Ankara–Riyad–İslamabad hattı, Batı Asya ile Güney Asya arasında uzanan yeni bir stratejik koridor oluşturma potansiyeline sahiptir. Daha da önemlisi, bu gelişme Ortadoğu'da uzun süredir devam eden bir dönüşümün ürünüdür. ABD'nin Körfez güvenliğinin tartışmasız dış garantörü olduğu dönem zayıflamaktadır. Suudi Arabistan bir taraftan Washington ile ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Çin, Rusya, Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerle ilişkilerini çeşitlendirmektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın asıl sorusu şudur: Ortadoğu'da güvenliği artık kim sağlayacaktır?

7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandığı bildirilen üçlü savunma anlaşması, ilk bakışta üç Müslüman ülke arasındaki askerî işbirliğinin genişletilmesi olarak görülebilir. Ancak anlaşmanın gerçek anlamı, tek tek askerî kapasitelere değil, Ortadoğu ile Güney Asya arasındaki stratejik alanın yeniden örgütlenme eğilimine bakıldığında ortaya çıkmaktadır.
Bu anlaşma; Suudi Arabistan'ın geleneksel Amerikan güvenlik şemsiyesine duyduğu güvenin sorgulanması, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı, Türkiye'nin gelişen savunma sanayii ve askerî tecrübesi, Riyad'ın finansal kapasitesi ve Ankara'nın bölgesel diplomatik etkinliği gibi farklı güç unsurlarını aynı stratejik çerçevede bir araya getirmektedir.
Bununla birlikte bu oluşumu şimdiden "İslam NATO'su" olarak tanımlamak analitik açıdan erken olacaktır. Üç ülkenin çıkarları bütünüyle örtüşmemektedir. Türkiye NATO üyesidir; Pakistan Çin ve ABD ile eşzamanlı ilişkiler yürüten nükleer bir güçtür; Suudi Arabistan ise ABD, Çin ve diğer büyük güçler arasında çok yönlü denge siyaseti izlemektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, klasik bir askerî ittifaktan ziyade çok merkezli ve esnek bir bölgesel güvenlik düzeninin başlangıcı olarak değerlendirilmelidir.
Mekke'de imzalandığı bildirilen üçlü savunma anlaşmasını yalnızca askerî bir mutabakat olarak okumak, gelişmenin tarihsel ve jeopolitik önemini küçümsemek olur. Çünkü burada üç farklı coğrafyanın güç unsurları aynı güvenlik denklemine bağlanmaktadır.
Türkiye Avrupa, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'yu; Pakistan Güney Asya, Hint Okyanusu ve nükleer caydırıcılığı; Suudi Arabistan ise Körfez, Kızıldeniz, Hicaz ve enerji jeopolitiğini temsil etmektedir. Bu nedenle anlaşmanın coğrafi anlamı, üç başkent arasındaki diplomatik ilişkilerden çok daha geniştir.
Ankara–Riyad–İslamabad hattı, Batı Asya ile Güney Asya arasında uzanan yeni bir stratejik koridor oluşturma potansiyeline sahiptir. Daha da önemlisi, bu gelişme Ortadoğu'da uzun süredir devam eden bir dönüşümün ürünüdür.
ABD'nin Körfez güvenliğinin tartışmasız dış garantörü olduğu dönem zayıflamaktadır. Suudi Arabistan bir taraftan Washington ile ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Çin, Rusya, Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerle ilişkilerini çeşitlendirmektedir.
2025'te Pakistan ile Suudi Arabistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması, bir saldırının diğerine yapılmış saldırı olarak değerlendirilmesi ilkesini kurumsallaştırmıştı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı da anlaşmayı "savunma niteliğinde" ve herhangi bir üçüncü ülkeye karşı yöneltilmemiş olarak tanımlamıştı. 2026 yılı boyunca ise Türkiye'nin bu güvenlik mimarisine dahil edilmesi tartışıldı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS), Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında gelişen yeni güvenlik oluşumunun Ortadoğu'daki savaş sonrasında ortaya çıkan yeni koşulların ürünü olduğunu ve bunun klasik bir ittifaktan ziyade ortak güvenlik kaygıları etrafında şekillenen bir güçler konserine dönüşebileceğini değerlendirmişti.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın asıl sorusu şudur: Ortadoğu'da güvenliği artık kim sağlayacaktır?
