Türkiye ekonomisi yeni bir kriz başlığıyla karşı karşıya: fon krizi. Oysa mesele yalnızca son günlerde ortaya çıkan bir finansal dalgalanma değildir. Sermaye piyasalarında uzun süredir biriken sorunların, denetim mekanizmalarının yetersizliğinin ve finansal sermayenin sınırsız kâr arayışının birikmiş sonucudur

Türkiye ekonomisi yeni bir kriz başlığıyla karşı karşıya: fon krizi. Oysa mesele yalnızca son günlerde ortaya çıkan bir finansal dalgalanma değildir. Sermaye piyasalarında uzun süredir biriken sorunların, denetim mekanizmalarının yetersizliğinin ve finansal sermayenin sınırsız kâr arayışının birikmiş sonucudur.
SPK da 2025’in son çeyreğinde bazı serbest yatırım ve para piyasası fonlarının, fiili dolaşımı düşük hisselerde ekonomik ve finansal temellerle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığını açıkladı. 2026 boyunca çeşitli düzenlemeler hazırlanırken, bugün gelinen noktada yedi portföy yönetim şirketinin 131 yatırım fonunun tasfiyesi gündeme geldi.
Peki bütün bunları yalnızca “yanlış yönetim”, “yetersiz denetim” veya birkaç şirketin hatası olarak mı okuyacağız?
Hayır.
Sorun çok daha derindedir.
Kapitalizmde para, üretimden koparak kendi başına değer yaratan bir güç görünümü kazanır. Finansal sermaye, gerçek toplumsal ihtiyaçlardan bağımsız olarak daha fazla kâr arar. Fonlar, hisseler, tahviller ve çeşitli finansal araçlar bu hareketin farklı biçimleridir. Böylece paranın para doğurduğu yanılsaması güçlenir.
Emeksiz kazancın toplumsal kültürü
Burada yalnızca finansal sistemin işleyişine değil, kapitalizmin yarattığı yaşam tarzına da bakmak gerekir.
Özel mülkiyetçi burjuva toplumunda zenginleşmenin en yüce ölçütlerinden biri, ne kadar emek harcandığı değil, ne kadar para kazanıldığıdır. Emek vermeden, üretmeden, hatta herhangi bir toplumsal değer yaratmadan para kazanmak giderek olağan ve meşru bir davranış biçimi haline gelir.
“Üç kuruşumu beş kuruş yapayım” düşüncesi ilk bakışta masum görünebilir. Fakat milyonlarca insanın aynı mantıkla hareket ettiği bir toplumda bu artık bireysel bir tercih olmaktan çıkar; toplumsal bir zihniyet haline gelir.
Finansal okuryazarlığı olmayan ya da sınırlı olan milyonlarca insan, yüksek kazanç vaat eden fonlara, hisselere ve benzeri finansal araçlara yönelirken çoğu zaman sistemin nasıl işlediğini yeterince bilmez. Kolay para kazanma umudu, gerçek üretimin zahmetli ve uzun süren niteliğinin karşısına çıkarılır.
Fakat burada asıl sorumluluğu küçük yatırımcıya yüklemek kolaycılık olur. Çünkü bu insanları da kapitalist toplum yetiştiriyor. Her gün daha fazla tüketmeyi, daha fazla sahip olmayı, daha hızlı zenginleşmeyi ve parayı kendi başına bir amaç haline getirmeyi öğreten bir düzen içinde yaşıyoruz. Reklamlar, medya, finans piyasaları ve burjuva başarı kültürü aynı mesajı farklı biçimlerde tekrar ediyor: Çok çalışarak değil, doğru fırsatı yakalayarak zengin ol!
Sonra insanlar bu düşünceyle finans piyasalarına girdiklerinde ve kaybettiklerinde, bütün sorumluluğu onların “bilgisizliğine” yüklemek büyük bir yanılgıdır.
İşte asıl mesele burada ortaya çıkar: Kapitalizm kârı özelleştirirken riski toplumsallaştırır. Kazanç döneminde sermaye sahipleri ve finansal aktörler kazanır; kriz döneminde ise ortaya çıkan maliyet geniş toplum kesimlerinin üzerine yıkılır.
Küçük yatırımcı açısından mesele yalnızca borsa ekranındaki rakamların düşmesi değildir. Yıllarca biriktirilmiş emeğin, tasarrufun ve geleceğe ilişkin güvencenin tehlikeye girmesidir.
SPK, BDDK ve MASAK gibi kurumlar bu düzenin denetim mekanizmalarıdır. Elbette düzenleme ve denetim önemlidir. Ancak kapitalist devletin kurumları, kapitalist mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Krizi yönetebilirler; fakat krizi üreten toplumsal ilişkileri değiştiremezler.
Bu nedenle fon krizini yalnızca birkaç şirketin yanlış uygulaması veya bazı yatırımcıların finansal bilgisizliği üzerinden açıklamak eksik kalır. Sorunun kökünde sermayenin sınırsız büyüme zorunluluğu ile toplumsal ihtiyaçlar arasındaki çelişki vardır.
Bugünkü kepazelik de tam burada ortaya çıkıyor: İnsanların emeğiyle oluşan toplumsal zenginlik, üretim ve toplumsal refah yerine spekülasyonun konusu haline geliyor. Emek değersizleşirken, para kazanmak başlı başına bir “kişisel başarı” ölçüsüne dönüşüyor.
Kapitalizm önce bu zihniyeti yaratıyor; sonra onun sonuçlarını “bireysel tercih” diye insanların önüne koyuyor.
Oysa sorun bireylerden daha büyüktür.
Kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda belirli bir insan ve toplum anlayışı üreten bir düzendir.
Bu nedenle fon krizinin gerçek anlamını kavramak, yalnızca finans piyasalarının nasıl denetleneceğini tartışmakla mümkün değildir. Üretimin, finansın ve toplumsal zenginliğin özel kârın hizmetinden çıkarılması gerekir. Çünkü mesele yalnızca paranın nereye aktığı değildir.
Mesele, toplumun hangi değerler üzerine kurulacağıdır: Emek ve toplumsal ihtiyaçlar üzerine mi, yoksa sermaye ve emeksiz kazanç üzerine mi?
Marksizmin verdiği yanıt açıktır:
İnsanın değil sermayenin egemen olduğu bir toplum sürdürülemez. Toplumsal zenginlik, toplumun ihtiyaçlarının hizmetine verilmelidir.
Bunun adı sosyalizmdir.
Kaynak: Datça Dayanışma