Tarih bize hazır yollar vermez. Tarih, çelişkiler içinde yürüyen insanların kendi yollarını yaratmasıdır. Ve bugün gerçek soru, “ilk adım atıldı mı?” sorusu değildir. Gerçek soru şudur: Bu ilk adımı hangi toplumsal güç tarihsel bir dönüşüme çevirecek?

“Yolumuz açık olsun” dileği, siyasal mücadelelerin belirli tarihsel eşiklerinde yalnızca bir temenni değildir. Aynı zamanda bir dönemin kapandığına, başka bir dönemin başladığına ilişkin politik bir iddiadır. Veysi Sarısözen’in “bin kilometrelik yol”, “ilk adım”, “demokratik entegrasyon”, “iki sütun” ve “Türk-Kürt ittifakı” kavramları etrafında kurduğu yaklaşım da tam olarak böyle bir tarihsel eşik iddiasına dayanmaktadır.
Bu yaklaşımın hakkını teslim etmek gerekir: Kürt sorununun yalnızca güvenlik, terör, asayiş veya devletin bekası ekseninde ele alınamayacağı; siyasal, toplumsal ve demokratik bir çözüm gerektirdiği gerçeğini görünür kılmaktadır. Aynı biçimde, elli yıllık mücadelenin yarattığı toplumsal ve siyasal birikimin yok sayılarak yeni bir döneme geçilemeyeceği de doğrudur.
Fakat tam burada Marksist diyalektiğin temel sorusu ortaya çıkar:
Tarihsel bir kazanımın varlığı ile o kazanımın tarihsel yönü aynı şey midir?
Bir çatışmanın sona ermesi, kendiliğinden özgürleşme anlamına gelir mi?
Bir silahlı mücadelenin siyasal mücadeleye dönüşmesi, kendiliğinden demokratikleşme anlamına gelir mi?
Bir devlet ile bir siyasal hareket arasında mutabakat kurulması, halkların özgürleşmesiyle özdeşleştirilebilir mi?
Ve nihayet, Türklerle Kürtlerin aynı hukuk içinde “demokratik entegrasyonu”, hangi sınıfsal ilişkiler üzerinde gerçekleşecektir?
Marksist diyalektik açısından mesele tam da burada başlar. Çünkü diyalektik, görünen sonucu veri kabul etmek yerine sonucun hangi çelişkilerden doğduğunu, hangi güç ilişkileri üzerinde yükseldiğini ve hangi yeni çelişkileri üreteceğini araştırır. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey ne geçmiş elli yılı romantikleştirmek ne de bugünkü siyasal açılımı küçümsemektir. İhtiyaç duyulan şey, her ikisini de tarihsel materyalizmin terazisine koymaktır. Çünkü bir mücadeleyi değerlendirmek için yalnızca “ne elde edildi?” diye sormak yetmez.
Asıl sorular şunlardır:
Kim kazandı? Kim kaybetti? Hangi sınıfsal güçler güçlendi? Hangi kurumlar değişti? Devletin niteliğinde ne değişti? Sermayenin egemenlik biçimlerinde ne değişti? Emekçilerin siyasal özneleşme kapasitesi arttı mı? Ve en önemlisi, halkların özgürlüğü kendi kolektif iradelerinin ürünü mü olacak, yoksa mevcut devlet düzeninin yeni bir yönetim biçimi içinde yeniden üretilmesiyle mi sınırlanacak?
İşte “bin kilometrelik yol” metaforunun gerçek anlamı burada ortaya çıkar.
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” sözü siyasal olarak güçlü bir metafordur. Ancak Marksist açıdan metaforun sınırlarını görmek zorundayız. Çünkü tarih bir yol değildir.
Tarih, önceden çizilmiş bir güzergâhta ilerleyen doğrusal bir yürüyüş değildir.