Anlaşmanın Mekke'de imzalanması, sıradan bir diplomatik tercih değildir. Mekke, Suudi Arabistan'ın egemenlik alanı içinde bulunmasına rağmen yalnızca Suudi devletinin değil, bütün İslam dünyasının tarihsel ve sembolik merkezlerinden biridir.
Bu nedenle anlaşmanın mekânı, güvenlik politikasına sembolik bir meşruiyet katmaktadır.
Burada iki farklı anlam üst üste gelmektedir. Birincisi Haremeyn'in (Mekke- Medine) güvenliği. İkincisi, İslam dünyasının ortak güvenliği söylemi. Bu ayrım önemlidir.
Çünkü Suudi Arabistan açısından Mekke ve Medine'nin güvenliği doğrudan rejimin meşruiyetiyle ilişkilidir. Pakistan açısından Haremeyn'in güvenliği tarihsel ve dinsel bir sorumluluk olarak görülmektedir. Türkiye açısından ise Mekke, Osmanlı tarihinin ve İslam dünyasıyla tarihsel ilişkilerin güçlü sembollerinden biridir.
Dolayısıyla anlaşma, askerî olduğu kadar sembolik bir güç inşasıdır. Bu noktada "İslam dünyasının ortak savunması" söylemi ortaya çıkabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken temel husus şudur. İslam dünyasının siyasî birliği ile üç devlet arasındaki askerî ittifak aynı şey değildir. Mekke Anlaşması'nın geleceği açısından en kritik sorunlardan biri de bu olacaktır.
Anlaşmayı önemli kılan yalnızca üç ülkenin nüfusu veya coğrafyası değildir. Asıl önemli olan, üç farklı güç türünün birleşmesidir.
1. Türkiye: Savunma sanayii ve operasyonel kapasite
Türkiye son yıllarda insansız hava araçları, elektronik harp, deniz platformları, füze sistemleri, zırhlı araçlar ve farklı savunma teknolojilerinde önemli bir üretim kapasitesi geliştirmiştir. Türkiye'nin bu anlaşmadaki avantajı yalnızca silah sistemleri değildir. Türkiye aynı zamanda NATO deneyimine, geniş askerî teşkilata, operasyonel deneyime, gelişmiş savunma sanayii altyapısına, Karadeniz ve Doğu Akdeniz deneyimine, Ortadoğu ve Kafkasya'da askerî-diplomatik tecrübeye sahiptir.
Dolayısıyla Ankara'nın katkısı, yalnızca "silah satıcılığı" biçiminde değerlendirilemez. Türkiye, üçlü yapının operasyonel ve teknolojik merkezi haline gelme potansiyeline sahiptir.
2. Pakistan: Nükleer caydırıcılık
Pakistan'ın diğer iki ülkeden temel farkı nükleer silahlara sahip olmasıdır. Bu durum anlaşmanın stratejik niteliğini kökten değiştirmektedir. Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü ile Türkiye'nin konvansiyonel ve teknolojik askerî kapasitesi, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığıyla birleştiğinde ortaya farklı bir stratejik denklem çıkar.
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Pakistan'ın nükleer kapasitesinin otomatik olarak Suudi Arabistan'ın nükleer şemsiyesi anlamına geldiğini söylemek için anlaşmanın gizli ve açık hükümlerinin bilinmesi gerekir. Dolayısıyla "Pakistan Suudi Arabistan'a nükleer garanti verdi" şeklindeki yorumlar şimdilik kesin hüküm olarak değil, stratejik ihtimal olarak değerlendirilmelidir. Buna rağmen belirsizliğin kendisi bile caydırıcılık yaratabilir. Çünkü stratejik caydırıcılık yalnızca kapasiteden değil, karşı tarafın ne zaman ve hangi koşullarda kullanılacağını tam olarak bilemediği kapasiteden de beslenir.
