Esas tartışma “Öcalan Marksist midir?” sorusu değildir. Esas soru, demokratik entegrasyonun hangi sınıfsal güç tarafından ve hangi tarihsel hedef doğrultusunda gerçekleştirileceğidir. Eğer süreç Kürt ve Türk burjuvazilerinin uzlaşmasına indirgenirse, sonuç demokratik kapitalizm olur. Eğer süreç emekçilerin bağımsız örgütlenmesini güçlendirir, ulusal baskıyı ortadan kaldırır, sermaye egemenliğini sorgular ve halkların bölgesel dayanışmasını sınıf mücadelesiyle birleştirirse, demokratik devrimin maddi zeminini yaratabilir

Veysi Sarısözen’in “Teori ve program diyalektiği” başlıklı yazısı, ilk bakışta Öcalan’ın Marksist teoriyle ilişkisi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin güncel stratejisi üzerine bir tartışma açıyor görünse de, gerçekte çok daha kapsamlı bir sorunu gündeme getirmektedir: Teori ile program arasındaki ilişki nedir; demokratik bir eylem programı sosyalist stratejiyle nasıl ilişkilendirilmelidir; ulusal sorun ile sınıf mücadelesi hangi tarihsel zeminde birbirine bağlanabilir; demokratikleşme kapitalist devletin sınırları içerisinde bir reform süreci olarak mı kalacaktır, yoksa sosyalist dönüşümün maddi ve siyasal koşullarını mı yaratacaktır? Bu sorular, Öcalan’ın Marksist olup olmadığına ilişkin skolastik bir kimlik tartışmasından çok daha önemlidir. Çünkü Marksizm düşünürlere verilen bir mezhep ruhsatı değil, toplumsal gerçekliği sınıfsal ilişkiler, üretim tarzı, devlet, iktidar ve tarihsel çelişkiler üzerinden açıklayan eleştirel ve devrimci bir yöntemdir. Bu nedenle Öcalan’ın ya da herhangi bir düşünürün Marksizmle ilişkisi, onun kendisini nasıl tanımladığından önce, ileri sürdüğü kavramların kapitalist toplumun gerçek hareket yasalarını ne ölçüde açıkladığı ve bu kavramların hangi siyasal pratiğe bağlandığı üzerinden değerlendirilmelidir.
Sarısözen’in önemli katkısı, felsefi ve bilimsel teorilerin parti kararlarıyla dogmaya dönüştürülmesine karşı çıkmasıdır. Bu tutum Marksist düşüncenin canlılığı bakımından savunulmalıdır. Ancak teori ile programı birbirinden fazla ayırmak da aynı ölçüde sorunludur. Çünkü program, teorinin siyasal pratiğe çevrilmiş biçimidir. Bir hareketin “demokratik entegrasyon”, “demokratik konfederalizm”, “proletarya diktatörlüğü”, “sosyalist devlet”, “komünal demokrasi” veya “bölgesel devrim” gibi kavramlardan hangisini stratejik eksen olarak seçtiği yalnızca teorik bir tercih değildir; bu tercih, iktidarın hangi sınıfsal güçler tarafından kullanılacağını, mülkiyet ilişkilerinin nasıl dönüştürüleceğini, devletin hangi biçimde yeniden örgütleneceğini ve sınıf mücadelesinin hangi doğrultuda ilerleyeceğini belirleyen siyasal sonuçlara sahiptir. Dolayısıyla Marksist diyalektik açısından teori, program ve pratik birbirinden koparılamaz. Teori pratiği aydınlatır, program teoriyi siyasal hedeflere çevirir, pratik programı sınar ve pratikte ortaya çıkan yeni çelişkiler teorinin yeniden geliştirilmesini zorunlu kılar. Sorun, programın her gün yeniden yazılması değil; programın dayandığı toplumsal gerçekliğin her gün yeniden sınanmasıdır.
