büyüme anlamına gelebilir.Toplum açısından ise enerji verimliliğinin artırılması daha rasyonel olabilir.
Dolayısıyla; sermayenin rasyonalitesi ile toplumun rasyonalitesi aynı değildir. Değer yasasının kapitalizmdeki işleyişi bu farklılığı sürekli yeniden üretir. Sosyalist planlamanın temel görevi de tam burada başlar. Ekonomik rasyonalitenin ölçütünü sermayenin değerlenmesinden toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına çevirmek.
Che Guevara'nın 1960'ların başındaki temel kaygısını bugün tek bir cümlede yeniden ifade etmek mümkündür. Kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir devrim, kapitalizmin ekonomik kategorilerini yalnızca devletin denetimine alarak değil, onların toplumsal işlevlerini tarihsel olarak aşarak ilerlemek zorundadır.
Bu, Che'nin bütün görüşlerinin sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, onun düşüncesinin tarihsel değerini korumanın yolu onu dogmaya dönüştürmemektir. Che'nin sorularını bugünün koşullarında yeniden sormaktır.
Bugün sorular şunlardır:
Yapay zekâ tarafından gerçekleştirilen üretim kimin mülkiyetindedir?
Otomasyonun yarattığı toplumsal verimlilik kimin yaşamını özgürleştirmektedir?
Dijital platformların topladığı toplumsal veri kime aittir?
Robotlaşma nedeniyle azalan çalışma zamanı neden insanların çalışma süresini azaltmak yerine işsizliği ve güvencesizliği büyütmektedir?
Üretkenlik artışı neden toplumsal refaha otomatik olarak dönüşmemektedir?
Çünkü kapitalist toplumda üretici güçlerin gelişmesi, toplumsal ihtiyaçların doğrudan karşılanmasına değil, sermayenin değerlenmesine bağlanmıştır. Bu nedenle teknoloji kendi başına özgürleştirici değildir. Teknolojinin özgürleştirici niteliği, onun hangi toplumsal üretim ilişkileri içerisinde kullanıldığına bağlıdır.
Che Guevara'nın Küba'daki Büyük Tartışma sırasında ortaya koyduğu düşünceler, 1960'ların ekonomik koşullarına sıkışmış tarihsel bir tartışma olarak okunamaz. Çünkü tartışmanın temelinde hâlâ çözülememiş bir soru bulunmaktadır. Sosyalizm kapitalizmin devlet tarafından yönetilen bir biçimi mi olacaktır, yoksa kapitalist toplumsal üretim biçiminin tarihsel olarak aşılması mı?
Bu sorunun cevabı, değer yasasının nasıl anlaşılacağına bağlıdır.
Eğer değer yasası yalnızca malların değişiminde kullanılan teknik bir hesaplama aracı olarak görülürse, kapitalist kategorilerin sosyalizm içerisinde uzun süre yaşamasında teorik bir sorun görülmeyebilir. Fakat değer yasası, Marx'ın çözümlemesine daha uygun biçimde, toplumsal emeğin meta üretimi aracılığıyla düzenlenmesinin tarihsel biçimi olarak ele alınırsa, sorun tamamen değişir.
O zaman mesele şudur: Sosyalist toplumda toplumsal emek kimin tarafından ve hangi mekanizma aracılığıyla düzenlenecektir?
Piyasa mı? Rekabet mi? Kâr mı? Para mı? İşletme özerkliği mi? Maddi teşvik mi? Yoksa toplumsal ihtiyaçların demokratik olarak belirlenmesine dayanan bilinçli planlama mı?
Che'nin tarihsel müdahalesi ikinci yolu savunuyordu. Fakat bugünün koşullarında bu düşünceyi daha ileri taşımak zorundayız.
Çünkü 1960'larda sosyalist planlama için gerekli bilgi işlem kapasitesi sınırlıydı. Bugün ise yapay zekâ, büyük veri, otomasyon, dijital ağlar ve gerçek zamanlı üretim koordinasyonu, toplumsal üretimin daha önce görülmemiş ölçekte planlanabilmesini teknik olarak mümkün kılmaktadır.
Böylece tarihsel paradoks daha da keskinleşmektedir. Kapitalizm, planlamanın maddi koşullarını yaratırken planlamanın toplumsal olanaklarını sermayenin mülkiyetine bağlamaktadır. Bugün dünya ekonomisinin devasa şirketleri üretim zincirlerini, lojistiği, stokları, tedariki ve milyonlarca işçinin faaliyetini zaten planlamaktadır. Yani kapitalizm kendi içerisinde planlamayı çoktan gerçekleştirmiştir. Fakat bunu toplum adına değil, sermaye adına yapmaktadır.
Bu nedenle 21. yüzyılın sosyalist sorusu artık yalnızca, “Piyasanın yerine plan nasıl konacaktır?” sorusu değildir. Daha ileri soru şudur.
“Kapitalizmin kendi içinde geliştirdiği toplumsal planlama kapasitesi, nasıl sermayenin özel çıkarından koparılıp toplumun kolektif ihtiyaçlarının hizmetine sokulacaktır?”
İşte Che'nin 1960'lardaki tartışmasının bugünkü tarihsel yankısı burada bulunmaktadır. Değer yasasının aşılması, fiyatların bir gecede ortadan kaldırılması ya da paranın idari bir kararla yasaklanması değildir.
Daha derin ve uzun bir tarihsel süreçtir. Bu süreçte üretimin amacı değişir. Mülkiyet ilişkileri değişir. İşbölümü dönüşür. Emek zamanının toplumsal örgütlenmesi değişir. Piyasanın düzenleyici gücü geriler. Para giderek daha sınırlı bir işlev alanına çekilir. Üreticiler arasındaki ilişkiler meta değişimi olmaktan çıkarak toplumsal koordinasyona dönüşür.
Ve nihayet ekonomik kararın temel sorusu “Ne kadar kâr?” olmaktan çıkıp, “toplumun neye ihtiyacı var ve bu ihtiyacı en az toplumsal emek ve en düşük ekolojik maliyetle nasıl karşılayabiliriz?” sorusuna dönüşür.
Bu anlamda Che'nin asıl mirası belirli bir muhasebe sistemi değildir. Onun asıl mirası, sosyalizmin kapitalizmin kategorilerini sonsuza kadar taşıyamayacağına ilişkin tarihsel uyarıdır. Che'nin Büyük Tartışma'da ortaya attığı sorun bugün hâlâ yaşamaktadır:
Kapitalizmin mülkiyetini kaldırmak yetmez; kapitalizmin toplumsal hareket biçimini de aşmak gerekir. Ve belki de 21. yüzyılın Marksist ekonomi politiğinin önündeki en büyük teorik görev tam olarak budur: Değer yasasının kapitalist egemenliğini aşabilecek, üretici güçlerin bugünkü gelişmişlik düzeyine uygun, demokratik, ekolojik ve toplumsal ihtiyaç temelli yeni bir planlama teorisi geliştirmek. Che'nin 1960'larda açtığı tartışma, bu nedenle kapanmış değildir. Tersine, yapay zekâ, otomasyon ve küresel üretimin yükseldiği çağda yeniden başlamaktadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.