3. Suudi Arabistan: Finansal güç ve stratejik coğrafya
Suudi Arabistan'ın avantajı ise askerî teknolojiden çok ekonomik ve coğrafi güçtür. Krallık; Körfez'in merkezinde, Kızıldeniz'in doğusunda, Hicaz'ın merkezinde, küresel enerji piyasasının kritik aktörlerinden biri olarak stratejik bir konuma sahiptir.
Bu nedenle Riyad'ın üçlü yapıya katılması yalnızca askerî değil, ekonomik bir boyut da taşımaktadır. Suudi finansmanı; ortak savunma sanayii yatırımlarını, teknoloji transferini, ortak üretimi, askerî altyapıyı, lojistik kapasiteyi hızlandırabilir.
Bu açıdan üçlü modelin temel mantığını şu şekilde formüle etmek mümkündür:
Bu üç unsur birbirini tamamladığı ölçüde anlaşmanın gerçek gücü ortaya çıkacaktır.
Kolektif caydırıcılık
Anlaşmanın en doğrudan sonucu kolektif caydırıcılığın güçlenmesidir. Bir ülkeye yapılacak saldırının diğer iki ülkeyi de ilgilendireceği algısı oluştuğunda saldırgan açısından hesaplama maliyeti yükselir. Bu özellikle Suudi Arabistan açısından önemlidir.
Çünkü Krallığın güvenlik sorunu yalnızca klasik kara savaşı değildir. Kritik tehditler; balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları, enerji altyapısına yönelik saldırılar, siber saldırılar, deniz ticaret yollarının kesintiye uğratılması gibi asimetrik alanlardan gelebilir. Bu nedenle Türkiye ve Pakistan'ın katılımı Riyad'ın güvenlik denklemine yeni boyutlar ekleyebilir.
Ortadoğu'daki savaşların geleceğinde hava savunması belirleyici olacaktır. Suudi Arabistan'ın en büyük sorunlarından biri, gelişmiş hava savunma sistemlerine rağmen düşük maliyetli İHA ve füze saldırılarına karşı yüksek maliyetli savunma araçları kullanmak zorunda kalmasıdır. Türkiye'nin İHA, elektronik harp ve hava savunma teknolojilerindeki deneyimi burada önem kazanabilir. Pakistan'ın füze ve hava kuvvetleri tecrübesi de üçlü yapının caydırıcılık kapasitesini artırabilir.
Bunun sonucunda; Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan arasında ortak hava savunma doktrini geliştirilmesi ihtimali ortaya çıkmaktadır. Eğer bu gerçekleşirse anlaşma yalnızca siyasî bir deklarasyon olmaktan çıkıp gerçek bir askerî ittifak niteliği kazanmaya başlayacaktır. Anlaşmanın çoğu değerlendirmesinde gözden kaçan alan deniz jeopolitiğidir. Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve deniz kuvvetleri kapasitesi; Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz ve Körfez konumu; Pakistan'ın Arap Denizi ve Hint Okyanusu'ndaki konumu birbirine bağlandığında çok geniş bir deniz güvenliği alanı ortaya çıkmaktadır. Bu hat: Doğu Akdeniz → Kızıldeniz → Aden Körfezi → Arap Denizi → Hint Okyanusu şeklinde düşünülebilir.
Dolayısıyla anlaşmanın uzun vadede deniz ticaret yollarının güvenliği, liman altyapıları ve enerji taşımacılığı üzerinde etkileri olması mümkündür. Özellikle Hürmüz Boğazı ile Babülmendep arasındaki güvenlik sorunu, bu üçlü yapının gelecekteki stratejik gündemlerinden biri haline gelebilir.
