İşçi sınıfı hareketi ile ekoloji hareketi/mücadelelerinin her zamankinden daha yakıcı hale gelen ilişkisi ve birliği gereği. Çünkü Türkiye kapitalizminin temel dönüşüm çizgilerinin tamamı, emek yağması kadar doğa yağması/kırımı üzerinde yükseliyor. Buradan işçi sınıfı hareketinin “ittifakı” olmanın ötesinde, dev çaplı yeni proleterleşme süreçleri çerçevesinde, artık bizzat işçi sınıfının organik bileşeni olarak örgütlenebilecek hareketlere geçebiliriz. Sosyal güvenlik, bakım, sağlık, eğitim, konut gibi toplumsal yeniden üretim alanlarının özelleştirilmesi... Toplumsal yeniden üretim ve bakım alanında kadın emeğinin üstüne yıkılmış kriz... Öğrencilerin genişleyen kesimlerinin (“geleceğin işçileri” olmanın ötesinde) bizzat öğrenciyken işçileşmeleri olgusu... MESEM ve çocuk işçi cinayetleri...

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
İşçi sınıfı hareketinin kapitalist güçler tarafından giderek daraltılmaya çalışılan bir kuşatma altında tutulması, yeni değil. Türkiye’ye özgü bir olgu da değil.
Kapitalist dünyanın tarihsel krizi... Büyüme üretkenlik ve birikim hızlarında düşüşler... Yeni teknolojilere geçiş/yatırım maliyetlerinin muazzam artması... Kapitalist ekonominin yeni lokomotifi gibi görünen yapay zeka ve yarı-iletkenlerde büyüyen balonlar ve artan çöküntü riskleri... Jeopolitik (emperyalistler arası ve bölgesel kapitalistler arası) güç mücadelelerinde kızışma... Özgürlük değil daha şiddetli sömürü ve daha büyük egemenlik isteyen bir tekno-mali oligarşinin, faşist veya despotik rejimlerin ve toplumsal muhafazakarlığın yükselişi... Bir dönem emeğin demokratik, sendikal ve sosyal haklarının güvencesi ve ilerleticisiymiş gibi lanse edilen AB’nin, emperyalist kapitalist rekabette gerilemesinin ve sıkışmasının bu vitrinlerinden bile eser bırakmaması ve bunun da emeğin tarihsel mücadele kazanımlarının, hak ve güvencelerinin (ya da onlardan geriye ne kaldıysa) büsbütün aşağıya çekilmesini hızlandıran ve kolaylaştıran etmenlerden biri olması... Ve kuşkusuz dünya ve birçok ülke işçi sınıfında birikimli örgütlenme ve mücadele arayış ve eğilimlerinin, isyan direniş grev dalgası dinamiklerinin yükselişi... Tüm bunlar ve daha fazlası, uluslararası kapitalist güçlerin işçi sınıfına dönük saldırı ve gasplarla birlikte işçi sınıfı hareketini kuşatma, kısıtlama ve etkisizleştirme çabalarını da artırmaktadır.
İşçi sınıfı hareketi ilksel oluşum süreçlerinden günümüzdeki genişleyen temelden sancılı yeniden oluşum sürecine kadar, her daim kapitalist-gerici güçler ve ilişkilerin kuşatması altındaydı. Kapitalizmin her tarihsel kriz sürecinde olduğu gibi, bugün de dünya çapında daha fiili ve güce dayalı bir sermaye diktatörlüğü karakteri daha fazla belirginleşiyor ve keskinleşiyor. Emek ve doğa yağması önündeki her türlü dirence karşı daha fazla tahammülsüzleşiyor.
Bugün bu sermaye kuşatmasının yeni denilebilecek iki halkasını daha vurgulamak gerekiyor:
Birincisi, emek ve doğa yağmasına veri yağmasının da eklenmesi. Yani dijital teknolojilerin ve yapay zekanın işyerlerine, giderek her türlü işletme ve kurumsal sürece daha derin bir sömürü, yağma ve kontrol aracı olarak entegre edilmesi. Dijital taylorizmin, emeği sendikasızlaştırma, işten atma, güvencesizleştirme, değersizleştirme, gigleştirme, daha detaylı-karmaşık toplumsal-teknik ve uluslararası işbölümü biçimleriyle parçalama-katmanlaştırma ve yabancılaştırma yöntemi olarak kullanılması.
İkincisi, tekil işletmeler, tekil sektörler, tekil alanlar/bölgelerden ziyade, burjuva işletme literatüründe “eko-sistem” denilen, çoklu şirketler, kurumlar, faaliyetler, teknolojiler arası ilişki ağlarının öne çıkması ve esas hale gelmesi. İmalat temel önemini korumakla birlikte, enerji, lojistik, finansman, Ar-Ge, üniversiteler, eğitim ve dijital ağ ve kontrol süreçlerinin de öneminin artması: Bunların birbiriyle ilişki ve entegrasyon içinde bir bütün oluşturması. Örneğin otomotivde makine-motor-metalin ötesinde, elektronik, yarı-iletken, ileri malzemeler, kimya, enerji, lojistik, yapay zeka gibi bileşenlerin toplam artı-değer içindeki önem ve ağırlığının artması. Giderek genişleyen, çeşitlenen, karmaşıklaşan “eko-sistem” ağ ve örüntüleri, tekil bir işyeri, sektör veya alanda örgütlenme ve mücadelenin önemini azaltmasa bile etkisini azaltıyor, tekil kaldığı ölçüde yaygınlaşma olanaklarını daraltıyor.
Diğer taraftan tekil işyeri, sektör ve bölgelerin ötesinde, üretici güçlerin toplumsallaşma niteliğinin yeni ve daha yüksek bir düzlemini oluşturan “eko-sistemler”, emeğin toplumsal-bileşik gücünü artırma potansiyeli de taşıyor. Örneğin günümüzde imalat alanıyla birlikte, enerji, lojistik, veri merkezleri, teknoloji merkezleri, üniversiteler, finans merkezlerinin de önem kazanması, bunların her birinin üretimi ve bütünü durdurabilecek kapasiteye sahip olması. Ancak bunun yarattığı yeni daraltma/parçalama/kuşatıcılığı aşmak ve yeni olanaklarını değerlendirmek, daha gelişkin bir çoklu-bileşik merkezi-kolektif (bir’den çok’a, çok’tan bir’e, çok’tan çok’a, birbirini besleyen ve geliştiren) örgütlenme ve mücadele biçimleri ve içeriklerinin geliştirilmesine ihtiyaç var. (Buna döneceğiz.)
