Burjuvazinin tekelci kesimlerinin kendi içinde alabildiğine darlaşması, oligarşik bir zümre teşekkül etmeleri, beyaz yakalı işçileri mavi yakalı beden ve el emeği işçilerine her gün daha fazla yaklaştırmaktadır. Kır-kent ilişkilerine dâhil edilmesi gereken önemli bir değişimdir bu. Şehrin yazılım mühendisi gibi entelektüel düzeyi yüksek beyaz yakalılar, banliyönün sanayii işçileri, kırsalın küçük üreticileri ve kır proleterinden mütevellit çok katmanlı emekçi kuvvetlerin, yani yeni adlandırmayla “Toplumsal Proletaryanın” birleşik mücadelesidir artık söz konusu olan

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Aidiyet ve mekân her ikisi de tarihin içinde birlikte şekillenen varoluşsal birer ihtiyaçtır. İnsan yaşadığı yer ile var olur. Bu anlamda mahallenin “kendinde bir devrimcilik” içerdiğini söylemek çok yanlış olmaz. Toplumsal devrimin üzerinde yükseleceği mekânların “mahal” olarak çok daha politik bir adlandırmayla anılmasında fayda vardır. Mahalle fiziksel, mahal toplumsal mekândır.
Mahalle “kendinde”, mahal ise “kendisi için” devrimci olandır! Mahalle, sokaklar ele geçirildiğinde artık komünal bir yerleşkedir. Ya da şöyle söyleyebiliriz, ne zaman ki özel yaşam alanı ( Ev!) ile siyasal eylem alanı (Mahalle!) arasındaki mesafe alabildiğine kısalır, işte o zaman mahalle mahal olmuş demektir.
Şehir ve mahalle komünleriyle (meclis, şura, konsey) kırlarda eko-sosyolojik komünlerin birleşik bir devrim stratejisiyle nasıl iç içe geçebileceğini tartışmalıyız. Kent meydanlarını, mahalle ve sokakları salt bir yaşam ve kavga alanı olarak değil, “şehir devrimi”nin gerçekleştirileceği alanlar olarak çok daha seçici, çok daha stratejik olarak yeni bir bakışla ele almalıyız. Fabrika, üniversite ve mahalle örgütlenmenin; meydan ise ayaklanmanın mekânıdır. Meydan, sesini duyurmanın, kendini göstermenin ve ‘ulusal’ olanın tüm dünyaya duyurulmasının (Gezi ve Tahrir Meydanı gibi) mekânı olduğu için gayet stratejiktir. Devrimciler üniversiteler ve fabrikalar kadar mahallelere odaklanmalıdırlar. İşçi sınıfının temsiliyet krizinin aşılmasında şehir ve mahalle meclisleri kritik rol oynayacaktır.
Türkiye devrimci hareketi, şehir ve mahallelere soyut teorik açılımlar ya da nostaljik anlatımların ötesinde gerekli ideolojik-politik önemi verememiştir. Şehirler ve mahallelerin işçi sınıfını içerecek şekilde mücadelenin merkezinde olacağı bir devrim stratejisi ve programını güncelleyememiştir.
1980 öncesinden farklı olarak şehir ve mahalleleri sadece bir kavga ve direniş alanı olarak değil, devrimin gerçekleştirileceği alanlar olarak görmek gerekmektedir. Şehir ve mahallere şuralar, meclisler, komünler kurulması gereken stratejik-taktik alanlar olarak yeni bir pencereden bakmalıyız.
Bulvarlar iktidarın, sokak ve mahaller emekçi halkın, kent meydanı ise ikisinin mücadele arenasıdır.
Devrimci mücadele açısından “mahalle”ye dair güncel ve bütünsel bir politik çerçevenin ortaya konulması, hâlâ bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Egemenlerin “meskûn mahalde muharebe stratejisi” ve neoliberal “kentsel dönüşüm” projeleri varsa bizim de bir “mahal devrimi”, “mahalleler devrimi” stratejimiz olacaktır, olmalıdır. Hiç unutmayalım, Gezi kent meydanı ile mahallelerin füzyonudur. Hiç planlı olmadığı halde kendini bir hükümet düşürme provası içinde bulmuştur.
Bunları yazarken devrimin stratejisini “şematize etme” riski yok mu? Devrim stratejisini salt demografik, mekânsal değişimler üzerinden kurmak sadece kötü bir idealizm değil, çok yanlış bir mücadele doktrinidir de! Sınıf savaşımlarını tarihselliği ve güncelliğiyle okumadan yapılacak her girişim hüsrana uğramaya mahkûmdur. Bizim iddiamız şudur: Kapitalizme karşı siyasal devrim elbette mekânsal bir devrim değil, şehir ve kırların iç içeliğini temel alan toplumsal bir devrim olacaktır.
