Alevi Aydınlar Bildirgesi'nin temel kaygısını anlamak mümkündür. Tarihsel hafızanın yok sayılmasına, Alevilerin güvenlik kaygılarının küçümsenmesine, mezhepçi siyasal tasarımlara, demokratik olmayan ittifaklara, Aleviliğin siyasal araçsallaştırılmasına karşı çıkmaktadır. Bu itirazların önemli bir bölümü demokratik bir tartışmanın meşru unsurlarıdır. Fakat diyalektik açıdan bildirgenin aşması gereken sınır da tam burada başlamaktadır. Çünkü tarih yalnızca hatırlanmak için değil, aşılmak için de vardır

“Dün şiarımız barıştı, bugün de öyle, yarın da öyle olacak.”
Bu cümle, Alevi Aydınlar Bildirgesi'nin en güçlü ve aynı zamanda en tartışmalı siyasal-felsefi iddiasını taşımaktadır. Çünkü barış, burada yalnızca silahların susması anlamında değil, tarihsel hafızanın, siyasal eşitsizliklerin ve toplumsal korkuların aşılması gereken bir gelecek ufku olarak ortaya konulmaktadır. Ancak tam da bu nedenle bildirgenin kendi içindeki çelişkilerin de açığa çıkarılması gerekir. Zira barış, yalnızca çatışan tarafların anlaşması değildir; barış, çatışmayı üreten toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesidir.
Marksist diyalektik açısından bakıldığında herhangi bir siyasal bildirgenin doğruluğunu yalnızca ileri sürdüğü niyetler üzerinden değil, nesnel toplumsal ilişkiler içerisindeki işlevi üzerinden değerlendirmek gerekir. Bir metin kendisini barıştan, demokrasiden, insan haklarından ve evrensel değerlerden yana tanımlayabilir. Fakat onun tarihsel anlamı, yalnızca söylediği şeyde değil, hangi toplumsal koşullar içerisinde söylendiğinde, hangi sınıfsal ve siyasal ilişkileri yeniden ürettiğinde ve hangi alternatifleri mümkün ya da imkânsız hale getirdiğinde aranmalıdır.
Alevi Aydınlar Bildirgesi tam da böyle bir tarihsel eşikte ortaya çıkmaktadır.
Bir tarafta kırk yıllık çatışma ve şiddet döneminin sona erdirilmesi umudu; diğer tarafta Alevi toplumunun tarihsel hafızasında son derece güçlü bir yer tutan katliamlar, dışlanma ve siyasal güvensizlik bulunmaktadır. Bir tarafta Kürt sorununun demokratik ve hukuksal yollarla çözülmesi beklentisi; diğer tarafta bazı siyasal söylemlerin Alevi toplumunda yarattığı kaygılar vardır.
Dolayısıyla mesele basitçe “barış mı, savaş mı?” ikilemine indirgenemez.
Asıl mesele şudur:
Nasıl bir barış? Kimin barışı? Hangi toplumsal ilişkiler üzerinde kurulacak bir barış? Ve bu barış, tarihsel olarak ezilmiş toplulukların birbirine karşı korkularını mı büyütecek, yoksa onları aynı demokratik ve sınıfsal özgürleşme projesi içerisinde buluşturabilecek mi?
Bu sorular sorulmadan bildirgeyi anlamak mümkün değildir.
Alevi toplumunun tarihsel hafızası, salt geçmişe ilişkin bir arşiv değildir. Hafıza, bugünkü siyasal davranışları biçimlendiren canlı bir toplumsal güçtür. Aleviler açısından tarih, yalnızca “geçmişte yaşanmış acılar” toplamı değildir. Katliamlar, sürgünler, zorunlu asimilasyonlar, ibadet biçimlerinin bastırılması, kamusal alanda görünmezleştirme ve siyasal iktidarlar karşısındaki güvensizlik, kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal hafıza oluşturmuştur.
Tarihsel hafıza maddi toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Hafızanın kendisi de belirli toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilir.