Sarısözen’in temel siyasal önerisi olan “Kürt sorununu demokratik entegrasyon sürecinde çözmek ve devlet rejimini barışçıl mücadeleyle demokratikleştirmek”, tarihsel koşullar içinde ciddiyetle ele alınması gereken bir stratejik önermedir. Ancak burada Marksist açıdan temel soru şudur: Demokratik entegrasyon neyin içine ve hangi sınıfsal ilişkiler temelinde gerçekleşecektir? Eğer entegrasyon, Kürt toplumunun devlet tarafından inkâr edilmesinin sona erdirilmesi, siyasal hakların güvence altına alınması, zorunlu asimilasyon politikalarının tasfiyesi, yerel demokratik örgütlenmelerin güçlendirilmesi ve halkların eşit yurttaşlık temelinde siyasal yaşamın öznesi haline gelmesi anlamına geliyorsa, bu süreç tarihsel olarak ilerici bir demokratik kazanım niteliği taşır. Fakat “entegrasyon” kavramı, kapitalist devlet ile Kürt toplumunun karşılıklı uzlaşması biçiminde anlaşılır ve bu uzlaşmanın sınıfsal karakteri sorgulanmazsa, demokratik entegrasyon kolaylıkla ulusal ve sınıfsal çelişkilerin üzerini örten bir toplumsal uzlaşma projesine dönüşebilir. Marksist eleştirinin temel görevi tam da burada başlar: Demokratik entegrasyonun kendisini değil, onun hangi sınıfsal güçlerin çıkarları doğrultusunda ve hangi tarihsel hedefe bağlanacağını sorgulamak.
Çünkü demokrasi ile sosyalizm aynı şey değildir. Demokratik hakların genişletilmesi, siyasal baskının geriletilmesi, Kürt sorununun demokratik çözümü ve devletin otoriter yapısının dönüştürülmesi sosyalist hareket için son derece önemli kazanımlar olabilir. Ancak kapitalist üretim ilişkileri olduğu sürece burjuva demokrasisi de mümkündür. Sermaye egemenliği, siyasal olarak demokratik kurumlarla birlikte var olabilir. Hatta kapitalizm, belirli tarihsel koşullarda demokratikleşmeyi kendi yeniden üretiminin istikrarlaştırıcı bir mekanizması olarak kullanabilir. Bu nedenle demokratik entegrasyonun sosyalist niteliği kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onu sosyalist stratejinin bir parçası haline getiren şey, demokratikleşmenin kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sınırlarını aşan bir sınıf mücadelesinin gelişme alanına dönüştürülüp dönüştürülememesidir.
Bu nedenle demokratik entegrasyonun Marksist yorumu şu biçimde kurulmalıdır: Demokratik entegrasyon bir nihai toplumsal model değil, demokratik devrimin belirli bir uğrağı olabilir. Onun tarihsel anlamı, yalnızca Kürt sorununu çözmesinde değil, Türkiye’de ve Ortadoğu’da emekçi sınıfların siyasal özneleşmesinin önündeki devletçi, milliyetçi ve otoriter engelleri zayıflatmasında aranmalıdır. Eğer demokratik entegrasyon, emekçilerin örgütlenme alanını genişletiyor, ulusal baskının sınıf dayanışmasının önündeki engellerini kaldırıyor, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinin maddi koşullarını yaratıyor ve sermaye egemenliğine karşı daha ileri mücadelelerin önünü açıyorsa, demokratik devrimin bir parçası olarak ilerici bir işlev kazanır. Fakat bu süreç Kürt ve Türk burjuvazilerinin yeni bir uzlaşmasına, sermaye düzeninin demokratik restorasyonuna veya sınıfsal antagonizmaların “barış” adına ertelenmesine dönüşürse, sosyalist perspektiften uzaklaşır.
Burada “demokratik devrim” kavramını yeniden düşünmek gerekir. Demokratik devrim yalnızca parlamenter kurumların genişletilmesi veya devletin daha demokratik bir biçime kavuşturulması değildir. Marksist anlamda demokratik devrim, toplumun siyasal ve toplumsal yaşamını belirleyen otoriter, ulusal baskıcı, militarist ve sınıfsal tahakküm ilişkilerinin kırılması ve emekçi sınıfların siyasal özne olarak tarih sahnesine çıkmasının koşullarının yaratılmasıdır. Bu bakımdan Kürt sorununun demokratik çözümü demokratik devrimin dışsal bir unsuru değil, doğrudan doğruya onun temel cephelerinden biridir. Fakat aynı şekilde emek-sermaye çelişkisi de demokratik devrimin dışında bırakılamaz. Çünkü ulusal baskının çözülmesi, kapitalist sömürü ilişkilerinin ortadan kalkması anlamına gelmez.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümü ile sınıf mücadelesi arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi kurmak yerine, bunların tarihsel olarak birbirini etkileyen iki çelişki olduğunu görmek gerekir. Kürt emekçisi hem ulusal baskının hem kapitalist sömürünün nesnesi olabilir. Türk emekçisi de kapitalist sömürünün nesnesidir; fakat ulusal baskı mekanizmasının egemen ulus içindeki konumu nedeniyle Kürt emekçisinin yaşadığı tarihsel deneyimle aynı konumda değildir. Marksist politika bu farklılıkları silerek “hepimiz işçiyiz” demek kadar, sınıfsal farklılıkları silerek “hepimiz Kürt'üz” veya “hepimiz Türk'üz” demeyi de reddeder. Devrimci politika, ulusal çelişki ile sınıf çelişkisini birbirinin yerine koymaz; onları somut tarihsel koşullar içerisinde birbirine bağlar.
