Pentagon’daki uzmanlar gecekondular için “21.yüzyılın savaş alanlarıdır” diyor. Yeryüzünde nüfusu 100 bin ila 1 milyon arasında değişen tamı tamına 200 bin civarında irili ufaklı gecekondu bölgesi var! Kapitalizm kendi yarattığı, baş sorumlusu olduğu bu sefalet için “bir savaş alanıdır” demekten hiç gocunmamaktadır. Elbette 21. yüzyılın siyasal patlamaları kentlerdeki bu yoksulluktan kaynaklanacaktır! Bu hiç kimse için bir sürpriz olmamalıdır. Mesele içe mi yoksa dışa doğru mu patlayacağıdır!

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Kentin kırsalı yutarak büyümesi, komşu kentlerle birleşmesi ve kırsalın kentselleşmesi devrim stratejisini değiştirir mi? Ya da ne kadar değiştirir?
Küba’da bugün devrim yapmak isteseniz ilk olarak Moncado’ya mı çıkardınız? Fokoculuk Latin Amerika’da bugün de bir devrim stratejisi olabilir miydi? Ya da Çin’de bugün devrim yapmak isteseniz yine kırları mı temel alırdınız? Kent- kır nüfusu bu kadar tepe taklak olmuşken, sanayi ve dijital teknoloji bu kadar gelişmişken? Çin’in Şenzen kenti bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü iken bugün 12 milyon nüfusuyla dünya telefon üreticilerinin merkez üssü, aynı zamanda proleter bir şehir ve yeni bir silikon vadisi haline gelmişken? Bu sorular aklınızda kalsın.
Birleşmiş Milletlerin nüfus verilerine göre, 1950 yılında dünya genelinde nüfusu 1 milyondan fazla 86 kent vardı; 2015’te bu sayı 550, bugün ise yaklaşık 700 olmuştur. Evet, artık kent çağında yaşıyoruz. O bizi tükettikçe her ne hikmetse biz onu yüceltmeye devam ediyoruz! 2050’de yaklaşık 10 milyara çıkması beklenen dünya nüfusundaki bu artışa nerdeyse bütünüyle kentler katkıda bulunacak. Çin, Hindistan ve Brezilya’nın toplam kent nüfusu hemen hemen Avrupa ve Kuzey Amerika’nın toplam nüfusuna eşittir. Fransız Devrimi'nde tüm dünyanın nüfusu 20 milyondu. Şimdi bu nüfusu tek başına Tokyo taşımaktadır. Kentsel büyüme ve genişleme o denli hızlanmıştır ki coğrafyacılar, sosyologlar ve şehir planlamacıları “bitişik kentler” kavramını kullanmaya başlamışlardır. Brezilya’da Rio-San Paulo arasındaki 500 km’lik genişletilmiş metropol bölgesi, Tokyo-Yokohama arası, Mexico City ve çevresi ile Batı Afrika’da Gine Körfezi bitişik şehirlere çarpıcı örnekleridir. (BM verileri) Bizce Çorlu- Çerkezköy’den başlayıp İstanbul’u geçerek Bursa’yı da içine alan Bolu sınırlarına kadar dayanan alan da bir kent bölge ya da bitişik kent özelliği taşımaktadır.
Marx, “Kent ile kırın ayrılması her tür gelişkin ve meta mübadelesinin aracılık ettiği işbölümünün temelidir. Toplumun bütün iktisadi tarihinin bu karşıtlığın hareketinde özetlendiği söylenebilir" demişti. Oysa şimdi kent ve kır birleşiyor. Bu elbette yeni bir işbölümüdür ve yeni bir sınıf siyasetini, dolayısıyla yeni bir devrim stratejisini gerektirir.
Banliyö hem zenginler için şehrin dışında korunaklı bir muhit hem de şehir merkezinden dışlanan emekçi halk için gecekondu ve sosyal konut alanlarından oluşan mahallelerdir. Ama mesele şu ki eski kent merkezinden tasfiye edilen emekçiler bu sefer kendi şehriyle bitişik komşu kent arasında kalan banliyölerde yaşayarak her iki kent ile ilişkili hale gelmiştir. Bizim de henüz tam tanımlayamadığımız karşılıklı daha karmaşık bir etkileşim söz konusudur. Ancak bu konuda ilk söyleyeceğimiz, şehirlerin kendi resmi- demografik sınırlarını köy ve kasabaları yutarak komşu şehirlere kadar uzanması onun -metropolün- emekçi kuvvetlerin kuşatmasından kurtulamayacağı manasına gelmektedir!