Mekke Anlaşması'nın en hassas konusu İran'dır. Burada basit bir "İran karşıtı ittifak" tanımı yapmak yanlış olur. Çünkü Türkiye'nin İran'la uzun tarihsel ilişkileri vardır. Pakistan'ın İran ile yaklaşık 900 kilometrelik sınırı bulunmaktadır. Suudi Arabistan ise İran'la hem rekabet hem de diplomatik normalleşme deneyimi yaşamaktadır. Dolayısıyla üç ülkenin İran konusunda aynı stratejik çizgide birleşmesi kolay değildir. Ancak İran açısından tablo yine de önemlidir.
Çünkü üçlü yapı; İran'ın batısında Türkiye, güneybatısında Suudi Arabistan, doğusunda Pakistan bulunan bir stratejik kuşak oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu durum Tahran açısından ciddi bir jeopolitik hesaplama yaratacaktır. Fakat İran'ın vereceği tepkinin doğrudan askerî olmak zorunda olmadığı açıktır.
İran; Irak, Suriye, Körfez, Yemen, Lübnan, enerji hatları, diplomatik ilişkiler üzerinden çok katmanlı karşı strateji geliştirebilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması İran'ı doğrudan savaşa itmekten ziyade, İran'ın bölgesel stratejik manevra alanını yeniden hesaplamaya zorlayabilir.
İsrail açısından anlaşmanın önemi daha da büyüktür. Çünkü İsrail'in son yıllardaki stratejisinde Ortadoğu'nun parçalı güvenlik mimarisinden yararlanmak önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın aynı güvenlik çerçevesine yaklaşması, İsrail'in bölgesel askerî hesaplamalarını zorlaştırabilir. Burada özellikle Pakistan'ın nükleer kapasitesi önemlidir. Ancak İsrail açısından asıl mesele yalnızca nükleer silah değildir.
Üçlü yapı; ekonomik, diplomatik, teknolojik, askerî kapasiteleri aynı stratejik platformda birleştirebilirse İsrail'in bölgesel üstünlük algısında değişim meydana gelebilir. Bununla birlikte anlaşmayı İsrail'e karşı doğrudan bir savaş ittifakı olarak yorumlamak doğru değildir. Asıl mesele İsrail'in bölgesel askerî tekelleşmesine karşı yeni bir güç dengesi oluşmasıdır.
Washington açısından anlaşmanın en önemli sonucu, ABD'nin Ortadoğu güvenlik sistemindeki konumunun yeniden tartışmaya açılmasıdır. Bu noktada Suudi Arabistan'ın davranışı belirleyicidir. Riyad artık tek bir büyük güce bağımlı güvenlik modeli yerine çok yönlü bir dış politika yürütmektedir.
ABD ile ilişkiler devam ederken Çin'le ekonomik ilişkiler, Rusya ile enerji diplomasisi, Türkiye ile savunma işbirliği, Pakistan ile askerî ilişkileri aynı anda sürdürülebilmektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması Washington'a şu mesajı vermektedir. Suudi Arabistan artık güvenliğini tek bir dış aktörün garantisine bırakmak istememektedir. Bu, ABD'nin tamamen bölgeden çekildiği anlamına gelmez.
Aksine Washington'ın yeni stratejisi muhtemelen doğrudan askerî varlıktan çok, farklı bölgesel aktörleri birbirleriyle ilişkilendirerek güvenlik mimarisini yönetmek olacaktır.
Çin açısından anlaşma son derece ilginçtir. Pakistan zaten Çin'in en önemli stratejik ortaklarından biridir. Suudi Arabistan Çin'in enerji tedarik zincirinin merkezindeki ülkelerden biridir. Türkiye ise Çin açısından Avrupa ile Asya arasında önemli bir jeoekonomik koridordur. Dolayısıyla Ankara–Riyad–İslamabad hattının gelişmesi Pekin açısından bütünüyle olumsuz değildir. Ancak Çin'in temel önceliği askerî ittifak değil, ekonomik istikrardır.