Bu nedenle tarihsel bir olayın bugünkü siyasal bilinç üzerindeki etkisini küçümsemek doğru değildir. Fakat bunun tersine, geçmişte yaşanmış bir çatışmayı bugünkü bütün siyasal ilişkilerin değişmez açıklaması haline getirmek de diyalektik değildir. Çünkü diyalektik tarih anlayışı geçmişi reddetmez; fakat geçmişin bugünü mekanik biçimde belirlediğini de kabul etmez. Geçmiş bugünün koşullarında yeniden anlamlandır ve bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü geçmişte yaşanan Yavuz–İdris-i Bitlisi ilişkisi üzerinden bugünkü bütün Kürt siyasal hareketlerini, bugünkü bütün Alevi–Kürt ilişkilerini veya bugünün bütün demokratikleşme arayışlarını açıklamaya çalışmak tarihsel materyalizmin yöntemi değildir. Tarihsel materyalizm, tarihsel olayları kutsallaştırmaz, onları maddi koşulları içerisinde çözümler.
Bildirgenin en güçlü siyasal itirazlarından biri, Yavuz Selim–İdris-i Bitlisi ilişkisinin günümüz siyasal tasarımlarına referans yapılmasına yöneliktir. Burada bildirgenin kaygısı anlaşılabilir bir tarihsel zemine sahiptir. Ancak akademik ve Marksist bir analiz açısından önemli bir ayrım yapılmalıdır:
Tarihsel bir ittifakın günümüzde referans gösterilmesini eleştirmek başka şeydir; tarihsel ittifakın bütün anlamını bugünkü siyasal aktörlere doğrudan aktarmak başka şeydir.
Birinci yaklaşım tarihsel eleştiridir.
İkincisi ise anakronizm tehlikesi taşır.
16. yüzyılın Osmanlı–Safevi rekabeti, merkezi devletleşme süreçleri, mezhepsel siyaset, imparatorluk coğrafyası ve bölgesel iktidar ilişkileri ile 21. yüzyılın ulus-devlet, kapitalizm, emperyalizm ve demokratik temsil koşulları aynı tarihsel yapı değildir. Dolayısıyla bir tarihsel analojinin siyasal anlamını tartışmak gerekirken, tarihsel koşulların özdeş olduğunu varsaymak doğru değildir.
Fakat burada bildirgenin önemli bir haklılık payı da vardır. Tarihsel referansların siyasal sembol olarak kullanılmasının toplumsal sonuçları vardır. Bir siyasal aktör belirli bir tarihsel figürü veya ittifakı bugünkü siyasal tasarımına sembolik referans olarak taşıyorsa, bunun toplumsal hafızada yaratacağı etkileri hesaba katmak zorundadır.
Özellikle Alevi toplumunun tarihsel hafızası bakımından Yavuz Selim figürünün taşıdığı anlam göz ardı edilemez. Bu nedenle eleştirinin esas hedefi belirli bir etnik ya da siyasal topluluk değil, geçmişin iktidar sembollerinin bugünün demokratik siyasal tahayyülüne taşınması olmalıdır.
Bildirgenin daha fazla geliştirilmesi gereken noktalarından biri buradadır.
- Bir halk, bir tarihsel şahsiyet değildir.
- Bir toplumsal hareket, geçmişteki bütün - siyasal tercihlerinin basit toplamı değildir.
Kürtler İdris-i Bitlisi değildir.
- Aleviler de yalnızca tarihsel mağduriyetlerinden ibaret değildir.
- Türkler Yavuz değildir.
- Osmanlı toplumu da yalnızca saraydan ibaret değildir.
Toplumları tarihsel şahsiyetlerin davranışlarına indirgemek yerine sınıfsal, ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkileri analiz eder.
Bu nedenle bugünün Kürt siyasal hareketini eleştirmek mümkündür. Hatta son derece sert biçimde eleştirmek de mümkündür. Ancak bu eleştiri, “Kürtler geçmişte şunu yaptı” biçiminde etnik kolektif suçlama mantığına dönüşürse, Marksist eleştiri olmaktan çıkar.