Tarih; sınıfların, halkların, devletlerin, sermaye güçlerinin, siyasal hareketlerin ve toplumsal öznelerin birbirleriyle çatışması içinde oluşan çelişkili bir süreçtir. Bu nedenle hiçbir “ilk adım”, kendisinden sonraki bin adımın yönünü garanti etmez.Tam tersine, ilk adım yeni çelişkileri üretir.
Bir mücadele silahlı dönemden siyasal döneme geçebilir. Fakat bu geçiş, eski çelişkileri ortadan kaldırmaz. Onların biçimini değiştirir. Silahlı mücadele sona ererken sınıf mücadelesi sona ermez. Devletle müzakere başlarken devlet ortadan kalkmaz. Ulusal sorun yumuşarken sınıfsal sorun çözülmez. Demokratik entegrasyon gerçekleşirken sermayenin egemenliği kendiliğinden demokratikleşmez. Tam tersine, mücadele yeni bir zemine taşınır.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken temel soru “silah işlevini tamamladı mı?” sorusundan daha geniştir: Silahın bıraktığı siyasal boşluğu hangi sınıf siyaseti dolduracaktır? Eğer bu soruya cevap verilmezse, siyasal mücadele yalnızca devletle müzakere edilen haklar alanına sıkışabilir. Bu durumda halkın tarihsel özne olarak konumlanması ile siyasal temsilcilerinin devlet arasındaki müzakere kapasitesi birbirine karıştırılır.
Oysa Marksist diyalektik açısından temsil ile özne aynı şey değildir. Halkın adına konuşmak, halkın siyasal iktidara sahip olması anlamına gelmez.
Elli yıllık mücadeleyi yalnızca silahlı mücadeleye indirgemek tarihsel açıdan eksik olur. Kürt hareketinin ortaya çıkışı; 1960’lardan itibaren Türkiye’nin toplumsal dönüşümü, gençlik hareketleri, işçi hareketleri, anti-emperyalist mücadeleler, devletin merkeziyetçi yapısı, Kürt kimliğinin inkârı ve bölgesel jeopolitik gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir.
Fis Köyü bu uzun tarih içinde bir semboldür. Ama tarih Fis’te başlamadı. Aynı şekilde İmralı’da da bitmeyecektir. Dolayısıyla “Fis’te silahlı adım atıldı, İmralı’da siyasi adım atıldı” biçimindeki dönemlendirme, politik sürecin anlaşılması açısından anlamlı olmakla birlikte tarihsel gerçekliği bütünüyle açıklamaz. Çünkü siyasal mücadele ile silahlı mücadele birbirinin basit karşıtı değildir. Her ikisi de belirli tarihsel koşulların ürünüdür.
Marksist düşüncenin temel derslerinden biri budur: Yöntemler, koşulların yerine geçirilemez. Bir mücadele biçiminin tarihsel olarak işlevini yitirmesi, mücadelenin kendisinin işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Dolayısıyla silahlı mücadelenin sona ermesini tarihsel yenilgi olarak görmek de yanlıştır; onu otomatik olarak tarihsel zafer olarak görmek de. Asıl mesele, yeni dönemin hangi siyasal programla doldurulacağıdır.
Eğer silahların yerini yalnızca parlamenter pazarlık, anayasal reform ve devletle müzakere alırsa, mücadele biçim değiştirmiş olur; fakat toplumsal dönüşüm sorunu çözülmüş olmaz. Tam tersine, yeni mücadele alanı açılmış olur.
Metnin en önemli kavramlarından biri “demokratik entegrasyon”dur. Bu kavram ilk bakışta son derece güçlü görünmektedir. Türkler ve Kürtler aynı hukuk içinde eşit yurttaşlar olarak yaşayacaksa, elbette bu tarihsel olarak önemli bir kazanım olacaktır.
Fakat Marksist soru hemen ardından gelir:
Hangi hukuk? Hukuk sınıflar üstü bir alan mıdır? Devlet tarafsız bir hakem midir? Toplumdaki ekonomik ve sınıfsal eşitsizlikler devam ederken hukuksal eşitlik gerçek toplumsal eşitliğe dönüşebilir mi?