Çin açısından; Kuşak ve Yol güzergâhlarının güvenliği, enerji güvenliği, Pakistan'ın istikrarı ve Körfez'in istikrarı aynı stratejik denklemde bulunmaktadır. Bu nedenle Pekin, üçlü anlaşmanın doğrudan Çin karşıtı olmadığı sürece, oluşumu dikkatli biçimde destekleyebilir.
Mekke Anlaşması'nın Güney Asya boyutu, Hindistan açısından daha hassastır. Pakistan'ın anlaşmaya taraf olması, anlaşmanın yalnızca Ortadoğu güvenlik sistemi içinde değerlendirilmesini imkânsızlaştırmaktadır. Çünkü Pakistan–Hindistan rekabeti doğrudan bu anlaşmanın stratejik denklemine girmektedir.
Teorik olarak Pakistan'a yönelik büyük bir askerî saldırının "üçlü güvenlik mekanizması" tarafından nasıl yorumlanacağı sorusu ortaya çıkacaktır. Fakat burada Türkiye ve Suudi Arabistan açısından ciddi bir problem vardır: Ortadoğu için oluşturulmuş bir savunma mekanizmasının Hindistan–Pakistan savaşına taşınması, anlaşmanın bütün stratejik mahiyetini değiştirebilir. Bu nedenle gelecekte anlaşmanın en önemli ayrıntılarından biri, kolektif savunma maddesinin hangi koşullarda uygulanacağının açıklığa kavuşturulması olacaktır.
Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman açısından anlaşma yeni bir dengeleme problemi yaratacaktır. Özellikle BAE'nin Türkiye ve Hindistan'la geliştirdiği ilişkiler düşünüldüğünde, Körfez'in tek bir güvenlik ekseni etrafında toplanması beklenmemelidir. Katar ise Türkiye ile çok yakın ilişkilere sahip olduğu için üçlü yapıya tamamen karşı durmak yerine onunla paralel güvenlik mekanizmaları geliştirmeyi tercih edebilir. Umman'ın geleneksel arabulucu rolü ise İran'la ilişkiler nedeniyle daha farklı bir çizgide kalabilir.
Sonuç olarak Körfez'de; tek merkezli güvenlik sisteminden çok, birbirleriyle kesişen güvenlik ağları oluşabilir.
Mısır bu yeni denklemde özel bir yere sahiptir. Kahire; Arap dünyasının en kalabalık devletlerinden biri, Süveyş Kanalı'nın sahibi, Kızıldeniz güvenliğinin önemli aktörü, Suudi Arabistan'la yakın ilişkilere sahip, Türkiye ile son yıllarda normalleşme sürecine girmiş bir ülkedir.
2026'da Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında gelişen dörtlü diplomatik güvenlik platformunun bulunması, Mekke Anlaşması'nın daha geniş bir bölgesel mimariye dönüşme ihtimalini artırmaktadır. IISS (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü) dört ülkenin ortak güvenlik kaygıları etrafında yakınlaşmasını Ortadoğu'daki savaş sonrası düzenin önemli gelişmelerinden biri olarak değerlendirmiştir.
Bu nedenle gelecekte; Ankara–Riyad–İslamabad üçgeninin, Ankara–Riyad–İslamabad–Kahire dörtlüsüne dönüşmesi ihtimal dışı değildir. Ancak bu, şimdilik bir olasılıktır; mevcut anlaşmanın otomatik sonucu değildir.
Suriye ve Irak, bu yeni güvenlik mimarisinin doğrudan etki alanına girebilir. Türkiye'nin Suriye'deki güvenlik çıkarları, Suudi Arabistan'ın Suriye'nin Arap dünyasına yeniden entegrasyonuna ilişkin politikaları ve Pakistan'ın bölgesel istikrar arayışı
aynı denklemde buluşabilir. Irak ise İran ile ilişkileri nedeniyle daha hassas konumdadır.