Aynı biçimde Alevileri yalnızca mağduriyet hafızası üzerinden tanımlamak da Alevi toplumunun tarihsel özneselliğini zayıflatır.
Toplumlar tarihin nesnesi değil, aynı zamanda tarihsel öznelerdir.
Burada bildirgenin en önemli eksikliklerinden biri ortaya çıkmaktadır. Alevilik yalnızca mezhepsel veya kültürel bir kimlik değildir.
Aleviliğin tarihsel gelişimi, aynı zamanda belirli bir toplumsal dayanışma, paylaşım, cemaat örgütlenmesi ve ortak yaşam pratiği üretmiştir.
Cem, musahiplik, lokma, dayanışma, paylaşım, rızalık ve topluluk içerisindeki karşılıklı sorumluluk gibi pratikler, yalnızca dinsel ritüeller olarak okunamaz. Bunların aynı zamanda toplumsal ilişkiler üretme biçimleri olduğu görülmelidir. Dolayısıyla Aleviliğin tarihsel mirası yalnızca “bize ne yapıldı?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
Alevilik nasıl bir toplum tahayyül etti?
Bu soru sorulduğunda Aleviliğin tarihsel hafızası mağduriyet siyasetinden çıkarak toplumsal özgürleşme perspektifine taşınabilir. Çünkü yalnızca mağduriyet üzerinden kurulan kimlik, zaman içerisinde mağduriyetin yeniden üretimine bağımlı hale gelebilir. Oysa özgürleştirici politika mağduriyeti hatırlamakla birlikte, mağduriyetin ötesine geçer.
21. yüzyılın önemli siyasal sorunlarından biri, sınıf siyasetinin giderek kimlik siyasetinin gölgesinde kalmasıdır. Bu durum yalnızca Kürt hareketi açısından değil, Alevi siyaseti açısından da tartışılmalıdır. Kimliklerin gerçek olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Fakat Marksist yaklaşım açısından kimlik, toplumsal ilişkilerin nihai açıklaması değildir.
Bir Alevi işçi ile Sünni işçinin, bir Kürt işçi ile Türk işçinin, aynı kapitalist üretim ilişkisi içerisinde karşılaştıkları ortak sömürü ilişkisi vardır. Bu ortaklık kimlik farklılıklarını ortadan kaldırmaz. Fakat onları siyasal olarak başka bir düzlemde buluşturabilir.
Sınıf, insanların farklılıklarını yok eden bir homojenleştirme mekanizması değildir.
Sınıf siyaseti, farklı kimliklerin ortak maddi çıkarlar etrafında politik bir özne haline gelmesidir.
Bu nedenle Alevi hareketinin geleceği yalnızca “Alevi hakları” başlığıyla sınırlanırsa, kapitalist toplumun daha geniş eşitsizliklerini gözden kaçırma tehlikesi doğar. Aynı biçimde Kürt sorunu yalnızca etnik kimlik üzerinden ele alınırsa, Kürt toplumunun içerisindeki sınıfsal farklılıklar görünmez hale gelebilir. İşte diyalektik burada kimlik ile sınıfı birbirinin alternatifi olarak değil, birbirini kesen toplumsal ilişkiler olarak ele almayı gerektirir.
Bildirgenin en fazla dikkat edilmesi gereken bölümlerinden biri Alevi–Kürt ilişkisine dair kaygılarıdır. Bu kaygıları yok saymak demokratik değildir. Fakat kaygıyı siyasal stratejinin merkezine yerleştirmek de aynı ölçüde sorunludur. Çünkü Türkiye'nin tarihsel toplumsal yapısında Aleviler ve Kürtler arasında hem çatışmalar hem de ortaklaşmalar bulunmuştur. Dolayısıyla ilişkileri tek bir tarihsel anlatıya indirgemek mümkün değildir. Bugün yapılması gereken, “Aleviler Kürtlere karşı mı, Kürtler Alevilere karşı mı?” gibi yanlış bir sorudan çıkmaktır.