Marx’ın hukuk eleştirisinin temel önemi burada ortaya çıkar. Kapitalist toplumda insanlar hukuken eşit olabilirler; fakat üretim araçlarına erişimleri eşit değildir. İşçi ile kapitalist aynı sözleşmeyi özgür bireyler olarak imzalayabilir; ancak biri emeğini satmak zorundadır, diğeri üretim araçlarına sahiptir. Dolayısıyla hukuksal eşitlik ile maddi eşitlik arasında yapısal bir mesafe vardır. Aynı mesele ulusal sorun bakımından da geçerlidir.
Kürtlerin ve Türklerin eşit yurttaşlığı kuşkusuz demokratik bir kazanımdır. Ama mesele yalnızca ulusal eşitlik değildir. Mesele aynı zamanda sınıfsal eşitsizliktir. Çünkü Kürt işçisi ile Türk işçisi aynı kapitalist tarafından sömürülebilir. Kürt köylüsü ile Türk köylüsü aynı tarım politikalarının mağduru olabilir. Kürt genç işsizliği ile Türk genç işsizliği aynı neoliberal ekonomik yapının ürünüdür. Dolayısıyla ulusal sorunun demokratik çözümü ile sınıf sorununun çözümü birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine birbirini tamamlamak zorundadır.
“Demokratik Cumhuriyet’in Türk ve Kürtlerin oluşturduğu iki sütun üzerinde yükselmesi” fikri güçlü bir siyasal metafordur. Ancak burada da bir teorik sorun vardır.
Türkiye yalnızca Türklerden ve Kürtlerden oluşan iki ulusal öznenin toplamı değildir. Türkiye aynı zamanda azınlık miliyetlerden işçilerden, köylülerden, sermayedarlardan, kadınlardan, gençlerden, Alevilerden, Sünnilerden, göçmenlerden, şehir yoksullarından, orta sınıflardan, bölgesel topluluklardan, farklı etnik ve kültürel gruplardan oluşan karmaşık bir toplumsal formasyondur.
Dolayısıyla toplumsal yapıyı yalnızca “Türk sütunu” ve “Kürt sütunu” üzerinden açıklamak, sınıfsal çelişkinin üstünü örtebilir. Daha da önemlisi, Kürt toplumu kendi içinde sınıfsal olarak homojen değildir. Kürt işçisi ile Kürt sermayedarı aynı toplumsal çıkarları paylaşmaz. Kürt yoksulu ile Kürt burjuvazisinin demokrasiye ilişkin beklentileri bütünüyle aynı değildir. Aynı şekilde Türk işçisi ile Türk sermayedarının çıkarları da aynı değildir.
O halde asıl mesele şudur:
Ulusal birlik hangi sınıfsal temelde kurulacaktır? Burjuvazinin ulusal birliği ile emekçilerin demokratik birliği aynı şey değildir. Biri sermayenin ortak pazarını ve siyasal istikrarını hedefleyebilir. Diğeri halkların eşitliğini, emeğin özgürlüğünü ve toplumsal iktidarın demokratikleşmesini hedefler. Marksist siyaset açısından belirleyici ayrım tam burada ortaya çıkar.
Türk-Kürt ittifakı tarihsel olarak son derece önemli bir perspektiftir. Fakat ittifak kavramı sınıfsal içeriğinden bağımsız kullanıldığında belirsizleşir.
Kim kiminle ittifak yapmaktadır?
Türk işçisi ile Kürt işçisi mi?
Türk halkı ile Kürt halkı mı?
Kürt sermayesi ile Türk sermayesi mi?
Devlet ile Kürt siyasal hareketi mi?
Yoksa bunların farklı kombinasyonları mı? Bu soruların cevabı verilmeden “ittifak” kavramı politik olarak fazla genel kalır.