Üçlü anlaşmanın Irak'taki en önemli etkisi, Bağdat'ın farklı bölgesel güç merkezleri arasında daha dikkatli denge siyaseti yürütmek zorunda kalması olabilir.
Yemen, Mekke Anlaşması'nın askerî açıdan en somut sınavlarından biri olabilir. Suudi Arabistan'ın Yemen'le doğrudan güvenlik sorunu bulunmaktadır. Kızıldeniz'deki deniz taşımacılığının güvenliği ise Türkiye ve Pakistan'ın da ekonomik çıkarlarını ilgilendirmektedir. Bu nedenle Yemen'deki herhangi bir büyük tırmanma, anlaşmanın gerçek niteliğini test edebilir.
Buradaki kritik soru şudur:
Anlaşma yalnızca devletlere yönelik saldırıları mı kapsayacaktır, yoksa devlet dışı silahlı aktörlerden gelen saldırılar da kolektif savunma kapsamında değerlendirilecek midir? Anlaşmanın uygulanma rejimi açısından bu ayrıntı belirleyici olacaktır.
Mekke Anlaşması'nın askerî sonuçları kadar toplumsal sonuçları da olacaktır. Çünkü üç ülkenin halkları arasında dinî, tarihsel ve kültürel bağlar bulunmaktadır. Özellikle Pakistan'da Suudi Arabistan'ın Haremeyn'in koruyuculuğu üzerinden sahip olduğu sembolik konum oldukça güçlüdür. Akademik çalışmalar da Riyad'ın Pakistan'daki etkisinin yalnızca ekonomik veya askerî değil; din, kültür, eğitim ve diplomasi gibi yumuşak güç araçlarına dayandığını göstermektedir.
Türkiye açısından ise Mekke'nin tarihsel anlamı daha farklıdır. Dolayısıyla anlaşma; dinî diplomasi, eğitim, kültürel değişim, hac organizasyonu, turizm, medya, savunma sanayii istihdamı gibi alanlarda yeni ilişkiler doğurabilir. Suudi Arabistan'ın "Mekke Yolu" projesinde Türkiye ve Pakistan'ın zaten yer alan ülkeler arasında bulunması, üç ülke arasındaki toplumsal bağlantıların askerî anlaşmadan önce de kurumsallaşmakta olduğunu göstermektedir.
Mekke Anlaşması'nın ekonomik boyutu askerî boyuttan daha önemli hale gelebilir. Çünkü savunma işbirliği; silah satın almakla değil, ortak üretimle kalıcı hale gelir. Türkiye'nin savunma sanayii; Pakistan'ın askerî üretim kapasitesi; Suudi Arabistan'ın Vision 2030 (ülkenin petrol gelirlerine olan aşırı bağımlılığını azaltmak, ekonomisini çeşitlendirmek ve toplumunu modernize etmek amacıyla Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından 2016 yılında açıklanan kapsamlı bir kalkınma ve reform stratejisidir.) çerçevesindeki yerelleştirme hedefleri birbirini tamamlayabilir.
Bu bağlamda gelecekte; ortak İHA üretimi, elektronik harp sistemleri, hava savunma sistemleri, deniz platformları, mühimmat üretimi, uydu ve uzay teknolojileri, siber güvenlik, yapay zekâ tabanlı askerî teknolojiler gibi alanlarda ortaklıklar gelişebilir. Böyle bir süreç anlaşmayı gerçek anlamda stratejik bir ittifaka dönüştürecek temel mekanizma olacaktır.
Mekke Anlaşması kamuoyunda kolaylıkla "İslam NATO'su" şeklinde tanımlanabilir. Fakat akademik açıdan bu kavram yanıltıcıdır.
NATO; ortak komuta yapısına, kurumsallaşmış askerî planlamaya, ortak tatbikat sistemine, geniş bürokratik yapıya, standartlaştırılmış kuvvet yapılanmasına sahiptir. Mekke Anlaşması'nın böyle bir kurumsal yapıya sahip olduğu henüz gösterilmiş değildir.