Dünyada mücadeleci sendikal ve siyasal işçi örgütleri açısından şu eğilimler öne çıkıyor:
1- Dijital teknolojiler ve yapay zekanın, sendikasızlaştırma, işten atma, işçilerin bilgi ve becerilerini gasp ederek güvencesizleştirme ve performans artırma aracı olarak kullanılmasına karşı mücadeleler. İşçilerden toplanan ve işçilere karşı kullanılan verilerin sınırlandırılması için mücadeleler. İşçilerin işyerlerindeki veri sistemleri ve yapay zekanın kullanım biçimleri üzerinde söz ve kontrol sahibi olması için mücadeleler.
2- Bir yandan dijital emek platformları gibi yığınsal taşeron-gig çalışma alanlarında, diğer yandan teknoloji, bilişim, dijital medya, çip, akademi gibi “beyaz yakalı” ve teknolojik çalışma alanlarında örgütlenme ve mücadeleler. Kuşkusuz dünya çapında maden, liman, demiryolu, otomotiv, ağır sanayi, eğitim, sağlık gibi “geleneksel” denilen alanlarda da artan örgütlenme girişimleri ve grevler var ve artıyor. Ancak “gelişmiş” kapitalist ülkelerde bu alanlardaki mücadelelerde de bu geleneksel alanlara da algoritmik yönetim/yapay zeka ve otomasyon süreçlerinin girmesi önemli bir direniş etmeni haline geliyor.
3- Bir diğer eğilim, işçi sınıfı hareketin iklim-ekoloji hareketleri, kadın hareketleri, öğrenci hareketleri, göçmen hareketleri, yerli ezilen kesim ve yoksul toplulukları ile ittifak girişimlerinin artması. Bu toplumsal hareketlerin sınıfsal bileşim ve dönüşümlerine bakıldığında, (bir dönemki köylülük gibi) işçi sınıfının dışındaki toplumsal sınıf veya güçlerle ittifaktan ziyade, işçi sınıfı hareketinin bileşeni ya da yarı-bileşeni olarak görmek gerekir. Ancak tabii bunun için işçi sınıfı hareketinin proleter-demokratik gelişkinliği kadar, bu hareketlerin hangi sınıfın ve sınıf siyasetinin öncülüğünde geliştiği önemlidir.
4- İşçi sınıfı hareketlerinin siyasallaşma dinamikleri gelişiyor. İsrail’in soykırımına karşı/Gazze ile dayanışma için başta İtalya’daki genel grevler, Güney Avrupa liman işçilerinin grevleri, ABD’de Microsoft, Google, Amazon bilişim işçilerinin merkez ofis işgalleri ve kitlesel gösterileri olmak üzere, dünya çapında milyonların katıldığı eylem ve kampanyaları önemli bir siyasallaşma dinamiğini gösterdi. Güney Kore’de son 10 yılda iki faşizan-aşırı gerici devlet başkanını büyük militan grev dalgalarıyla indirmekle (2016 ve 2024) kalmayıp, dijital emek platformları gibi yeni gig emek alanlarının iş yasaları ve işçi hakları kapsamına alınması ve taşeron işçilerin ana firmayla sözleşme yapma hakkı tanıyan yasa çıkartılmasını sağlaması da sınıfsal-siyasal bir kazanım kapsamındadır. Dünya çapında ABD’den Hindistan’a, işçi sınıfının öncü kesimlerinin sermayenin emek ve doğa yağmasına karşı mücadelesi ile, sermayenin bu yağmacı saldırganlığını pervasızlaştıran ve kolaylaştıran faşist, faşizan, aşırı gerici-despotik iktidar biçimlerine karşı mücadelesi bir bütün oluşturuyor.
Sendikasız işyerlerinde taban inisiyatifiyle fiili grev, fiili TİS eğilimi. Bürokratik düzen sendikalarının olduğu sektörlerde, bazı işyerlerinde taban inisiyatifiyle ortaya çıkıp yayılabilen, satış sözleşmesini tanımama, fiili grev veya eylemlerle ek sözleşme istemi örnekleri.
Bazı işçi direnişlerinde başını genellikle orta yaşlı, deneyimli, asgari ücretin bir iki tık üstünde alan işçilerin çektiği işçi komite ya da platformların taban inisiyatifi. Ya da bu gibi taban organlarının direniş başladıktan sonra oluşturulması. Bağımsız mücadeleci sendikaların, bağlantıya geçtiği işyerlerinde, bu tür öncü işçi gruplarıyla toplantılar yaparak direnişi hazırlaması ya da direniş başladıktan sonra ortaya çıkan öncü işçi gruplarıyla birlikte direniş inisiyatifini geliştirmeye çalışması.
Eğitim düzeyi yükselmiş, ilgi alanları ve gereksinmeleri “bir lokma, bir hırka, bir dam” olmaktan çıkıp çok yönlüleşmiş, yetenekleri de çok sayıda farklı işe girip çıkmaktan (aynı zamanda sosyal medya ve teknoloji kullanıcılığıyla) çeşitlenmiş, yeni bir “toplumsal işçi” profilinin tohum olarak ortaya çıkması. Genç işçiler genellikle direnişleri ilk başlatanlar olmasa da direniş sürecinde genç ve kadın işçilerin farklı bir inisiyatif ve yaratıcılık ile kendini göstermeye başlaması.
Taşeron ve tedarik şirketi işçilerinin direnişlerinde ana firmanın, belli bir holdingin bir iştirakindeki direnişlerinde holding genel merkezinin hedefe konulması.
İşçi direnişlerinde yalnızca patronu ve/ya ana patronu değil, onun merkezinde/içinde bulunduğu “eko-sistem” ağlarının bütününü (belediyesinden düzen partilerine, mafyasından tarikatına, taşeronlardan esnaf derneklerine, devlet iktidarından kolluklara, düzen sendikacılığına kadar), direnişin yarattığı etki alanıyla birlikte somut olarak teşhir etmek.