Marksist siyasetin görevi ise geneli kutsamak değil, somut sınıfsal ilişkileri görünür kılmaktır. Çünkü kapitalizm ulusal farklılıkları ortadan kaldırmadan onları kendi dolaşım mekanizmalarına dahil edebilir. Sermaye açısından önemli olan işçinin Türk veya Kürt olması değil, emeğin sermayeye tabi olmasıdır. Buradan hareketle Kürt sorununun çözümünü sınıf sorunundan koparmak, istemeden de olsa kapitalizmin kendi içindeki yeniden yapılanmasına alan açabilir. Buna karşılık ulusal demokratik hakları sınıf mücadelesinin dışına itmek de tarihsel olarak aynı ölçüde yanlıştır. Gerçek çözüm bu iki alanın diyalektik birliğini kurabilmektir.
Barışın en önemli yanı savaşın yokluğu değildir. Gerçek barış, savaşı üreten toplumsal ve siyasal ilişkilerin dönüşümüdür. Bu nedenle savaşın sona ermesi tarihsel bir kazanımdır; fakat tek başına barışın toplumsal içeriğini oluşturmaz. Eğer işsizlik devam ediyorsa, yoksulluk devam ediyorsa, özelleştirme devam ediyorsa, emek güvencesizleşiyorsa, kadınların eşitsizliği sürüyorsa, ekolojik yıkım büyüyorsa, devletin otoriter mekanizmaları varlığını koruyorsa, siyasal iktidar üzerindeki toplumsal denetim gelişmiyorsa, o zaman savaşsızlık ile toplumsal barışı birbirine eşitleyemeyiz.
Tam da bu nedenle Sarısözen’in metninde önemli bir cümle vardır: “Demokratik entegrasyon” sağlandığında emeğin sermayeyle, yerelin merkezle, kadının egemen erkekle, barışçının militarizmle ve toplumun ekoloji düşmanlarıyla mücadele edeceği söylenmektedir.
Aslında metnin en önemli teorik kapısı buradadır.
Çünkü bu cümle doğru okunursa, ulusal sorunun çözümünden sonra sınıf mücadelesinin sona ermeyeceğini, aksine daha görünür hale geleceğini kabul etmektedir. Öyleyse asıl soru şudur: Neden bu mücadeleyi daha bugünden kurmayalım?
Neden demokratik entegrasyonu yalnızca Türk-Kürt meselesi olarak değil, aynı zamanda emek-sermaye ilişkilerinin demokratikleştirilmesi olarak ele almayalım?
Neden barışı yalnızca silahların susması değil, sömürünün ve eşitsizliğin geriletilmesi olarak tanımlamayalım? İşte Marksist perspektif burada ayrışır.
Metinde Kürt tarafının yüzde 40, yüzde 10 veya başka bir oranda kazanımla çıkabileceğinden söz edilmektedir. Burada metaforik olarak ifade edilen düşünce anlaşılabilir: Müzakere, tarafların bütün taleplerini aynı anda gerçekleştirebildikleri bir süreç değildir. Fakat siyasal mücadeleyi “yüzde kaç kazandık?” hesabına indirgemek de tehlikelidir. Çünkü bazı kazanımlar niceliksel değil nitelikseldir.
Bir anayasal değişiklik, bir dil hakkı, bir siyasal temsil hakkı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya kültürel özgürlükler toplumsal ilişkiler açısından çok büyük sonuçlar yaratabilir. Tersine büyük görünen bazı hukuki reformlar pratikte etkisiz kalabilir. Dolayısıyla kazanımın gerçek ölçüsü metnin büyüklüğü değil, toplumsal ilişkilerde yarattığı dönüşümdür.
Bir hak kâğıt üzerinde mi kalıyor? Yoksa insanların gerçek yaşamını mı değiştiriyor? Devletin merkeziyetçi yapısını gerçekten demokratikleştiriyor mu? Yerel halkın karar alma gücünü artırıyor mu? Emekçilerin örgütlenme özgürlüğünü genişletiyor mu? Sermayenin ayrıcalıklarını sınırlıyor mu? Devlet aygıtının güvenlikçi karakterini dönüştürüyor mu? Bunlar cevaplanmadan herhangi bir kazanımı tarihsel başarı ilan etmek erken olacaktır.