Dahası Türkiye NATO üyesidir. Dolayısıyla Ankara'nın yeni bir askerî ittifaka katılması, NATO yükümlülükleriyle ilişkili karmaşık hukuki ve stratejik sorunlar yaratabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı şimdilik: "Batı dışı fakat tamamen Batı karşıtı olmayan çok merkezli bölgesel güvenlik mekanizması" olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Her ittifak gibi Mekke Anlaşması da kendi iç çelişkilerini taşımaktadır. Birinci çelişki, Türkiye'nin NATO üyeliği ile bağımsız bölgesel güvenlik arayışı arasındaki gerilim. İkinci çelişki, Pakistan'ın Çin ile stratejik ilişkileri ile Suudi Arabistan'ın ABD ile ilişkileri arasındaki farklılık. Üçüncü çelişki, Suudi Arabistan'ın İran'la normalleşme arayışı ile üçlü yapının İran tarafından tehdit olarak algılanma ihtimali. Dördüncü çelişki, Pakistan'ın Hindistan'la çatışma ihtimali ile Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Hindistan'la geliştirdiği ekonomik ilişkiler. Beşinci çelişki, üç ülkenin Filistin konusunda benzer kamuoyu hassasiyetlerine sahip olmasına rağmen İsrail ve ABD ile ilişkilerinin farklı düzeylerde bulunması. Bu nedenle anlaşmanın kaderini belirleyecek olan şey ortak söylem değil, çıkarların kriz anında ne ölçüde örtüşeceğidir.
Mekke Anlaşması'nı yalnızca devletlerin iradeleri üzerinden açıklamak eksik kalır. Devletler arası ittifakların arkasında üretim, enerji, sermaye, ticaret yolları ve teknolojik kapasite ilişkileri vardır. Bugünkü Ortadoğu'da güvenlik ile ekonomi birbirinden ayrıştırılamaz.
Enerji yolları, limanları, savunma sanayii, ticaret koridorları, finans, teknoloji, nükleer caydırıcılık aynı stratejik sistemin parçalarıdır.
Bu açıdan Ankara–Riyad–İslamabad hattı, yalnızca askerî bir blok değil, yeni bir bölgesel sermaye ve güvenlik ağının çekirdeği haline gelebilir. Burada Türkiye teknolojiyi; Suudi Arabistan sermayeyi, Pakistan askerî insan gücünü ve nükleer caydırıcılığı birleştiren bir işbölümüne yönelirse, klasik dışa bağımlı savunma ithalatından farklı bir bölgesel üretim modeli oluşabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi otomatik değildir. Üç ülke yalnızca birbirlerinin silah müşterisi haline gelirse bağımlılık ilişkisi değişmez.
Gerçek stratejik özerklik ancak; ortak teknoloji - ortak üretim - ortak finansman - ortak Ar-Ge - ortak lojistik üzerinden kurulabilir.
Senaryo 1: Sınırlı savunma ortaklığı
Anlaşma; ortak tatbikat, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii, askerî eğitim alanlarıyla sınırlı kalabilir. Bu durumda bölgesel sistemde önemli ama sınırlı bir değişim meydana gelir.
Senaryo 2: Bölgesel askerî blok
Üç ülke; ortak komuta mekanizması, ortak hava savunması, ortak deniz güvenliği, ortak askerî planlama, ortak savunma sanayii kurarsa anlaşma gerçek bir bölgesel askerî ittifaka dönüşür. Bu durumda Ortadoğu'nun güç dengesi ciddi biçimde değişir.
Senaryo 3: Yeni İslam dünyası güvenlik mimarisinin çekirdeği
En radikal senaryo budur. Mısır, Katar, Endonezya, Malezya veya başka ülkeler çeşitli biçimlerde sisteme dahil olursa Ankara–Riyad–İslamabad hattı daha geniş bir güvenlik ağının merkezine dönüşebilir. Fakat bu durumda mezhep, rejim, ulusal çıkar ve dış politika farklılıkları çok daha ciddi sorunlar yaratacaktır. Dolayısıyla bu üçüncü senaryo mümkündür fakat otomatik değildir.