Sorulması gereken soru şudur:
Aleviler ve Kürtler, kapitalist devlet, neoliberal ekonomik düzen, mezhepçi politikalar, otoriterleşme ve emperyalist müdahaleler karşısında hangi ortak demokratik ve sınıfsal zeminde buluşabilirler? Bu soru bizi tarihsel çatışmadan tarihsel olanağa götürür. Sorun çelişkiyi yok etmek değil, çelişkiden yeni bir sentez üretmek.
Bildirgenin Suriye'ye ilişkin kaygıları ayrıca değerlendirilmelidir.
Ortadoğu'da mezhep kimlikleri yalnızca dinsel kategoriler değildir. Devletlerin, bölgesel güçlerin ve emperyalist müdahalelerin etkisi altında siyasal araçlara dönüşebilmektedir. Bu nedenle Suriye'deki Alevilerin güvenliği, siyasal ve hukuksal eşitliği meselesi ciddi biçimde ele alınmalıdır. Ancak burada da diyalektik bir uyarıya ihtiyaç vardır...
Alevilerin güvenliğini savunmak ile Ortadoğu'yu mezhepsel bloklar üzerinden okumak aynı şey değildir.
Birincisi demokratik bir ilkedir.
İkincisi ise mezhepçi jeopolitiğin yeniden üretimine yol açabilir.
Alevilerin güvenliği ancak bütün yurttaşların güvenliğiyle birlikte savunulduğunda evrensel bir siyasal ilkeye dönüşür. Aksi halde “Alevilerin güvenliği” söylemi, istemeden de olsa başka toplulukların güvenliğini ikincilleştiren bir kimlik siyasetine dönüşebilir.
Bu nedenle demokratik ilke şudur:
Bir toplumun özgürlüğü, başka bir toplumun özgürlüğünün karşıtı olamaz.
Bildirgenin en önemli politik sorularından biri de budur.
Aleviler adına kim konuşabilir?
Alevi kurumları mı?
Alevi aydınları mı?
Dedeler mi?
Cemevleri mi?
Siyasi partiler mi?
Yoksa doğrudan Alevi topluluklarının kendisi mi?
Modern demokrasilerde hiçbir kurumun bir topluluğun tamamını temsil ettiğini varsaymak mümkün değildir. Alevi toplumu da homojen değildir. İçerisinde farklı sınıflar, farklı siyasal eğilimler, farklı inanç yorumları ve farklı tarih okumaları bulunmaktadır. Dolayısıyla “Aleviler adına konuşmak” iddiası kendi başına demokratik meşruiyet sağlamaz.
Temsil iddiasının kendisi bir hegemonya mücadelesidir.
Hangi Alevilik?
Hangi tarih?
Hangi siyasal yönelim?
Hangi sınıfsal çıkar?
Bu sorular sorulmadan “Alevi iradesi” kavramı kolaylıkla siyasal bir soyutlamaya dönüşebilir.
Hegemonya yalnızca devletin zor kullanması değildir. Hegemonya, bir toplumsal grubun kendi dünya görüşünü toplumun genel doğrusu haline getirebilme kapasitesidir. Bu açıdan Alevilik üzerindeki mücadele yalnızca ibadet alanında gerçekleşmez.
Aleviliğin tarihinin nasıl anlatılacağı, hangi figürlerin kahramanlaştırılacağı, hangi olayların hatırlanacağı, hangi olayların unutulacağı...
Aleviliğin “etnik”, “mezhepsel”, “kültürel”, “felsefi” veya “politik” bir kimlik olarak tanımlanacağı başlı başına bir hegemonya mücadelesidir. Dolayısıyla bildirgenin yaptığı tarihsel itiraz önemlidir; ancak bunun yanında Aleviliğin geleceğini yalnızca başka siyasal aktörlerin söylemlerine tepki üzerinden kurmaması gerekir.
Aleviler kendi tarihsel anlatılarını kendileri yeniden üretmelidir. Fakat bunu yaparken eleştirel tarih bilincinden vazgeçmemelidir.