Marksist devlet teorisinin en temel sorularından biri şudur: Devlet değişiyor mu, yoksa değişen koşullara uyum sağlayarak kendisini yeniden mi üretiyor? Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü kapitalist devlet, yalnızca baskı uygulayan kaba bir aygıt değildir. Devlet aynı zamanda toplumsal çelişkileri yönetir, uzlaştırır, düzenler ve gerektiğinde yeni meşruiyet biçimleri üretir. Bu nedenle devletin bir siyasal hareketle müzakere etmesi, onun otomatik olarak demokratikleştiği anlamına gelmez. Tam tersine, devlet bazen en güçlü biçimde müzakere ederek yeniden yapılandırılabilir. Bu nedenle yeni dönemin başarısını yalnızca devletin verdiği haklarla ölçmek yeterli değildir.
Asıl soru;
Toplumun devlete karşı özerk demokratik gücü büyüyor mu? Eğer büyüyorsa tarihsel dönüşüm vardır. Eğer toplum yeniden devletin yönetilebilir nesnesine dönüştürülüyorsa, biçim değişmiş fakat iktidar ilişkilerinin özü korunmuş olabilir.
Her barış sürecinin en büyük tehlikelerinden biri, halkın özne olmaktan çıkarılıp sürecin izleyicisi haline getirilmesidir. Müzakere elbette gereklidir. Devlet ile siyasal aktörlerin görüşmesi gereklidir. Anayasal düzenlemeler gereklidir. Hukuki mekanizmalar gereklidir. Fakat bunların hiçbiri halkın doğrudan demokratik örgütlenmesinin yerini tutamaz.
Çünkü gerçek demokratikleşme yukarıdan verilmez. Toplum tarafından aşağıdan kurulur.
Mahallelerde, işyerlerinde, sendikalarda, kooperatiflerde, yerel meclislerde, kadın örgütlerinde, gençlik örgütlerinde, ekoloji hareketlerinde, kültürel yapılarda, yerel demokratik kurumlarda, örgütlenen toplumsal güçler olmadan “demokratik entegrasyon” devletin hukuk metnine indirgenebilir. Oysa gerçek demokrasi, hukuki metin ile toplumsal güç arasındaki ilişkinin ürünüdür.
Burada tarihsel bir eşik ortaya çıkmaktadır.
Kürt sorunu Türkiye’nin demokratikleşmesinin bütününü açıklamaz; fakat Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli düğüm noktalarından biridir. Bu nedenle Kürt sorununun demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin meselesi değildir. Türk işçisinin de meselesidir. Türk köylüsünün de meselesidir. İstanbul’un emekçisinin de meselesidir. Karadeniz’in yoksulunun da meselesidir. Ege’nin tarım işçisinin de meselesidir. Çünkü otoriter devlet yapısı toplumun tamamını etkiler. Fakat buradan “Türk halkı da özgürleşecek” sonucuna ulaşmak için bir koşul vardır. Türk emekçileri de bu özgürleşme sürecinin aktif siyasal öznesi haline gelmelidir.
Aksi halde Kürt hareketinin demokratik kazanımları ile Türkiye toplumunun genel demokratikleşmesi arasında gerekli bağ kurulamaz. İşte bu nedenle mesele yalnızca “Kürtlerin yürüyüşü” değildir. Aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının yeniden tarihsel bir siyasal özne olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.
Belki de bugün “bin kilometrelik yol” metaforunu yeniden tanımlamak gerekiyor. Bin kilometrelik yol yalnızca Kürt halkının özgürlük yolculuğu değildir. Türk halkının demokratikleşme yolu da değildir. Bu yol aynı zamanda, emek ile sermaye arasındaki ilişkinin yeniden kurulması, merkez ile yerel arasındaki iktidar ilişkisinin demokratikleştirilmesi, kadın ile erkek arasındaki eşitsizliğin aşılması, insan ile doğa arasındaki yıkıcı ilişkinin dönüştürülmesi, devlet ile toplum arasındaki hiyerarşinin demokratikleştirilmesi yoludur.