İşyeri önünde beklemekle sınırlı kalmayan, hareketli ve kısmi seferberlik tarzı, daha etkin ve çeşitlendirilmiş direniş/eylem biçimleri. Açlık grevleri, yürüyüşler, işyeri işgali girişimleri, işyerini terk etmeme, işyerine mal giriş çıkışını engelleme, yol kesme, sanayi içinde diğer işyerlerini durdurup eyleme katarak yapılan kitlesel yürüyüşler, il-ilçe merkezine ve Ankara’ya yürüyüşler, şirket genel merkezi, patronun villası, patronun üyesi olduğu sermaye örgütü önünde yapılan eylemler, Meclis önüne taşınan eylemler, kent merkezi ana caddelerinde konvoy eylemleri, mücadele edilen sermaye grubunun mağaza, market, AVM gibi “halka açık” işyerleri varsa buralarda yapılan teşhir ve blokaj eylemleri…
Arayış içindeki bir işçi kesiminin, sosyal medyadan, muhalif basın, sendika, yerel TV kanallarından ülke çapındaki işçi grev ve hareketlerini yakından takip etmesi. Öne çıkan ve kazanımla sonuçlanan bir işçi direnişinin bir dizi başka direnişi daha tetikleyebilmesinin ve yöntemlerinin başka direnişlerde de uygulanmasının arka planında bu dijital “işçi takipleşmesi” vardır. Aynı işyerinde, sektörde, bölgede çalıştığı halde iş yoğunluğu ve idari tedbirler nedeniyle birbirini tanımayan işçilerin, dijital mecralar üzerinden platformlar oluşturarak birbiriyle iletişim ve etkileşim kurma, sorunlarını, taleplerini ve bazan eylemlerini ortaklaştırma eğilimi.
Eskiden işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi denilince 4–5 büyük şehir ve 4–5 büyük sanayi sektörü akla gelirdi. Bugün işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi tüm coğrafyaya, illere, ilçelere ve köylere kadar yayılmış, geleneksel olanların yanı sıra çok sayıda yeni emek alanı, bölgesi ve sektörü ile çeşitlenmiş durumda.
Belli bir işçi kesiminin daha toplu ya da yığınsal hareketine, kısmi seferberliğine dönüşen işçi direnişleri. Örneğin kamu taşeron işçileri hareketi, otomobil-metal işçileri hareketi, motokurye işçileri hareketi, maden işçileri hareketi, emekliler hareketi, özel sektör öğretmenleri hareketi, KYK’lı öğrenci-işçiler hareketi gibi.
Belli bir işçi direnişinin çevresinde oluşan etkin ve eylemli dayanışma halkaları ve çok yönlü yöntem ve araçların kullanılmasıyla, kısmi toplumsallaşmış işçi hareketi ya da işçi eksenli kısmi kitle seferberliği denilebilecek, genişletilmiş direniş biçimleri. Şimdiye kadarki en çarpıcı örneklerinden biri, yalnızca 200 Migros depo işçisinin direnişinin ülke çapında yarattığı gündem ve etkidir. Kent merkezinde stratejik noktalarda eylemler, sayısız Migros mağazasında destek eylemleri, sosyal medya ve tüketici boykotu kampanyaları, işçilerin gözaltına alınmasına karşı toplumsal tepki kampanyaları, öncü kadın işçiler üzerinden kadın hareketinin dayanışma eylemleri… Metal Fırtına’da ise 15 bin metal işçisinin iş durdurup fabrikalarda kamp kurma direnişinin, hem koordinasyonunu ve yönlendirilmesini sağlayan hem de ülke çapında etkisini, yankısını, dayanışmayı artıran sosyal medya platformu organizasyonu da önemli bir örnektir. Grev, işgal, direniş, eylem, hareket, dayanışmayı birleştiren; ekonomik, siyasal, toplumsal-kültürel etkinlik mecralarını birleştiren, işçi direnişlerinin toplumsallaşma biçimlerine, Soma’dan Agrobay’a kadar birçok başka örnek verilebilir.
Kadın işçilerin olduğu hemen her direnişte, kadın işçilerin öne çıkması. Flormar direnişi bir bütün olarak kadın işçi direnişi olarak etkisini büyüttü. Farplas’ta işgali başlatan polis saldırısına karşı çatıya çıkıp direnen de kadın işçilerdi. İstanbul çorap fabrikalarındaki fiili grevlerin başını çeken kadın işçilerdi. Migros depo direnişinde öne çıkan yine bir genç kadın işçiydi. Urfa Özak Tekstil’de üç ay önce işe girip az rastlanır biçimde işyeri temsilcisi olan, işten atılması direnişi tetikleyen bir öncü kadın işçiydi.
Az çok grev ve direniş geleneği olan sektör ve havzalarda, işçilerin her zam döneminde, fiilen ortak bir taban ücret kırmızı çizgisi oluşturması ve bunun altına düşüldüğünde fiili eylemlerle yanıt vermesi.
Ağırlıklı eylem taleplerini ücret artışı oluştursa da tüm işçi grev ve eylemlerinde işçi sınıfı onurunun, bir dizi direnişte de işçi sağlığı ve güvenliği, şiddet ve mobbing karşıtlığı, çalışma sürelerinin kısaltılması gibi istemlerin de görünmeye başlaması.
Türkiye imalat sanayinde iki yılı aşkın süredir kesintisiz bir durgunluk/daralma eğilimi süregidiyor. İmalat sanayinin GYSİH içindeki göreli ağırlığı da son yıllarda belirgin bir düşme eğilimi gösteriyor. Ancak bu olgulara yüzeysel bakışla hemen ana akım iktisattan devşirme “erken sanayisizleşme” tespitlerine sarılan liberal sol akademisyenlere katılmıyor ve itibar etmiyorum.
Türkiye kapitalizmi 2000’li yılların ilk dönemlerinde düşük teknolojilerden orta teknolojilere hızlı bir geçiş yaptı. Ancak 2008-2015 (ekonomik, siyasal, toplumsal) kriz ve dönemeciyle birlikte, hızlı verimlilik artışları ve teknolojik dönüşümü sürdüremez hale geldi. Kapitalist devlet iktidarı, düşük verimli KOBİ-OSB patlamasına ve (başta istihdam teşvikleri olmak üzere) teşviklerine hız verdi. Anadolu’nun kasaba ve köylerine kadar hızla yayılan ama düşük teknolojili ve düşük verimli bir sanayileşme patlaması yaşandı. Eğitim sisteminde (işgücü eğitim-bilgi-beceri düzeyinde) gerileme ve Türkiye’ye yabancı doğrudan imalat sanayi yatırımlarında azalma da buna eşlik etti. Öyle ki düşük verimli KOBİ’ler deryasının pazar payı büyük işletmelerinkinden daha hızlı arttı. Türkiye, yeni uluslararası işbölümü ve ekonomik dönüşüm süreçlerinde, yeni teknolojilere ve yeni tedarik alan ve zincirlerine daha hızlı giren Vietnam, Polonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan gibi ülkelerin bile gerisinde kalmaya başladı. KOBİ’ler deryasında düşük, büyük işletmelerde orta teknolojilere, geleneksel olgunlaşmış standart ürünlere ve düşük katma değere dayalı, üretiminin (bilgi, beceri, Ar-Ge, teknoloji, lojistik, organizasyon gibi) genel koşulları zayıf bu sanayi politikası, son yıllarda artık iyice sürdürülemez hale geldi.