Buradan hareketle temel hedef, Türk ve Kürt işçi sınıflarının kendi ulusal burjuvazilerinin arkasında hizalanması değil, birbirlerinin demokratik ve ulusal haklarını savunan bağımsız bir emekçi ittifakının kurulmasıdır. Kürt burjuvazisinin ulusal hak talepleri ile Kürt emekçilerinin özgürleşmesi aynı şey değildir. Türk burjuvazisinin demokratikleşme talebi ile Türk işçilerinin özgürleşmesi de aynı şey değildir. Devrimci hareketin görevi ulusal sorun karşısında sınıfsal perspektifi terk etmek değil; sınıf perspektifini ulusal baskının somut gerçekliğiyle birleştirmektir.
Bugünkü Ortadoğu gerçekliği, ulusal sorunların yalnızca tek tek devletlerin sınırları içerisinde çözülebileceği düşüncesini giderek daha fazla zorlamaktadır. Kürt meselesinin dört devletin sınırları içinde parçalanmış olması, enerji kaynakları, emperyalist müdahaleler, bölgesel savaşlar, askeri ittifaklar ve kapitalist dünya pazarının bölge üzerindeki etkisi, herhangi bir demokratik dönüşümün yalnızca ulusal sınırlar içerisinde düşünülmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle demokratik entegrasyonun daha ileri tarihsel ufku, yalnızca Türkiye içindeki demokratikleşme değil, bölgesel halkların ortak demokratik ve toplumsal dönüşümü olmalıdır.
Burada “bölgesel devrim” kavramı önem kazanır. Bölgesel devrim, dört parça Kürdistan’ın ulusal sınırlarını birleştirmeye yönelik romantik bir jeopolitik proje olarak değil, Ortadoğu’daki emekçi sınıfların ortak tarihsel hareketi olarak düşünülmelidir. Kürtlerin özgürleşmesi Türklerin, Arapların, Farsların ve bölgedeki diğer halkların emekçileriyle karşıtlık içinde değil, onların özgürleşmesiyle birlikte düşünülmelidir. Çünkü bölgedeki kapitalist sınıflar ve devletler ulusal sınırları aşan ekonomik ve askeri ilişkilere sahiptir. Emperyalist sermaye de bölgeyi ulusal sınırlar üzerinden değil, enerji, finans, ticaret, teknoloji ve jeopolitik çıkar ağları üzerinden örgütlemektedir. Böyle bir kapitalist gerçeklik karşısında emekçi sınıfların yalnızca ulusal sınırlar içinde örgütlenmesi tarihsel olarak yetersiz kalmaktadır.
Bu nedenle demokratik devrimin bölgesel devrime genişlemesi, ulusal sorunların çözümünü sınıf mücadelesinin bölgesel ölçekte örgütlenmesiyle birleştirmelidir. Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin iç demokratikleşmesiyle başlayabilir; fakat kalıcı çözüm, Irak, İran ve Suriye’deki halkların demokratik ve toplumsal özgürleşmesinden bağımsız değildir. Aynı şekilde Türkiye’deki emekçilerin özgürleşmesi de Ortadoğu’daki emperyalist savaş düzeninden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla bölgesel devrim fikri, ulusal sorun ile sınıf sorununu bölgesel tarihsel bütünlük içinde yeniden kurma girişimidir.
Bu noktada Sarısözen’in ABD, İsrail, Rusya ve İran üzerinden ortaya koyduğu sorular önemlidir. Ancak Marksist tutum, herhangi bir emperyalist gücün bölgedeki bir ulusal hareketi desteklemesini otomatik olarak devrimci veya karşı-devrimci ilan etmek değildir. Asıl sorun siyasal bağımsızlıktır. Emperyalist güçlerin arasındaki çelişkilerden yararlanmak başka şeydir; emperyalist bir gücün bölgesel projesine eklemlenmek başka şey. Ulusal hareketlerin emperyalist güçlerle ilişki kurması, tek başına hareketin bütün siyasal niteliğini belirlemez; fakat hareketin stratejik bağımsızlığını kaybetmesi, onu kendi toplumsal hedeflerinden uzaklaştırabilecek ciddi bir tehlikedir.