Bütün bunların toplamı, siyasal demokrasiyi toplumsal demokrasiye dönüştürme mücadelesidir. Burada Marksist yaklaşım ile liberal demokratik yaklaşım arasındaki fark belirginleşir. Liberal yaklaşım çoğu zaman özgürlüğü hukuk alanında tanımlar. Marksizm ise hukuksal özgürlüğün arkasındaki maddi koşulları sorar.
Bir insan işsizse ne kadar özgürdür? Bir işçi üretim sürecinde hiçbir söz hakkına sahip değilse ne kadar demokratiktir? Bir köylü toprağından koparılıyorsa hukuksal eşitliği ne anlam ifade eder? Bir toplumun doğal kaynakları sermaye tarafından tüketiliyorsa ekolojik özgürlükten söz edilebilir mi? Dolayısıyla demokratik entegrasyon, eğer gerçek anlamda tarihsel bir proje olacaksa, siyasal demokrasiden toplumsal demokrasiye doğru ilerlemek zorundadır.
Elli yıllık mücadelenin bedellerini küçümsemek ahlaken ve politik olarak kabul edilemez. Hayatını kaybedenler, cezaevlerinde direnenler, sürgün edilenler, işkence görenler, siyasal baskılara maruz kalanlar ve toplumsal mücadele içinde bedel ödeyen kuşaklar bu tarihin gerçek taşıyıcılarıdır. Fakat ödenmiş bedeller, gelecekteki siyasal çizginin doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Tarihsel fedakârlıklar bir siyasal miras yaratır. Fakat mirasın nasıl kullanılacağı yeni kuşakların sorumluluğudur. Burada romantizmin yerine tarihsel sorumluluk koymak gerekir. Geçmişte büyük bedeller ödenmiş olması, bugün atılan her adımın doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, o bedellerin anlamlı olabilmesi için yeni dönemin daha yüksek bir özgürlük, eşitlik ve demokrasi düzeyine ulaşması gerekir. Aksi halde tarihsel fedakârlıkların enerjisi sistemin yeni meşruiyetine dönüşebilir.
Bugün iki yanlış arasında sıkışmamak gerekir.
- Birincisi, geçmişteki bütün mücadele biçimlerini kutsallaştırarak yeni tarihsel koşulları reddetmektir.
- İkincisi, yeni dönemin açtığı müzakere alanını sorgulamadan tarihsel çözüm ilan etmektir.
Marksist diyalektik bu iki yaklaşımın da karşısındadır. Çünkü diyalektik, geçmişi inkâr etmeden aşmayı; bugünü kutsamadan anlamayı; geleceği ise somut çelişkiler üzerinden kurmayı gerektirir. Dolayısıyla bugün yapılması gereken şey “silah mı, siyaset mi?” ikiliğine sıkışmak değildir.
Asıl mesele Hangi siyaset? Kimin siyaseti? Hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda? Hangi toplumsal programla? Hangi demokratik kurumlarla? Sorular bunlardır.
V. Sarısözen, “Yolumuz açık olsun.” diyerek süreci mühürlenmiş...
Evet.
Ama yolun açık olması yetmez. Çünkü tarih boyunca halklara çok sayıda yol gösterilmiştir.
- Devlet yolları,
- sermaye yolları,
- milliyetçi yollar,
- liberal yollar,
- bürokratik yollar,
- vesayetçi yollar
ve hatta devrim adına açılıp sonunda başka iktidar biçimlerine çıkan yollar...