Kır-kent çelişkisinin dönüşümüyle, çok katmanlı bir emekçi kuvvetler birleşimiyle karşı karşıyayız. İşçi sınıfı; köy ve kasabaların metropol kapitalizmi tarafından ele geçirilmesiyle küçük üretici köylülük, tarım işçileri ve geçimini kendi toprağını işleyerek kazanan diğer kır yoksulları ile mekânsal olarak nerdeyse bir araya gelmiştir. Bugün İstanbul proletaryasından ziyade İstanbul’dan Adapazarı ve Düzce’ye kadar, hatta Bursa’yı da içine alan çok katmanlı bir emekçi kuvvetlerin varlığını görmeli, buna dikkat çekmeliyiz. Mersin, Adana, İskenderun, Hatay da bir bitişik kentler silsilesi bir “kent bölge” dir. Çorum, Amasya, Tokat, Sivas bir kent bölgedir. Çorlu’dan İstanbul’u geçerek Bursa’yı da içine alan ve Bolu’ya kadar uzanan bölge ülkenin en büyük bitişik kentler silsilesidir. İşçi sınıfının küçük üretici köylülük, tarım işçileri ve diğer kır yoksulları ile iç içe geçtiği, bu anlamda yeni ve farklı bir emekçi kuvvetler kuşağının tohumlarının atıldığı alanlardır buralar. Tekelci kapitalizm kent rantı ile kırsaldaki rant alanlarını birleştirerek işçi sınıfı ve kırsaldaki emekçi sınıfları ortak bir mücadele ve örgütlenme hattına doğru itmektedir. Bunu nesnel bir gelişim olarak okumalıyız.
Kentlerin kendi evrim tarihi içinde dayanabileceği en son fiziksel ve demografik sınırlara dayanması toplumsal proletaryanın o çok katmanlı yeni bileşiminin maddi temelidir. 19. ve 20. yüzyılda kapitalizm işçi sınıfını kentlere doldurarak kendi “mezar kazıcılarını” yaratmış, devrimci proletarya burjuvaziyi alt edemese de kentin sözü sayılır, sözü geçen efendilerinden biri olmuştur. Reel sosyalizmin çözülmesi ve neoliberal politikalarla kentten uzaklaştırılan, sürgüne gönderilen sınıf bugün sadece yeni bileşimi ile değil, yeni demografik-coğrafik konumuyla kendi içinde harmanlanma dönemindedir. Kapitalizm işçi sınıfını sürgüne göndererek çok katmanlı yeni bir emekçi kuvvetler ordusu yaratmaktan kendini kurtaramamıştır. Şimdi en çok bunu tartışalım.
Günümüzde “kente göç” artık tek taraflı bir sosyal olgu değildir. Birçok durumda taşra ya da kırsalda yaşayan insanlar artık kente göç etmek zorunda kalmıyorlar, kent onlara göçüyor! Köyler bölgesel pazar ya da butik/turistik kasabalar haline gelirken taşra kasaba ve ilçelerin bazıları da ticari veya sınai özelliklerinden dolayı “küçük kentler” haline geliyor. Günümüzde teknolojiye dayalı tarım, bütünüyle kentsel bir ürün olan endüstrinin tarımı açık bir şekilde fethetmesine dayanmaktadır.
Türkiye’de tarım kapitalizmindeki tablo, ağırlıklı olarak küçük üreticilerin ve tarım işçilerinin (göçmen ve yerli) hâkim olduğu bir manzara arz etmektedir. Kendi küçük arazisinde tarım yapan, ekin biçen, süt-yumurta için hayvan besleyen yoksul köylülük ve zamanı geldiğinde çiftliği başına yıkılacak olan büyük toprak sahipliği Kürdistan dışında artık yok denecek kadar azdır. Küçük üreticilerin ekonomik bağı kendi yerel tefeci-tüccar ağı ile ulusal market zincirleridir, ticaret burjuvazisidir. Sadece fındık, çay, pamuk ve kısmen zeytin gibi sanayide çevrime girerek son ürün haline getirilen tarımsal ürünler uluslararası tarım tekellerinin egemenliği altındadır.