Tarih yalnızca geçmiş değildir. Tarih hakkında konuşma hakkı da bir iktidar biçimidir. Kim “gerçek tarihi” anlatıyor? Kim “Aleviliğin gerçek temsilcisi” olduğunu iddia ediyor? Kim belirli bir tarihsel figürü olumlu veya olumsuz biçimde tanımlayabiliyor? Kim akademik otoriteyi kullanarak belirli bir tarih yorumunu meşrulaştırabiliyor? Bunların tamamı sembolik iktidarın alanına girer.
Dolayısıyla bildirgenin “bilgi kirliliği” eleştirisi önemli olmakla birlikte, bunun karşısına yalnızca başka bir “doğru tarih” koymak yeterli değildir. Gerekli olan şey, eleştirel tarih üretimidir. Kaynakların karşılaştırılması, tarihsel bağlamın kurulması, farklı tarihçilerin görüşlerinin değerlendirilmesi ve mitolojik anlatılarla akademik tarih arasındaki sınırların korunması gerekir.
Bildirge bir taraftan evrensel değerleri savunmaktadır.
- Demokrasi.
- İnsan hakları.
- Sekülerlik.
- Barış.
- Hukukun üstünlüğü.
Fakat diğer taraftan belirli bir tarihsel kimlik hafızasının siyasal güvenlik kaygısını öne çıkarmaktadır. Bu ikisi zorunlu olarak çelişmez. Ancak dikkat edilmezse evrensel değerlerden kimliksel güvenlik siyasetine doğru bir kayma gerçekleşebilir.
Özgürleşme ile korunma aynı şey değildir.
Bir topluluk sürekli olarak “kendimizi korumalıyız” noktasına sıkışırsa, siyasal ufku savunmacı hale gelir. Oysa özgürleşme politikası, yalnızca tehditlerden korunmayı değil, tehdidi üreten toplumsal düzenin değiştirilmesini hedefler. Bu nedenle Alevi siyaseti yalnızca “Alevilere yönelik tehditler” üzerinden değil, bütün toplumun demokratikleşmesi üzerinden kurulmalıdır.
Burada bildirgenin “barış” kavramını daha ileri taşımak mümkündür. Barış, kapitalist toplumda nötr bir kategori değildir. Bir patron ile işçi arasındaki ilişki de “barış” içerisinde olabilir. Fakat ücretli emek sömürüsü devam ettiği sürece bu barış, toplumsal çelişkiyi ortadan kaldırmaz.
Barışın iki düzeyi vardır:
-Negatif barış: Şiddetin ve silahlı çatışmanın sona ermesi.
- Pozitif barış: Şiddeti üreten toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların dönüştürülmesi.
Kırk yıllık çatışmanın sona ermesi elbette tarihsel olarak önemlidir.
Fakat gerçek barış;
- işsizliğin,
- yoksulluğun,
- mezhep ayrımcılığının,
- etnik ayrımcılığın,
- kadınların eşitsizliğinin,
- emek sömürüsünün,
- otoriter devlet biçimlerinin,
- sermaye egemenliğinin
sürdürülmesiyle tamamlanmış olmaz.
Bu nedenle; silahların susması barışın başlangıcıdır; barışın kendisi değildir.
Diyalektik siyaset, farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmaz. Onları demokratik biçimde yönetilebilir hale getirir.
Alevi–Sünni,
Türk–Kürt,
inançlı–inançsız,
merkez–çevre,
emek–sermaye,
kadın–erkek,
yerel–merkezi
gibi karşıtlıkların tümünü bir anda ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Sorun, bu karşıtlıkların nasıl siyasal biçim kazanacağıdır. Eğer siyaset onları düşmanlaştırırsa çatışma üretir. Eğer siyaset onları demokratik müzakere alanına taşırsa yeni bir toplumsal sentez yaratabilir.
Dolayısıyla demokratik siyaset, farklılıkların yok edilmesi değil, farklılıkların eşitlik temelinde birlikte yaşayabilmesidir.
Alevi hareketinin önündeki temel teorik sorunlardan biri budur. Alevilik tarihsel mağduriyetlerini unutmamalıdır. Fakat yalnızca mağduriyet üzerinden siyasal kimlik kurmak da yeterli değildir.