Ancak bu “sanayisizleşme/erken sanayisizleşme” değil, çoktan iç sınırlarına dayanmış geleneksel sanayi ve ekonominin, emperyalist kapitalist yeni uluslararası işbölümü, üretimin-ticaret-finansın yeni koşulları, yeni teknolojiler ve tabii ki (ABD emperyalizminin) yeni jeostratejiler çerçevesinde gecikmiş dönüşüm sürecidir. Bu dönüşüm süreci, 2010’lu yılların sonlarına doğru başladı. Dönüşümün temel çerçevesi:
1- Düşük teknolojili, üretkenliği ve katma değeri en düşük sektör ve KOBİ’ler, OSB’ler, sürece yayılarak, kontrollü biçimde tasfiye ediliyor. Şimşek programı, yüksek faiz, döviz kurunun baskılanması, aynı zamanda bu işlevi görüyor.
2- Mevcut sanayi sektörleri içinde otomotiv-metal ve ağır sanayi gibi alanlar, dijital/teknolojik dönüşüm, otomasyon, orta-yüksek teknolojilere ve daha yoğun Ar-Ge oranına geçiş için destekleniyor. “Mega Sanayi” Bölgeleri (Filyos ve Ceyhan), Özel Endüstri Bölgeleri ve Yeni Nesil OSB’lerle daha büyük ölçekli, görece daha ileri (orta-yüksek) teknoloji, üretimin genel koşullarının (Ar-Ge, Üniversite işbirliği, hızlı lojistik sistem ve merkezleri, ucuz finansman vd) geliştirilmesi gözetiliyor.
3- Yeni uluslararası işbölümü çerçevesinde, öne çıkan yeni sektörler; savunma sanayi, enerji, lojistik, finans, ekstraktivizm/madencilik, veri merkezleri, atık/geri-dönüşüm sanayi, sağlık turizmi/biyoteknoloji, sınır aşan e-ticaret... Türkiye kapitalizmi otomotivden sonra, savunma sanayi, lojistik aktarma ve yönetim merkezleri, veri merkezleri, finans merkezi gibi alanlarda da bölgesel merkez olma yönelim ve çabası içindedir.
İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu, Türkiye kapitalizminin bu stratejik dönüşüm süreçlerinin dikkatli bir incelemesi yapılmadan çizilemez.
İnşaat, daha emek yoğun sanayileri canlandırabilir ama dönüştüremez. Savunma (silah-savaş) sanayi ise, hem daha ileri sanayi dallarına dayanır hem de giderek onların lokomotifi ve daha ileri teknolojilere geçişte dönüştürücü haline gelir. Savaş sanayinin ekonominin sınai-teknolojik lokomotifi ve dönüştürücüsü olması, kapitalizmin (patolojik) bir karakteristiğidir. Güney Kore kapitalizminin otomotiv, gemi yapım, çelik, petro-kimya, elektronik, yarı-iletkenler, robotik gibi alanlardaki sıçramalı gelişimini, ABD emperyalizminin hamiliği ve desteğiyle birlikte, savaş sanayine borçludur. Bu yüzden Türkiye’deki savunma sanayinin yıldızının parlamasını, uzay ve havacılık, otomotiv, gemi, elektronik, ağır sanayi (çelik, ana metal, petro-kimya), bilişim, lojistik gibi alanlarla birlikte düşünmek, buna göre konumlanmak gerekir. Filyos ve Ceyhan’daki mega ağır endüstri bölgelerini de savaş sanayisiyle bağlantılarıyla birlikte düşünebiliriz.
Daha önemlisi bölgesel savaş ekonomisinin gelişimiyle birlikte düşünmek gerekir: Türkiye’de yapılan NATO toplantısından çıkan anlaşma ve kararlara bakıldığında bunu kolayca görebiliriz. Ankara civarına yapılacak ve aynı zamanda NATO silah sistemlerine hizmet edecek 50 milyar dolarlık bir hiper veri merkezi. Adana’ya bir NATO kolordusunun konuşlandırılması. Ukrayna (Rusya ile savaş) gönüllülerine Türkiye’de deniz ve su altı savaş eğitimi verilmesi. İranı çevreleyen Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de yapılan ortak askeri işbirliği (birinin saldırıya uğraması halinde diğerlerinin de buna askeri olarak yanıt vermesi vb) anlaşması. Bu anlaşma ve kararların, Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı yeniden ön cephe jandarması haline getirmekte, bölgesel savaş ve korkunç yıkımlar tehlikesini büyütmektedir. (“Barış süreci” denilen ve son derece geri/gerici yasal çerçevesi de çıkartılan yeniden dizayn süreci de bu gelişmelerle bağlantısı içinde düşünülmelidir. Bir yanda İsrail diğer yanda maalesef bu süreç de Mekke Anlaşması'nın gizli ittifakları arasındadır.) Bunlar aynı zamanda, Suud’dan yeniden yatırım çekmeye başlaması ve Türkiye-Suud-Pakistan arasında yeni ve büyük çaplı savaş sanayi ortak yatırım ve işbirliklerini büyütmesi, Türkiye’nin NATO’nun bölgesel alt koordinasyon ve yürütme merkezi haline gelmesi gibi gelişmelerle birlikte, savaş sanayinin tüm geri bağlantılarıyla birlikte büyümesini ve karlarını sıçratmasını da gözetmektedir.
Türkiye işçi sınıfı hareketi, ABD-AB emperyalist kapitalist güçlerinin ve Türkiye burjuvazisi ve iktidarının, bölgesel savaş ekonomisi ve siyaseti planlarına ilgisiz kalamaz. Çünkü bu işçi sınıfının her türlü direniş ve mücadelesinin de daha sıkı ve daha müsamahasız kuşatma altına alınması, sınıf boyunduruğunun ağırlaşması anlamına geliyor.