Mevcut değişimi, Marmara, Ege, Karadeniz ve Akdeniz’deki tarım, orman ve sahil kasabalarında son 20 yıldır gelişen ekolojik direnişlerle çok ciddi şekilde gözlemleyebiliyoruz. Hayat boyu denize, tarıma ya da ormana bağlı yaşamış insanların yerleşim yerlerinden otoyollar geçirilmesi, turizme açılması, maden sahaları, jeotermal ve hidroelektrik santraller vb. kapitalist girişimler, (ekolojik katliamlar) bu insanların sadece geçim kaynaklarını değil sosyal ve ruhsal hayatlarını da harap etmiştir. Aydın, Uşak, Denizli ve Manisa illeri ve Büyük Menderes havzasında halk sağlığı ve ekosistemin (incir ve zeytin gibi antik dönemden gelen ürünlerin) mahvolmasına yol açan girişimler karşısında köylülerimiz direnmeye devam ediyor. Köylülük artık sadece geleneksel köylülük değildir. Mücadele içinde kazandıkları deneyimler onları hem doğa savaşçısı hem kır proleterleri haline getirmiştir. Baksanıza, egemenler Egeli köylüleri pasifize etmek için köylere gözetleme kameraları bile yerleştirmeye başlamışlar. Köyler ve kasabalar kapitalizmin yeni sömürü ve talan saldırıları karşısında hem yeni direniş odakları oluyorlar hem de diğer yandan kentselleşiyorlar. Geleneksel çiftçilik ortadan kalkmış, kır kentleşmiştir.
Türkiye'de kentsel nüfusun kırsal nüfusu geçtiği ilk sayım 1985 sayımıdır. Bugün ülkenin yüzde 90’ı kentlerde sadece yüzde 10’u kırlarda yaşamaktadır. Yalnız burada taşradaki ilçeler de kent nüfusu içinde sayılmıştır. İlçeleri kısmen kırsal yapıda görürsek kent-kır nüfusu yüzde 80 yüzde 20 olacaktır. Ancak Esenyurt, Şahinbey, Çankaya ve Keçiören gibi her birinin nüfusu 900 binlerin üzerinde olan ilçeler şehir nüfusu içinde gösterilmek durumundadır.
Kapitalist kent bugün panoptikal kameralarıyla Ege köylerindedir. Köylü de fabrika işçisine benzer şekilde kapitalizmin makinalarını ve teknolojisini nicedir, ta Bergama’daki siyanürlü altına karşı verdiği mücadeleden beridir, çok yakından tanımak zorunda kalmıştır.
Metropol ve büyük şehirlerin sırasıyla tarım, sanayi ve hizmet sektörleri oranı (2018)
Aşağıdaki tablodan anlaşılacağı üzere şehir merkezleri sanayisizleşmekte, hizmet sektörleri hızla büyümektedir. Tarım İstanbul, İzmir ve Ankara’da nerdeyse dibe vurmuştur. Çukurova’da bile tarımda geçmiş yıllara göre ciddi düşüş vardır.
İzmir: Tarım yüzde 10,5; sanayi yüzde 31,7; hizmetler yüzde 57,8.
İstanbul: Tarım yüzde 0,5; sanayi yüzde 36,7; hizmetler yüzde 62,8.
Ankara: Tarım yüzde 3,0; sanayi yüzde 25,7; hizmetler yüzde 71,3.
Adana-Mersin: Tarım yüzde 21,1; sanayi yüzde 23,8; hizmetler yüzde 55,1.