Bu nedenle sosyalist stratejinin ilkelerinden biri açık olmalıdır: Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanılabilir; fakat hiçbir emperyalist güç devrimci hareketin stratejik müttefiki haline getirilemez. Çünkü emperyalizmin temel mantığı halkların özgürlüğünü gerçekleştirmek değil, sermayenin ve jeopolitik gücün yeniden üretimidir. Bir emperyalist güç bugün bir ulusal hareketi destekleyebilir, yarın aynı hareketi çıkarları değiştiğinde terk edebilir. Kalıcı güvence, dış güçlerin desteğinde değil, halkların ve emekçi sınıfların kendi örgütlü siyasal gücündedir.
Bu bağlamda Öcalan’ın demokratik konfederalizm perspektifi de ne dogmatik biçimde reddedilmeli ne de eleştiri dışı bırakılmalıdır. Komünal örgütlenme, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji, doğrudan katılım ve devlet merkezli olmayan siyasal örgütlenme arayışları, kapitalist devlet biçiminin sınırlarını tartışmaya açması bakımından önemli teorik katkılar içerebilir. Ancak Marksist açıdan belirleyici sorun, siyasal örgütlenme biçimlerinin ekonomik temel ile ilişkisidir. Bir toplumun yerel meclislere, komünlere veya konfederal yapılara sahip olması tek başına sosyalizmi yaratmaz. Eğer büyük sermaye, bankacılık, enerji, sanayi, toprak ve teknoloji üzerindeki özel mülkiyet ilişkileri esas olarak korunuyorsa, siyasal özerklik kapitalist ekonomik iktidarın sınırlarını aşmakta zorlanır.
Bu nedenle demokratik konfederalizmin Marksist açıdan sınanacağı yer, yalnızca “devlet karşıtlığı” değildir. Asıl sınav sermaye karşıtlığıdır. Devletin küçültülmesi ile sermayenin toplumsal iktidarının ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Yerel demokrasi ile ekonomik demokrasi aynı şey değildir. Siyasal özerklik ile üretim araçlarının toplumsallaştırılması aynı şey değildir. Eğer demokratik konfederalizm siyasal demokrasi ile ekonomik demokrasiyi birleştirecek, üretim ve bölüşüm süreçlerini emekçilerin kolektif denetimine taşıyacak ve kapitalist mülkiyet ilişkilerini dönüştürecek bir perspektife doğru gelişirse sosyalist teoriyle güçlü bir kesişme alanı yaratabilir. Aksi halde kapitalizmle yan yana yaşayabilen bir siyasal çoğulculuk modeli olma tehlikesi taşır.
Bölgesel devrimin nihai anlamı, yeni bir bölgesel ulus-devlet kurmak değil, halkların ve emekçi sınıfların sınırları aşan ortak kurtuluşunu örgütlemektir. Bu nedenle demokratik devrim → bölgesel devrim zincirinin doğal sonucu sosyalist enternasyonalizmdir. Sosyalist enternasyonalizm burada soyut bir kardeşlik söylemi değil, kapitalizmin uluslararasılaşmasına karşı emekçi sınıfların uluslararası örgütlenmesidir. Sermaye uluslararasılaştıkça emek mücadelesinin yalnızca ulusal sınırlar içinde tutulması giderek daha büyük bir tarihsel çelişki yaratmaktadır.
Bu nedenle dört parça Kürdistan’ın emekçileri ile dört devletin emekçilerinin ortak mücadelesi, ulusal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkları eşitlik temelinde aşan yeni bir siyasal birlik yaratmak olarak düşünülmelidir. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı ile Türk, Arap ve Fars halklarının kendi kaderini tayin hakkı arasında bir çelişki yaratılmamalıdır. Asıl hedef, ulusların birbirine üstünlüğü değil, bütün ulusların emekçilerinin kendi burjuvazilerinden bağımsız bir tarihsel blok oluşturmasıdır.
Burada sosyalist enternasyonalizm, “tek ülkede sosyalizm” deneyimlerinin tarihsel sınırlarını aşan bir stratejik zorunluluk olarak yeniden ortaya çıkar. Sosyalist dönüşüm bir ülkede başlayabilir; fakat kapitalizmin dünya sistemi niteliği nedeniyle sosyalizmin kalıcılaşması uluslararası koşullara bağlıdır. Dolayısıyla devrim ulusal ölçekte başlayabilir ama stratejik ufku uluslararası olmak zorundadır. Bölgesel devrim, bu bakımdan sosyalist enternasyonalizmin somut bir tarihsel geçiş alanı olarak görülebilir.