Aleviliğin geleceği, kendi tarihsel değerlerini modern demokratik toplumun evrensel değerleriyle buluşturabildiği ölçüde güçlü olacaktır.
- Rızalık,
- eşitlik,
- paylaşım,
- dayanışma,
- doğayla bütünlük,
- insan merkezli etik,
- topluluk sorumluluğu
gibi tarihsel değerler, geçmişin nostaljik unsurları olarak değil, modern kapitalist toplumun krizlerine karşı eleştirel düşüncenin kaynakları olarak yeniden okunabilir. Bu noktada Aleviliğin tarihsel mirası ile sosyalist düşünce arasında tartışmaya açık güçlü kesişim alanları bulunmaktadır. Ancak bu kesişim de romantikleştirilmemelidir.
Aleviliği doğrudan “proto-sosyalizm” olarak ilan etmek ne tarihsel olarak yeterince açıklayıcıdır ne de bilimsel açıdan savunulabilir. Daha doğru yaklaşım, Alevi toplumsal pratiklerinde bulunan dayanışmacı unsurların modern eşitlikçi siyaset açısından yeniden yorumlanmasıdır.
Bildirgenin özellikle sol, sosyalist ve demokrat çevrelere yaptığı çağrı burada yeniden düşünülmelidir. Solun görevi Aleviler ile Kürtler arasında taraf seçmek değildir.
Solun görevi;
- etnik milliyetçiliğe karşı sınıfsal enternasyonalizmi,
- mezhepçiliğe karşı seküler eşit yurttaşlığı,
- devletçi otoriterliğe karşı demokratik özgürlükleri,
- sermaye egemenliğine karşı emekçi sınıfların siyasal bağımsızlığını savunmaktır.
Bu nedenle sosyalistler bir yandan Alevilerin tarihsel korkularını küçümsememeli, diğer yandan Kürtlerin demokratik taleplerini kriminalize eden devletçi bir çizgiye savrulmamalıdır. Aynı şekilde Kürt hareketlerinin demokratik taleplerini desteklemek, onların bütün siyasal tezlerini eleştiri dışı bırakmak anlamına gelmemelidir.
Dayanışma eleştirisizlik değildir. Tam tersine gerçek dayanışmanın koşulu, eleştirel özerkliktir.
Bildirgenin mevcut hali önemli bir itirazı dile getirmektedir. Fakat siyasal açıdan daha ileri bir noktaya taşınabilmesi için yalnızca “neyi reddettiğini” değil, neyi önerdiğini daha açık ortaya koyması gerekir.
Örneğin:
- Alevilerin eşit yurttaşlığı,
- cemevlerinin hukuki statüsü,
- zorunlu din derslerinin demokratik biçimde yeniden düzenlenmesi,
- laik devlet,
- mezhep ayrımcılığına karşı hukuk,
- Kürt sorununun demokratik çözümü,
- anadilde kültürel haklar,
- yerel demokrasi,
- emekçilerin örgütlenme özgürlüğü,
- kadın eşitliği,
- kamusal kaynakların eşit dağılımı,
- Suriye ve Ortadoğu'da bütün toplulukların eşit yurttaşlık hakları,
- emperyalist müdahalelere karşı halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı gibi başlıklar, bildirgenin siyasal ufkunu çok daha geniş bir demokratik programa dönüştürebilir.
Böyle bir perspektif Alevi toplumunu yalnızca savunma pozisyonundan çıkararak kurucu siyasal özne haline getirir.
Alevi Aydınlar Bildirgesi'nin temel kaygısını anlamak mümkündür.
Tarihsel hafızanın yok sayılmasına, Alevilerin güvenlik kaygılarının küçümsenmesine, mezhepçi siyasal tasarımlara, demokratik olmayan ittifaklara, Aleviliğin siyasal araçsallaştırılmasına karşı çıkmaktadır.
Bu itirazların önemli bir bölümü demokratik bir tartışmanın meşru unsurlarıdır. Fakat diyalektik açıdan bildirgenin aşması gereken sınır da tam burada başlamaktadır. Çünkü tarih yalnızca hatırlanmak için değil, aşılmak için de vardır.