Emperyalist kapitalizmin günümüzde insan, mal, para, hizmet ve bilginin alabildiğine akışkan hale geldiği bu durağında kırsal bölgelerde kentsel özelliklerin, kent merkezlerinde de kırsal niteliklerin varlığını artırması gelecek açısından farklı biçimlerde mekânsal melezleşmelerin ortaya çıkacağını göstermektedir. Kentler yoğun bir etkileşim ağıyla çevrelerindeki bölgelere bağlanarak “bitişik kentler” ya da “kent-bölgeler” gibi yeni bir yerleşim birimi oluştururken, aynı zamanda kentleşmiş bir kırsal alanı da ortaya çıkarmaktadır. Komünistlerin Marksizm’in kır ve kent arasındaki antagonizmanın ortadan kaldırılmasına ilişkin ütopyasını bu melezleşmelerin içinden çıkarabilme imkânı var mıdır? Kent, banliyö ve taşra arasındaki sınırların bulanıklaştığı yeni mekânsal durum ciddi bir tartışma konusu olarak önümüzdedir. Sonuçta kır ile kent arasında belirgin sınırların bulunmadığı çok merkezli, çok katmanlı yeni tip kent sistemlerinin ortaya çıkışıyla karşı karşıyayız.
Mao’nun stratejisine halk savaşı diyoruz ama bunun Çin, Hindistan ve Nepal gibi Maoizmin güçlü olduğu ülkelerde bile oldukça farklılaştığını biliyoruz. Kır nüfusunun kent nüfusundan fazla olmadığı, teknoloji ve iletişim ağlarının mesafeleri kısalttığı ve kırsalın tüm dünyada kentselleştiği bir gerçeklikte Maoizm elbette eski klasik biçimiyle uygulanamaz. Ancak köylük bölgelerin yerini tutacak taşranın (ara bölgeler!) bu konuda hala elverişli olabileceğini düşünüyoruz.
Marksist ayaklanma anlayışına gelince, bunu Tahrir ve Gezi gibi 21. yüzyıl meydan işgallerinin kent meydanlarının mahallelerle çok daha sıkı bir bağlar kurularak, yani şehrin artalanlarını güçlendirerek bir üst stratejiyle geliştirilebileceğini düşünüyoruz. Meydan ve mahalle arasında tarihsel pratikleri gözlemleyerek yeni politik stratejiler kurulabilecektir.
Pentagon’daki uzmanlar gecekondular için “21.yüzyılın savaş alanlarıdır” diyor. Yeryüzünde nüfusu 100 bin ila 1 milyon arasında değişen tamı tamına 200 bin civarında irili ufaklı gecekondu bölgesi var! (BM verileri)
Kapitalizm kendi yarattığı, baş sorumlusu olduğu bu sefalet için “bir savaş alanıdır” demekten hiç gocunmamaktadır. Elbette 21. yüzyılın siyasal patlamaları kentlerdeki bu yoksulluktan kaynaklanacaktır! Bu hiç kimse için bir sürpriz olmamalıdır. Mesele içe mi yoksa dışa doğru mu patlayacağıdır!
Günümüz savaş hali açık araziler, ormanlar, çöller ve dağlarda değil şehir merkezlerinin sunduğu stratejik, sembolik, ideolojik ve provokatif alanlarda cereyan etmektedir. Kapitalist şehirlerin etnik, dini, demografik, teknolojik karmaşık yapısı devletleri her türden öngörülemez sürpriz saldırılara açık hale getirmiştir. GPS teknolojisi, internet, mobil telefonlar, havayolu seyahati, küresel turizm, uluslararası göç, liman ve kanal sistemleri, küresel finans, posta hizmetleri, enerji nakil hatları vb. iletişim, dolaşım ve ulaşım hizmetlerinin güvenliği kapitalizm açısından bugünkü kadar hiç güvensiz bir hal almamıştı. “Dördüncü nesil savaş” ya da “uzun savaş” tanımlarının ortaya çıkış nedeni işte emperyalist kapitalizmin kendisinin yarattığı bu güvensizlik ortamıdır. Anlaşılacağı üzere kendi yarattıkları ekonomik-sosyal ve siyasi sonuçlarla savaşıyorlar. Bu beraberinde neleri getiriyor? Mesela ilk başta iç ve dış savaşların birleştirilmesini. Mesela istihbarat ile askeriye arasındaki hukuki ve operasyonel farkların çarpıcı bir şekilde bulanıklaştırılmasını ya da savaş ve barış arasındaki uluslararası sözleşmelerle bağıtlanmış farkların silinmesini. Ve en önemlisi kendi halkını “dış düşman” kadar yabancı bir düşman olarak görmeyi.