Sarısözen’in tartışmasını Marksist diyalektik açısından yeniden kurduğumuzda ortaya şu sonuç çıkar: Demokratik entegrasyon ne mutlak biçimde reddedilecek bir reformizm kategorisidir ne de kendiliğinden sosyalizme götüren tarihsel bir reçetedir. Onun siyasal anlamı, hangi sınıfsal güçler tarafından gerçekleştirileceğine ve hangi stratejik hedefe bağlanacağına bağlıdır. Demokratik entegrasyon, Kürt sorununun demokratik çözümü, inkâr ve imha siyasetinin sona erdirilmesi, devletin demokratikleştirilmesi ve halkların siyasal eşitliğinin güvence altına alınması bakımından ilerici bir tarihsel kazanım olabilir. Ancak bu kazanım, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sorgulanmasını erteleyen bir ulusal uzlaşma projesine dönüştüğü anda sosyalist perspektifle arasındaki bağ zayıflar.
Bu nedenle önümüzdeki stratejik hat, mekanik olarak “demokratik entegrasyon ya da sosyalist devrim” ikiliğine sıkıştırılmamalıdır. Daha diyalektik bir geçiş zinciri kurulmalıdır: Demokratik entegrasyon → Demokratik Devrim → Bölgesel Devrim → Sosyalist Enternasyonalizm. Demokratik entegrasyon, demokratik devrimin bir uğrağı; demokratik devrim, bölgesel devrimin siyasal zemini; bölgesel devrim ise sosyalist enternasyonalizmin Ortadoğu’daki somut tarihsel biçimlerinden biri olabilir. Fakat bu zincirin hiçbir halkası otomatik değildir. Her aşama sınıf mücadelesinin sonucudur.
Bu nedenle esas tartışma “Öcalan Marksist midir?” sorusu değildir. Esas soru, demokratik entegrasyonun hangi sınıfsal güç tarafından ve hangi tarihsel hedef doğrultusunda gerçekleştirileceğidir. Eğer süreç Kürt ve Türk burjuvazilerinin uzlaşmasına indirgenirse, sonuç demokratik kapitalizm olur. Eğer süreç emekçilerin bağımsız örgütlenmesini güçlendirir, ulusal baskıyı ortadan kaldırır, sermaye egemenliğini sorgular ve halkların bölgesel dayanışmasını sınıf mücadelesiyle birleştirirse, demokratik devrimin maddi zeminini yaratabilir. Demokratik devrim bölgesel bir emekçi hareketine dönüşür ve bölgesel hareket kendisini kapitalizmin dünya sistemine karşı enternasyonal bir mücadele içinde konumlandırırsa, sosyalizme doğru gerçek bir tarihsel geçiş olanağı doğar.
Sonuçta mesele yeni bir “doğru model” ilan etmek değil, hareketin her tarihsel aşamada hangi sınıfsal çelişkiyi çözdüğünü ve hangi yeni çelişkiyi ortaya çıkardığını kavrayabilmektir. Marksist diyalektik tam da burada başlar. Ulusal özgürlük sınıf özgürlüğünün yerine geçirilemez; demokrasi sosyalizmin yerine konulamaz; demokratik entegrasyon nihai hedef ilan edilemez; bölgesel birlik ulusal devletçiliğin yeni biçimine dönüşmemelidir. Bütün bu momentler, emekçi sınıfların bağımsız siyasal iktidar perspektifi içerisinde birbirine bağlanmalıdır.
Dolayısıyla bugün savunulması gereken stratejik perspektif, “entegrasyonla kapitalizme dahil olmak” değil, demokratik entegrasyonu kapitalist devletin demokratik sınırlarını aşacak bir sınıf mücadelesinin başlangıç uğrağına dönüştürmektir. Demokratik devrim bunun siyasal derinleşmesi; bölgesel devrim bunun Ortadoğu ölçeğinde genelleşmesi; sosyalist enternasyonalizm ise bunun evrensel tarihsel ufkudur.
Ve belki de asıl soru artık şudur:
Kürt sorununun çözümü Türkiye kapitalizmini demokratikleştirerek mi sonuçlanacaktır, yoksa Türkiye ve Ortadoğu emekçilerinin ortaklaşa geliştireceği demokratik devrimci süreç, ulusal sorunun çözümünü de kapitalist düzenin aşılmasıyla mı birleştirecektir?
Marksist diyalektiğin vereceği cevap, hazır bir şablonda değil, bu iki yol arasındaki sınıf mücadelesinin somut gelişiminde aranmalıdır...
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.