Lojistik, uluslararası sermaye koridorları (Orta Koridor, Kalkınma Yolu vd) ve Türkiye içindeki yeni uluslararası sermaye koridorları (Kuzey Marmara, Gebze-Bursa-Manisa-İzmir, Kuzey-Orta Anadolu-Güney aksı, Antep-Hatay-Akdeniz aksı) ile birlikte, aynı zamanda hızlı demiryolları, limanlar, hava limanları, aktarma merkezleri, dağıtım merkezleri, depolar ve kilit lojistik merkezleri ile birlikte düşünülmelidir.
Veri merkezleri yapımı süren ve planlananlarla birlikte yüzün üzerinde veri merkezi ve Türkiye’de yapılan NATO toplantısı sonrasında açıklanan, 50 milyar dolarlık hiper veri merkezi planı ile birlikte düşünülmelidir.
Enerji, Ceyhan’da aynı zamanda yapılmakta olan mega petro-kimya ve enerji bölgesiyle birlikte uluslararası petrol/doğal gaz boru hatları, Doğu Akdeniz’deki büyük enerji rezervleri lojistiği, Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) ve Türk Akımı gibi büyük projelerle birlikte düşünülmelidir. Yeşil Hidrojen, hızla genişletilen RES ve GES santrali yatırım ve alanları (ki çelik, alüminyum, bakır, nadir toprak elemenleri madenciliğini de hızla büyütmektedir) cabasıdır.
Madencilik/ekstraktivizm Eskişehir Beylikova’daki büyük rezervlerde, devlet ve Eti Maden yatırımları çerçevesinde, nadir toprak elementleri maden saflaştırma/zenginleştirme tesisleri ve florit, barit ve (nükleer madde) toryum bileşikleri için tam ölçekli entegre işleme fabrikaları yatırımları ile birlikte düşünülmeli.
Savaş sanayi ve ekonomisi büyüyecek. Ağır sanayi büyüyecek. Metalin tüm temel dalları (otomotiv, makine, beyaz eşya, ana metal, profil boru, vd) büyüyecek. Enerji transit hatları ve lojistik büyüyecek. Madencilik büyüyecek. Veri merkezleri büyüyecek. Geleneksel emek yoğun KOBİ tarzı OSB’lerden, Mega Endüstri Bölgeleri, Özel Endüstri (serbest bölge) Bölgeleri ve Yeni Nesil OSB’lerle ölçek ekonomileri de büyüyecek ve tekelci oligarşik sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi de hızlanacak.
İşçi sınıfı hareketinin, örgütlenme, kadrolaşma, mücadele konumlanma ve önceliklerinin de bu çerçevede yeniden değerlendirilip düzenlenmesi bir zorunluluk haline geliyor. Diğer taraftan bu yeni özel ekonomi bölge ve alanlarının birçoğunun aynı zamanda resmen ya da fiilen “güvenlik bölgesi” haline getirilmesi, buralarda örgütlenmek ve grev-direniş yapmak için, daha kararlı, militan, direşken, daha siyasal bir sınıf çalışması ve faaliyetini zorunlu kılıyor. Bu gelişmeler, aynı zamanda Türkiye kapitalizminde daha örgün, daha kümelendirmeli, daha bağlantılı, daha entegre, daha “eko-sistem” ağlarına dayalı bir yeniden yapılanmaya işaret ediyor ki, bunu da “iyi” yanı olarak, daha geçişli örgütlenme ve mücadeleleri kolaylaştırabileceğini not edelim.
Burada hemen çok kritik bir doğrultu/ihtiyaç daha kendini gösteriyor: İşçi sınıfı hareketi ile ekoloji hareketi/mücadelelerinin her zamankinden daha yakıcı hale gelen ilişkisi ve birliği gereği. Çünkü Türkiye kapitalizminin temel dönüşüm çizgilerinin tamamı, emek yağması kadar doğa yağması/kırımı üzerinde yükseliyor. Mega Endüstri Bölgeleri ve Filyos ve Ceyhan’da bunlar için yapılması planlanan sayısız yeni termik santral; İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi (Inrail) projesinin (Ekim 2026’da ihaleye çıkacak), Kuzey Ormanları ve su havzalarını daha bir kemirecek olması; veri merkezlerinin hele ki mega veri merkezlerinin enerji-su yamyamı ve kanserojen olması; RES ve GES’lerin maden yamyamı olması, nadir toprak elementlerinin kanserojen olması... Bu birincisi, işçi sınıfı hareketi içinde işçi sağlığı ve güvenliği mücadelelerinin öneminin artması anlamına geliyor. İkincisi, işçi sınıfı hareketi ve mücadeleleri ile, üretim-sınıf ekseninden ekoloji hareketi ve mücadelelerin, organik dayanışması ve eylem birlikleri artık yakıcı bir zorunluluk haline geliyor.
Buradan işçi sınıfı hareketinin “ittifakı” olmanın ötesinde, dev çaplı yeni proleterleşme süreçleri çerçevesinde, artık bizzat işçi sınıfının organik bileşeni olarak örgütlenebilecek hareketlere geçebiliriz.
Çok kritik bir sorun, sosyal güvenlik, bakım, sağlık, eğitim, konut gibi toplumsal yeniden üretim alanlarının özelleştirilmesi, ateş pahası haline gelmesi ve kadın emeğinin sırtına yıkılmasıdır. Bu bir yanıyla emekçi kadınların ev-aile içi emek yoğunluğunu ve süresini artırmakta (ve kuşkusuz kadınlar üzerindeki ataerkil baskı ve şiddeti de artırmakta), diğer yandan ücretli kadın emeği ağırlıklı bakım, sağlık, eğitim sistemlerinde de endüstriyel/dijital taylorizm ile yığınsal yeniden üretim emeğinin çalışma yoğunluğunu ve güvencesizliğini artırmakta ve ücretlerini düşürmektedir. Sonuçta toplumsal yeniden üretim ve bakım alanlarında ağırlıklı cefasını kadın emeğinin çektiği büyük bir kriz yaşandığı halde, üretim ile yeniden üretim emekleri arasındaki içsel bağ kurulamıyor. Çalışma ile konut, sosyal güvenlik, sosyal yardım, emeklilik, bakım, sağlık ve eğitim alanlarında mücadeleleri birleşik bir sınıf mücadelesine bağlayabilecek bir mekanizma oluşturulabilmiş değil. Bu yüzden bu mücadeleler birbirinden kopup dağılarak etkisizleşmektedir. Türkiye’de eğitim, sağlık, bakım emeği alanlarındaki kamu emekçileri sendikaları ve mücadelelerinin zayıflamasıyla, üretim ve toplumsal yeniden üretim alanlarındaki mücadelelerin birbirinden kopukluğu da derinleşmiştir.
İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusunun en kritik gündemlerinden biri, toplumsal yeniden üretim ve bakım alanında kadın emeğinin üstüne yıkılmış krizi gündemleştirmek, üretim ve yeniden üretim alanlarındaki sorun, talep, örgütlenme ve mücadelelerinin organik iç bağını yeniden kurmaktır. Toplumsal yeniden üretim ve bakımı, işçi sınıfının bütünsel ve yakıcı bir mücadele gündemi haline getirmektir. Bakım ve yeniden üretim krizi, aynı zamanda sermayenin bunların koşullarına giderek daha fazla nüfuz etmesinden kaynaklanır ve bu alanlardaki mücadelelerin siyasallaşma potansiyelini de artırır. Dolayısıyla bakım ve yeniden üretim bağlamındaki ücretli ve ücretsiz kadın emeğini ve örgütlenme ve mücadelelerini güçlendirici sınıf politikaları üretmeye özel bir önem verilmelidir.
Günümüzde öğrencilerin genişleyen kesimlerinin (“geleceğin işçileri” olmanın ötesinde) bizzat öğrenciyken işçileşmeleri olgusu, solda daha fazla kabul görüyor. Ancak üniversite öğrencilerinin işçileşmesinden sadece öğrencilerin kafe gibi yerlerde kısmi zamanlı-geçici işçilik yapmasının anlaşılması, sosyalist grupların gençlik ve üniversite örgütlenmelerini aynı zamanda (siyasal) sınıf dinamik ve örgütlenmeleri olarak görmemeleri ve bu dinamikleri sınıf çalışmasına yönlendir(e)memeleri, işçileşmiş öğrencileri kendi sınıflarından ve sınıf mücadelesinden koparmaya ve yabancılaştırmaya devam ediyor. Oysa üniversite öğrencilerinin staj, intern, trimaster gibi adlar altında işçilik yapmaları, “kamu” üniversitelerinin de “danışma kurulu” adı altında fiilen holdingler tarafından yönetilmesi, teknoparklar, öğrenci ajansları, tokenlı çalıştırma sistemleri, lisans ve lisansüstü öğrencilerin sermayenin sipariş ettiği projelerde çalıştırılması, tez, ödev ve laboratuvar çalışmalarının bile sermayenin isterlerine göre belirlenmesi, KYK yurtları, barınma ve geçim sorunları, üniversite öğrencilerin yıkıcı işçileşmesinin sayısız biçimleri arasında. Öğrencilerin özgül sorun ve ihtiyaçlarını ihmal etmeyecek, öğrencilerin/gençliğin en başta özgürlük istemleri olmak üzere siyasal mücadele dinamiklerini de kapsayacak, ama öğrencileri daha dolaysız olarak bir sınıf bileşeni ve dinamiği olarak yetiştirecek ve geliştirecek bir (“öğrenci sendikası”na değil) işçi-öğrenci sendikasına ve devrimci işçi-gençlik örgütlerine ihtiyaç var. Gençlerin/öğrencilerin siyasal ve sendikal sınıf mücadelesi temelinden örgütlenmesi ve eğitilmesi, işçi sınıfı hareketinin siyasal-sendikal kadro sorununun çözülmesinin temel bir halkası olarak da yakıcı önemde. İlk sınıfsal-siyasal hareket deneyimlerini öğrenciyken alan, işçi-öğrenci dayanışmasının güçlü bir gelenek haline geldiği, mücadeleci işçi-öğrenci sendikalarını kuran, sonra da gençlerin fabrika ve işyerlerine bizzat işçileri/işçi sınıfını örgütlemek için gittiği dönem ve (Şili, Fransa, Güney Kore gibi) ülkelerde, bu işçi sınıfı hareketini ve militan kadrolarını geliştiren kilit bir etmen.
MESEM ve çocuk işçi cinayetlerinin solda güçlü ve kalıcı bir gündem haline gelmesi önemli. Ancak meslek liselerine ve çocuk/genç işçilerin yoğunlaşma noktalarına (işletmelere toplam istihdamının yüzde 10’u kadar “stajiyer öğrenci” işçi çalıştırma hakkı tanınıyor) yönelim halen çok cılız. Bizzat meslek lisesindeki atölye ve laboratuvarlarda sanayiye götürü iş yaptırılan çocuk işçiler veya TeknoFest gibi sistemlerle sermayeye inovasyon çalışmaları yapan (sayıları on binleri bulan) öğrenci-işçi ekipleri ise bilinmiyor bile. Sol addedilen sendikalar bile çoğu durumda, beyaz yakalı işçilerin ve taşeron işçilerin yanı sıra, öğrenci/çocuk (hatta bazan genç) işçileri örgütlenme ve mücadele kapsamı dışında tutuyor/görüyor. MESEM ve çocuk işçiliği, bir vicdan meselesi değil, daha eylemli ve örgütlü bir sınıf gündemi ve sınıf politikası haline gelmeli. Bir yerde yetişkin işçilerin örgütlenmesi, işçi çocuklarının/çocuk işçilerin de örgütlenmesine hizmet etmeli. Daha çocukluktan itibaren sayısız işe girip çıkan, çekirdekten yetişme işçi çocukları/çocuk işçilerin örgütlenmesi ve yaşam ve mücadele içinde eğitilmesi, geleceğin öncü/önder işçi kadrolarının gelişimi ve çoğalması açısından da yaşamsaldır.
“Beyaz yakalı” denilen eğitimli becerili zihin işçilerinin işçi sınıfı içindeki sayı ve oranı yükseliyor. Sermayenin yeni teknoloji ve sektörlerle birlikte nitelikli işçi açığı ve ihtiyacı artarken, bu kesimleri de taylorize verimliliğe bağlaması, mesleki statü, vasıf ve özerkliğin yerle bir edilmesi, yeni mezun ve genç mühendis, yazılımcı ve sağlıkçıların ücretlerinin asgari ücrete doğru düşmesi, bu yığınsallaşmış emek alanlarındaki çelişki ve gerilimi büyütüyor. Buna karşın solda, az çok ciddi işçi çalışması yürüten hareketlerde bile, “beyaz yakalı” işçilere yönelim halen çok cılız. “Beyaz yakalılar” içinde örgütlenenler, onları işçi değil “yaşam tarzı” olarak, işçi değil küçük burjuva eğilim ve nostaljileri içinden örgütlüyor. “Mavi yakalı” işçiler içinde faaliyet yürütenlerin ise, güvencesiz kol işçilerini daha bir işçi olarak algıladığı, zihin işçilerini işçi olarak görmediği bile oluyor.