Bütün bu analizlerin sonucunda anlaşmanın en önemli etkisini askerî kapasite artışında değil, güvenlik paradigmasının değişmesinde görmek gerekir. Yüzyılın Ortadoğu'sunda güvenlik sistemi büyük ölçüde dış güçlerin garantisine dayanıyordu. İngiltere'nin çekilmesinden sonra ABD bu rolü üstlendi. Bugün ise yeni bir dönem başlamaktadır.
Bölge ülkeleri artık; tek bir hegemonik gücün güvenlik garantisini beklemek yerine, kendi aralarında çoklu güvenlik ağları kurmaya çalışmaktadır. Mekke Anlaşması bu eğilimin önemli göstergelerinden biridir. Bu nedenle anlaşmanın tarihsel önemi, üç ülkenin ordularının toplamından çok daha büyüktür.
Mekke Anlaşması, eğer kamuoyuna yansıyan kolektif savunma hükümleri gerçekten anlaşmanın bağlayıcı metninde yer alıyorsa, Ortadoğu ile Güney Asya arasındaki güvenlik mimarisinde önemli bir eşik oluşturabilir. Ancak bu gelişmeyi abartmak kadar küçümsemek de yanlıştır. Bu anlaşma henüz NATO değildir. İran'a karşı ilan edilmiş bir savaş ittifakı değildir. ABD karşıtı bir askerî blok olduğu da söylenemez. Fakat bunların hiçbirisi anlaşmanın önemini ortadan kaldırmaz.
Asıl tarihsel gelişme şudur: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ilk kez aynı güvenlik denkleminde birbirlerinin stratejik kapasitesini tamamlayan üç farklı güç merkezini bir araya getirmektedir.
Bunun bölgesel karşılığı ise son derece büyüktür. Çünkü artık Ortadoğu'nun güvenlik haritası yalnızca Washington–Tel Aviv–Körfez ekseninden ibaret değildir. Buna Ankara–Riyad–İslamabad hattı eklenmektedir.
Bu hat gelecekte Kahire, Doha ve başka bölgesel aktörlerle kesişirse Ortadoğu'da tek kutuplu güvenlik düzeninin yerini çok merkezli bir güç dengesi alabilir. Ancak burada son ve en önemli soru ortaya çıkmaktadır: Bu yeni güç mimarisi bölge halklarının güvenliğini mi artıracaktır, yoksa yeni bir silahlanma ve bloklaşma dönemini mi başlatacaktır?
Cevap, anlaşmanın kendisinden çok, bundan sonra kurulacak kurumsal mekanizmalara bağlıdır.
Bölgesel sorunların siyasî çözümüne yönelirse, yeni bir bölgesel istikrar mimarisinin çekirdeğine dönüşebilir. Buna karşılık yalnızca İran'a karşı caydırıcılık, İsrail'e karşı askerî dengeleme veya başka devletlere karşı güç biriktirme aracı haline gelirse, Ortadoğu'daki bloklaşmayı daha da derinleştirir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın tarihsel anlamını belirleyecek olan imza günü değil, kriz günü olacaktır. Çünkü gerçek ittifaklar barış zamanında imzalanır; fakat gerçek anlamlarını savaş tehdidi altında kazanırlar. Ve Mekke'de başlayan bu yeni güvenlik denkleminin geleceğini belirleyecek temel soru şudur: Ankara, Riyad ve İslamabad yalnızca birbirlerini savunan üç devlet mi olacaklar; yoksa Ortadoğu ile Güney Asya arasındaki yeni çok merkezli düzenin kurucu aktörlerine mi dönüşecekler? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki dönemde Ortadoğu'nun olduğu kadar Avrasya'nın da güç haritasını yeniden çizebilir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.