Marksist siyasetin görevi, yalnızca yolun açık olup olmadığına bakmak değildir. Yolun kimin tarafından döşendiğine, kimin yürüdüğüne ve nereye çıktığına bakmaktır. Eğer yeni yol gerçekten halkların yolu olacaksa, Kürt halkı da Türk halkı da yalnızca müzakerenin konusu değil, doğrudan öznesi olmalıdır. Eğer demokratik entegrasyon gerçekten gerçekleşecekse, yalnızca ulusal kimlikler değil, emekçiler de eşitlenmelidir. Eğer barış kalıcı olacaksa, savaşın siyasal biçimlerinin yanı sıra onu üreten ekonomik ve toplumsal ilişkiler de dönüştürülmelidir. Eğer Cumhuriyet gerçekten demokratikleşecekse, devletin toplum üzerindeki tahakkümü azaltılmalı; toplumun kendi kendisini yönetme kapasitesi büyütülmelidir. Ve eğer Türk-Kürt ittifakı tarihsel bir gerçekliğe dönüşecekse, bunun zemini yalnızca ortak tarih değil, ortak demokratik ve sınıfsal gelecek olmalıdır.
Bir adım tek başına tarih değildir. Onu tarih yapan, arkasındaki toplumsal güçtür. Bir müzakere tek başına demokrasi değildir. Onu demokratik yapan, toplumun örgütlü iradesidir. Bir yasa tek başına özgürlük değildir. Onu özgürlüğe dönüştüren, insanların gerçek yaşamındaki maddi sonuçlarıdır. Bir barış anlaşması tek başına toplumsal barış değildir. Onu kalıcı kılan, eşitsizlikleri ve tahakküm ilişkilerini azaltan toplumsal dönüşümdür. Ve bir ulusal uzlaşma tek başına halkların özgürlüğü değildir. Özgürlüğü gerçek kılan, halkların kendi gelecekleri üzerinde söz ve karar sahibi olmalarıdır.
Bu nedenle bugün Fis ile İmralı arasındaki tarihsel farkı anlamak kadar, İmralı’dan sonraki tarihsel yolun hangi sınıfsal ve siyasal güçler tarafından belirleneceğini anlamak zorundayız.
Geçmişin elli yılı bize bir şey öğrettiyse, o da şudur: Hiçbir mücadele kendiliğinden zafere ulaşmaz. Hiçbir kazanım sonsuza kadar garanti değildir. Hiçbir devlet dönüşümü kendiliğinden demokratikleşme yaratmaz. Hiçbir barış toplumsal adalet olmadan kalıcı değildir. Ve hiçbir halk, kendi tarihinin yalnızca seyircisi olarak özgürleşemez. Bu nedenle yeni dönemin sloganını yalnızca “yolumuz açık olsun” diye kurmak yetmez. Daha güçlü bir tarihsel iddiaya ihtiyaç vardır. Yolumuz açık olsun; ama yolu başkalarının bizim için çizmesine izin vermeyelim. Yolumuz açık olsun; ama yönünü sermayenin değil halkların belirlediği bir yol olsun. Yolumuz açık olsun; ama Kürtlerin özgürlüğü Türklerin özgürlüğünden, Türklerin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğünden ayrılmasın. Yolumuz açık olsun; ama ulusal demokratik kazanım sınıfsal özgürleşmenin önüne duvar örmesin. Yolumuz açık olsun; çünkü asıl mesele bin kilometre yürümek değil, yürüdüğümüz yolun sonunda nasıl bir toplum kuracağımızdır. İşte Marksist diyalektiğin bize söylediği budur:
Tarih bize hazır yollar vermez. Tarih, çelişkiler içinde yürüyen insanların kendi yollarını yaratmasıdır. Ve bugün gerçek soru, “ilk adım atıldı mı?” sorusu değildir.
Gerçek soru şudur:
Bu ilk adımı hangi toplumsal güç tarihsel bir dönüşüme çevirecek?
Cevap, ne devletin lütfunda ne de siyasal temsilcilerin tek başına müzakere yeteneğindedir.
Cevap, örgütlü halkların, örgütlü emeğin ve demokratik toplumun kendi tarihsel özneleşmesindedir. Çünkü gerçek anlamda açık bir yol, ancak halkların kendi elleriyle döşediği yoldur. Ve o yolun adı yalnızca barış değil; özgürlük, eşitlik, demokrasi ve toplumsal adalettir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.