KESK’in ve meslek örgütlerinin içi boş bir “kamuculuk”un pek ötesine geçemediği bu alanda, sosyalistlerin ve devrimcilerin bıraktığı boşluğu, dar ve geri bir meslek sendikacılığı dolduruyor. Hekim meslek sendikaları birkaç yılda 50 bin hekimi örgütleyebiliyor, hava trafik kontrolü meslek sendikası bir çırpıda neredeyse tüm hava trafik kontrol işçilerini üye yapabiliyor. Bundan heveslenen reformist akımlar, bilişim ve mühendislik gibi alanlarda da yeni meslek sendikaları kuruyor. Meslek sendikaları eğitimli zihin işçilerini işçi sınıfı bileşeni/dinamiği olarak değil işçileşmeye karşı reaksiyoner bir mesleki statücülük olarak örgütlüyor. Ama bu kesimlerden gördükleri ilgi, solun görmediğini gösteriyor: Bu kesimlerin yıkıcı işçileşme süreçlerinin doğurduğu örgütlenme ve mücadele dinamikleri. Sınıf mücadelesinin daha gelişkin olduğu ülkelerde “mavi-beyaz yaka” ayrımı o kadar derin değil, birlikte örgütlenebiliyorlar. TWC (Teknoloji İşçileri Koalisyonu) veri bilimciden yazılım geliştiriciye, dijital emek platformu gig işçilerine kadar teknoloji işçiliği kapsamında görüyor ve bileşik örgütlenme ve dayanışma politikaları geliştiriyor.
Türkiye’deki “mavi-beyaz yaka” ayrımı ise kutuplaşma düzeyinde derinleşmiş durumda. Ancak binlerce mavi-bir o kadar beyaz yakalı işçinin çalıştığı veri merkezleri gibi dijital fabrikalar, havaalanları, hastaneler, otomotiv fabrikaları, Ar-Ge fabrikaları bu yabancılaşmanın aşılma zeminlerini de gösteriyor. Fabrikalarda şalterlerin, dijital emek platformlarında motorların, iş kulelerindeki bilgisayarların birlikte durdurulduğu; hastanelerde hemşire hasta bakıcı hekim ve taşeron işçilerin, havaalanlarında uçucu personel, hava trafik kontrolü, yer teknisyenleri ve itfaiyecilerin, otomobil-beyaz eşya işletmelerinde Ar-Ge işçileri ile üretim hattı işçilerinin birlikte örgütlendiği ve mücadele ettiği bir işçi sınıfı hareketini gözümüzde canlandırmalı ve bunu yakınlaştıracak sınıf politikaları ve pratiği üretebilmeliyiz.
Bir algoritmik yönetim dalgası geliyor. Türkiye’de de dijital/yapay zekalı emek kontrol dalgası dijital emek platformlarından, büyük otomobil-metal ve sağlık işletmelerinden başlayarak yaygınlaştırılıyor.
Dünya çapında işçi sınıfı hareketinin öne çıkan gündem ve dinamiklerinden biri, yeni teknolojilerin kapitalist kullanım biçimlerine, dijital taylorizme, yapay zekalı emek kontrolüne karşı büyüyen mücadeleler. ABD’de sinema-TV-kültür-eğlence sektöründe, limanlarda, hastanelerde yapay zekanın sendikasızlaştırma, işten atma, güvencesizleştirme, performans değerlendirme aracı olarak kullanılmasına karşı onbinlerce kişilik grev dalgaları yaşandı. Güney Kore’de yapay zekaya ilişkin talepler dünya çapında ilk kez genel grev talepleri haline geldi. Güney Kore işçi sınıfı yapay zekanın işçi çıkarma gerekçesi yapılamayacağını, işyerlerine işçilerin, sendikaların, bağımsız uzmanların katılımıyla yapılacak “yapay zekanın işçiler üzerinde etkileri” kurumsal raporu ve onayı olmadan sokulmayacağını genel grev talebi haline getirdi. Yeni teknolojilerin kapitalist kullanım biçimlerinin dünya çapında deşifre eden sayısız kitap, rapor, mücadele deneyiminden de öğrenerek, Türkiye’de bu dalgaya karşı daha güçlü hazırlanmalı ve işçi sınıfını hazırlamalıyız.
Türkiye işçi sınıfı hareketinin bu konudaki bir avantajı, bu şişirilmiş teknolojiler/yapay zeka dalgasının Türkiye’ye daha yaygın biçimde gelinceye kadar, dünya çapında eleştirel analizler ve mücadelelerle epey deşifre edilmesi ve yıpratılmış olması. Dezavantajı ise Türkiye’de sosyalist ve sendikal hareketin teknoloji konularında, bunu gündemleştirme açısından bile, epey geç ve geri kalmış olması. Bu konuda bir ilk sendikal saha araştırması (ve mücadele taleplerini belirleme) raporu daha yeni yayınlanabildi. Birleşik Metal-İş’in “Dijital Teknolojilerin Metal İşçileri Üzerindeki Etkileri” başlıklı raporu, dijital teknolojiler/dijital taylorizmin uygulandığı işyerlerinde, işçilerin sendikadan başlıca talebinin, kendilerinden hangi verilerin toplandığını ve bu verilerin nasıl kullanıldığının öğrenilmesi olduğunu saptıyor. Mücadeleci sosyalist ve sendikal hareketlerin, yeni teknolojiler/algoritmik yönetim/yapay zekalı veri ve kontrol sistemleri karşısında mücadele programlarını, grevli eylemli kırmızı çizgilerini belirlemeleri, işçi sınıfı hareketini teknoloji direnişleri ve teknolojinin örgütlenme ve mücadelede alternatif kullanım yöntemleri konusunda eğitmesi gerekiyor.
Türkiye’de sınıf politikası üretilemediğini, hareket ve seferberlik tarzındaki işçi direnişlerinin örgütlenmesi ve öncülüğünde öne çıkan akımlar tarafından bile üretilemediğini düşünüyorum. 19 Mart hareketine bile sınıf çizgisiyle değil “yurttaş hakları” gözlükleriyle bakılması, Kürt, kadın, gençlik sorunlarında sınıf çizgilerinin gevşemesi ve kayması, burjuva parlamenter demokrasiden medet ummayanların da küçük burjuva halkçı demokratizmi aşamaması, işçi sınıfı hareketinin siyasallaşmasından anlaşılanın dar bir antifaşizm ya da dar bir antikapitalizm (kapitalizmin şu veya bu sonucuna karşı mücadele) ile sınırlı kalması, uluslararası süreç ve analizlerde sınıflararası çelişki ve mücadelelerin tümden unutulması, sınıf mücadelesini tarihten silme ve güncelden tasfiye etme yaklaşımlarına karşı bile net bir bilimsel-eleştirel tutum alınmaması gibi sayısız örnek verilebilir.