Yavuz'un, İdris-i Bitlisi'nin, Safevi–Osmanlı çatışmasının, katliamların, sürgünlerin ve mezhep savaşlarının tarihsel hafızası korunmalıdır. Fakat bu hafıza bugünün halklarını birbirine karşı sürekli rehin almamalıdır. Geçmişin acısını unutmamak başka şeydir. Geçmişin siyasal mantığını bugüne taşımak başka şeydir.
Aleviler tarihlerini savunmalıdır, ama tarihlerinin esiri olmamalıdır.
Kürtler kendi tarihlerini savunmalıdır, ama geçmişteki bütün siyasal aktörlerin mirasını bugünün siyasal toplumuna taşımamalıdır.
Türkler de kendi tarihleriyle hesaplaşmalıdır.
Ve sosyalistler bütün bu tarihsel hafızaların üzerinde yeni bir ortak gelecek yaratmak zorundadır. Çünkü gerçek demokratik siyaset, “sen geçmişte ne yaptın?” sorusunu sonsuza kadar tekrarlamak değil; “bugün birlikte nasıl özgürleşebiliriz?” sorusunu tarihsel bir programa dönüştürmektir. Bu nedenle Alevi hareketinin önündeki temel mesele yalnızca Alevileri korumak değildir.
Daha büyük görev şudur:
-Alevilerin özgürlüğünü bütün toplumun özgürlüğünün bir parçası haline getirmek.
- Kürtlerin demokratik haklarını Alevilerin haklarına karşı koymamak.
- Alevilerin haklarını Kürtlerin haklarına karşı koymamak.
- Sekülerliği herhangi bir kimliğin karşısına dikmemek.
- Sınıf siyasetini kimlikleri inkâr eden bir dogmaya dönüştürmemek.
- Kimlik siyasetini de sınıfsal gerçekliği örten bir perde haline getirmemek.
Ve nihayetinde barışı yalnızca silahların susması olarak değil, insanın insana hükmetme biçimlerinin tarihsel olarak aşılması olarak düşünmek. Marksist diyalektiğin bize öğrettiği temel gerçek budur:
Çelişkilerden kaçılmaz; çelişkiler dönüştürülür.
- Alevi–Kürt ilişkisi de,
- Türk–Kürt ilişkisi de,
- inanç–laiklik ilişkisi de,
- kimlik–sınıf ilişkisi de,
- geçmiş–gelecek ilişkisi de ancak böyle bir dönüşüm içerisinde yeni bir anlam kazanabilir. Ve belki de bugün söylenmesi gereken en temel söz tam olarak şudur:
Barış, geçmişi unutmak değildir. Barış, geçmişin acılarını geleceğin düşmanlıklarına dönüştürmemektir. Barış, herkesin kendi tarihini hatırlayabildiği ama hiç kimsenin başkasının tarihinin tutsağı olmadığı bir toplumsal düzen kurabilmektir.
Bu anlamda:
Dün şiarımız barıştı.
Bugün de barış.
Yarın da barış.
Fakat bizim savunduğumuz barış, yalnızca silahların susması değil; eşitliğin, özgürlüğün, laikliğin, kardeşliğin ve toplumsal adaletin üzerinde yükselen bir barıştır. Çünkü barışın karşıtı yalnızca savaş değildir.
Barışın karşıtı;
- eşitsizliktir,
- ayrımcılıktır,
- mezhepçiliktir,
-milliyetçiliktir,
- sömürüdür,
- otoriterliktir,
-tarihsel hafızanın araçsallaştırılmasıdır.
- Ve nihayetinde insanın insana hükmetmesidir.
Alevi toplumunun tarihsel hafızası ancak bu evrensel özgürleşme perspektifi içerisinde geleceğe taşındığında, geçmişin mağduriyetlerini yeniden üretmekten çıkıp geleceğin eşitlikçi toplumunun kurucu hafızasına dönüşebilir. Barışa olan inancımızla değil yalnızca; barışı yaratacak toplumsal, siyasal ve tarihsel koşulları kurma irademizle.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.