Bir Japon akademisyenin şu sözleri günümüzü anlamak açısından çok anlamlı:
“Güvenlik artık daha fazla yurttaşlıkla ilgili, kentsel, ülke içi ve kişisel oluyor: Güvenlik şimdi eve dönüyor”
Evet, savaş şehrin kapısında, gündelik hayatın dünyasındadır.
Vatandaşın potansiyel bir “asi” olarak addedildiği zamanlardayız. Önceden ilan edilmeyen, bir şekilde sona ermeyen ve belirsiz olarak sürekli uzayan savaşlar karşısında nasıl bir mücadele? Komünistlerin en temel meselesidir. Emperyalist kapitalizmin “dördüncü nesil savaş” stratejisi karşısında devrim programlarının politik stratejisi de değişmek durumundadır. Yerel komünistlerin dünya devrim deneyimlerinden esinlendikleri klasikleşmiş “ayaklanma” ve “halk savaşı” stratejileri günümüz sınıf savaşımlarını karşılamaktan uzaktır. Şehir-kır demografisi değişmiş, işçi sınıfı değişmiş, devlet aygıtları değişmiş ve emperyalizmin karakteri değişmiştir. Komünistler geleceğin “devrim anından” ziyade bugünün “devrim sürecine” odaklanmalıdırlar. Devrimin karakteri asıl bu “süreç”in içinde belli olacaktır. Artık devletler tek başlarına değiller. Onları yıkmak, bağlı oldukları emperyalist ya da bölgesel blokları da göz önüne alarak geliştirilmesi gereken bir stratejiyi zorunlu kılıyor.
Bu anlamda “uzun savaş” devrimciler için de geçerli bir yaklaşımdır. Yeni örgütü bu uzun savaşa göre yapılandırmak zorunludur. Açık, meşru yatay bir koordinasyon ile güvenli dijital ağlarla örülmüş dikey bir yapı düşünülmeli. Açık-yasal planda rotasyonal bir liderlik ve kolektif bir sözcülük oluşturulmalı. Mevcut koşullar düşünüldüğünde (gözetim ve dezenformasyon ağları) devrimci örgüt dijital ve fiziki ortamlara uyum gösteren melez bir örgütlenme olmalı. Leninist dikey-hiyerarşik örgütlenmenin doktriner tebliğleri yerine herkesin üzerinde mutabık kaldığı temel ideolojik-politik ilke ve esasların örgütleyici ve yol gösterici olduğu bir saha ve cephe devrimciliği üzerinden yürünmeli.
Emperyalist askeri doktrin şehirleri geleceğin temel bir “savaş alanı” olarak görüyorsa devrimciler bu savaş alanının savunulmasında birincil derecede sorumluluk sahibidirler. Bu konuda devrimcilerin ilk sözü, emperyalist orduların yüksek teknolojili, “her şeye gücü yetme” iddiasının psikolojik savaştan öte bir şey olmadığını göstermek ve kanıtlamaktır. İkinci olarak emperyalist askeri doktrin aslında bizim tarihsel savaşımlarımızı taklit etmekte, güncellemektedir. Tarafımızca tespit edilmesi gereken çok stratejik bir değişimdir bu. Geçmişte Paris Komünü, Stalingrad direnişi, Cezayir savaşı, Los Angeles ayaklanması, Arap Baharı, Gezi, Sur vb. şehir çatışma ve savaşlarından çıkardıkları dersleri şimdi bize karşı kullanmaktadırlar.
ABD Deniz Piyadeleri komutanı “ …şehirler tarihsel olarak radikal düşüncelerin mayalandığı, muhaliflerin müttefik bulduğu ve memnuniyetsiz grupların medyanın ilgisini çektiği yerlerdir… O sebeple şehirler gelecekte muhtemel çatışma kaynağı haline geleceklerdir” derken şehirleri bir tarihsel geçmiş, bir anıtsallık, bir medeniyet, bir üretim mekânı, bir kültürel devinim sahası ve insanlığın geleceği olarak görmediğini çok açık ifade etmektedir. Şehir onlara göre başlı başına bir savaş alanıdır.
Devrimci ve komünist güçlerin mevcut taktik ve stratejilerini tekrar gözden geçirmelerinin bir nedeni de budur: Hayatın kendisinin savaş alanı olması!
Devam edecek.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.