Bu, işçi sınıfı hareketini basıklaştıran, güç toplamasını zayıflatan, hareket ve seferberlik ile elde edilen mücadele birikimlerini aktarmasını ve ilerletmesini, gerçek devrimci ve komünist eksenden siyasallaşmasını ve kadrolaşmasını zorlaştıran en temel-yapısal sorunlarımızdan biri. Bunu aşabilmek için, öncelikle emek-sermaye çelişkisinin dar algılanışını aşmak, üretici güçlerin günümüzdeki ileri somut toplumsallaşma biçimleri (ve bunların kapitalist ilişkiler sistemine sığmaz ve uzlaşmaz hale gelmesi) ile sınıf mücadelesini birlikte, içsel bağ ve bütünlüğü içinde birlikte ele alabilmek gerekir. Ancak bu şekilde, kapitalizmin yaşamın hemen her alanına ve bütününe (üstyapıya, gündelik yaşam ve ilişkilere dahil) had safhada artan nüfuz ediş ve hakimiyetine karşı, çalışma, yaşam ve yönetilme ilişkilerinin her birine ve bütününe dair, iç tutarlılığa sahip bütünsellikte uzlaşmaz proleter devrimci politikalar üretilebilir. Daha ileri ve bütünlüklü toplumsallaşmış bir sınıf bilinci -bu mücadelelerin bütünü ve birbirini beslemesi içinden- geliştirilebilir. Örneğin bir ezilen cinsiyet sorununu, yeniden üretimin de dev çaplı (ama meta dolayımlı) toplumsallaşmasına karşılık işbölümü çelişkisi ile birlikte ele almak, daha gelişkin bir toplumsallaşmış sınıf ekseninde gelişme olanağını sağlar.
Kuşkusuz üretimin dev çaplı toplumsallaşması ile kapitalist ilişkiler-işbölümü çelişkisi bağlamında, bunları aynı zamanda işçi sınıfının proleter devrimci demokratik eğitimi ile birlikte düşünebilmek gerekir. Kadın işçilere, Kürt işçilere, genç işçilere, göçmen işçilere, sınıf örgütlenme ve mücadelelerinde tam eşit söz, karar, temsiliyet hakkı ve işçi sınıfının ezilen bileşenlerinin özgün sorun, ihtiyaç ve talepleri için de mücadele içinde eğitilmesi. İşçi sınıfı hareketi ezilen bileşenlerinin güvenini proleter mücadele demokrasisi içinde kazanmadan, onları işçi sınıfının organik bileşeni haline getiremez, kendi sınıf mücadelesini de yeni ve daha yüksek bir düzeye yükseltemez.
Üretim ne kadar toplumsallaşarak bütünleşirse, kapitalist işbölümü ilişkileri o kadar saçılıyor. Lojistik deyince depo/dağıtım merkezlerinin pek ötesine geçemiyoruz. Taşımacılık lojistiği, hızlı demiryolları, TIR’lar, limanlar, hava limanları, aktarma merkezleri, lojistik (ayrıştırma ve yönetim) merkezleri ufkumuza girmiyor. İnşaat deyince, bırakalım taş toprağa dayalı sanayi, çelik ve plastik boru, çimento işçilerini, vinçleri, iş makinelerini, kamyonları kullanan işçiler bile ufkumuzun dışında kalabiliyor.
Türkiye’nin öne çıkan sınıf mücadelecisi bir akımın “holdingçi düzen” yaklaşımı, kapitalizmin yeni “eko-sistem ilişkileri ağı”nı bir yanıyla tespit ediyor. Ama bunu daha ziyade merkezinde holdinglerin olduğu, onların uzantısı veya yedeğindeki düzen partileri, belediyeler, düzen sendikaları, mafya, tarikat, taşeron ve esnaf derneklerine kadar uzanan ilişkiler ağı/sistemi anlamında kullanırlarken, üretimin, emeğin, bilginin vd somut nitel toplumsallaşması ve entegrasyonunun kavranması eksik kalıyor. İşçi sınıfının “holdingçi düzen ağları”na karşı kendi sınıf örgütlenme ve mücadele ağlarını, en geniş, en çeşitli sektör, alt sektör, alan, kurum vd bağlantılı olarak çeşitlendirip zenginleştirebilmesi gerekiyor. Kendi toplumsal-bileşik merkezi en geniş ve en çeşitli mücadele dayanakları ve ilişkileri ağını kurabilmesi gerekir. Örneğin günümüzde sermaye birikiminde çok kilit bir halka haline gelen üniversitelerin emekçileriyle ilişkiler, örneğin belli bir tedarik zincirinin bir halkasında veya bir holdingin bir iştirakinde örgütlenirken diğer halka ve iştiraklerdeki işçilerle ilişkiler, imalat tabanında örgütlenirken ofis ve zihin işçileriyle de ilişkiler vd, gibi. Bir işyerinde, sektörde hareket ve seferberlik yaratırken, bağlantılı diğer tüm halkalarda örgütlenmek mümkün ve gerekli olmayabilir, ama olabildiğince çoklu bir sınıf ilişkileri ağı içinde, mücadelede olanaklar, dayanaklar, deneyimler, bilgi ve beceriler, destekler, inisiyatifler ağı büyüdükçe geometrik bir gelişme sağlamak mümkündür.
Toplumsal proletarya, işçi sınıfının nicel olarak muazzam genişleyip toplumun büyük çoğunluğunu oluşturur hale gelmesi değildir yalnızca. Asıl olarak çok çeşitli bilinç, örgütlülük, mücadele dinamiklerinin geometrik olarak büyüyen bir olanaklar ve yetiler toplamı ve bileşkesi olarak, toplumsal-bileşik olarak organize edilerek fiilileştirilmesi ve belli ortak hedefler doğrultusunda harekete geçirilebilmesidir.
Not: Bu yazının plan taslağında yer alan proletarya enternasyonalizminin yeni olanak ve biçimleri, göçmen işçiler gibi bir dizi konuya, zaman kısıtım ve yazının düşündüğümün ötesinde kapsam ve uzunluk kazanması nedeniyle yer veremedim. Bunları başka çalışmalarda telafi etme dileğiyle...
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.