Mao’nun köylerden kentleri kuşatma stratejisi, tarihte ikinci kez ama bu sefer, “ara bölgeler” dediğimiz, kentleşmiş köyler ve bitişik kentler arasındaki banliyölerin metropolleri çevrelemesi şeklinde ortaya çıkabilir mi? Kurtarılmış, izole kızıl siyasi iktidarlardan ziyade, (ki bu günümüzün dijtalize olmuş tekno-devlet koşullarında imkansızdır) bizzat kırsal bölgelerin, -buna sadece köyler değil belki daha fazla taşra kasabaları ve kentleri de dahildir- sahipleri tarafından örgütlenmiş ekolojik-sosyalist iktidar alanları düşünülmelidir. Kentleşen ama kent ahlakını dışlayan kırsal bir ekosistem üzerinde mutlaka düşünmek gerekir. Kapitalizmin durdurulacağı bir sınır olarak kentleşen köylere ve taşraya yönelmek yeni bir örgütsel perspektifimiz olmalıdır. Kırsalın kentselleşmesini kapitalizmin sonuna kadar yayılacağı geri dönüşü olmayan bir süreç olarak görmemek gerekir. Çünkü kırsalın bunu durduracak kendine özgü devrimci olanakları mevcuttur. Bunların bir kısmı tarihi, bir kısmı kültürel, bir kısmı ekolojik ve bir kısmı da insanların doğup büyüdüğü coğrafyayı ve nesiller boyunca ekilmiş toprağını vazgeçilmez bir miras olarak sahiplenmesinden kaynaklanmaktadır. Burada elbette bir ahlak, bir kutsiyet var. Kaldı ki, kentleşen köy göç etmesini gerektirmeyecek şekilde kendi sınırları içinde özgün, yerel bir proleterleşme yaşamaktadır. Örneğin yaşadığı bölge otoyollarla, orman kesimleriyle turizme ya da yeni maden ve sanayi komplekslerine açıldığında geçim kaynakları azalsa da şehre göç etmemekte, taşranın yeni kapitalist üretim ilişkilerine dâhil olmaktadır.
Unutmayalım koskoca Roma İmparatorluğu'nun kentleri bir bir yıkıldığında sadece köyler ayakta kalmıştı. Çok uzağa gitmeye de gerek yok, bir zamanların otomobil sanayinin yıldızı olan Chicago şehrinin nasıl çöktüğü okunmaya değerdir. Bu Amerikan kentinin nüfusu son 20 yılda yarı yarıya azalmıştır.
Bugün de savaşlar, işsizlik, yoksulluk, çevre tahribatı ile şehirler ola ki büyük bir çöküntüye uğradığında (kaldı ki çoğu şehir bunu yaşıyor! ) ya da yok oluşun eşiğine geldiğinde köyler yine ayakta kalacaktır. Bir İstanbul, bir Moskova, bir New York yıkıldığında onları besleyen kırsalın küçük kentleri ayakta kalacaktır! Aynı Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi.
Çok daha açık konuşalım, dünyanın geleceğinde kentlerin birer düşman kalesi, kırların ise -yeni biçimiyle- ezilenlerin, yeni kuşak emekçi kuvvetlerin kalesi olacağı ihtimal dışı değildir. Yeni bir sosyalist yaşamın kırlarda doğacağını öngörmek hayalcilik değildir. Tüm şehirlerin acımasızca bombalandığı, milyonlarca insanın göçe zorlandığı 21. yüzyılın en temel gerçeği değil mi? Tüm kapitalist başkentler ve megapol şehirlerde milyarları bulan yoksulun metropol yaşamında insanlığı utandıracak koşullarda ömürlerini tükettikleri yanlış mı? Çoğu kapitalist devletin mülklerini, sermayelerini, bürokratik aygıtlarını ve ordularını şehirlerin dışına (uzağına değil!) taşıdıkları doğru değil mi? Şehirleri uzaktan yönetmenin tüm teknolojik askeri, mali, idari aygıtlarını hızla oluşturuyorlar. Kırlar yeni bir bakışla stratejik üs konumunu koruyor.
Çare, kent ile kırın birleşik gücüdür! Dünyanın geleceği, şehir ile kırın birleşik gücü ile yaratılacak yeni bir emekçi kuvvetler kuşağının ellerindedir! Köylülüğün en nihayetinde tüm klasik biçimleriyle ortadan kalkacağı ve şehir proletaryası ile iç içe geçeceği bir gelecek tahayyülü 20.yüzyıl sosyalizmine aittir. Toplumsal mücadeleler ve kapitalizmin bilişsel, teknolojik gelişimi, emperyalizmin yeni bir dönem (bitimsiz savaşlar!) içinde olması kırsal coğrafyaların ve burada yaşayan köylü sınıfların bambaşka bir yol izleyeceğini gösteriyor. Hem işçi sınıfının hem de köylü sınıfların giderek ikili bir kimliğe büründüğünü gözlemlemek mümkün. Köylülerin şehir deneyimi artık çok güçlü. Çünkü hem iletişim ve ulaşım hızlanmış hem de kapitalizm ve şehir artık bizzat köyde!
Köylünün proleterleşmesi büyük şehre göç etmeden de gerçekleşiyor. Köylü kendi toprağında proleterleşiyor. Proleter ise her ne kadar son 20 yıl içinde teknolojik devrimle ortaya çıkan makine bilgisi az, zanaattan yoksun, vasıfsız bir karaktere bürünse de giderek bundan kurtuluyor. Çünkü metropollerde beyaz yakalı entelektüel fikir işçileri ile irtibatı artıyor. İşçi de köylü de bu yüzyılda mevcut sınıf kimliklerinin üzerine yeni modern kimlikler inşa ediyorlar, çok katmanlı bir kimlik ediniyorlar. Her biri neden ve nasıl sömürüldüğünü gayet iyi biliyor. Onlara bunu anlatmaya gerek yok. Daha çok kurtuluşun formülü ve “hareket” ile ilgileniyorlar.
Bitişik kentler ve kentselleşen kırsal alanlarla değişen bu siyasi coğrafya üzerinden yola çıkarak “Şehir Komünleri” ile taşra, banliyö ve artık küçük kentler halini almış kasabalardan şehirlerin çevrelendiği yeni tip bir “sınıf savaşı” üzerinde düşünmek gerekir. Şehir komünleri ile kır eko-sosyolojisinin iç içe geçtiği birleşik bir mücadele stratejisi oluşturabileceğine inanıyoruz. Kırlar artık uzak halka değil bir ara halkadır. Şehrin uzak stratejik üssü değil yakın stratejik üssüdür. Yani şehri kır gibi kullanabileceğin, kırı da şehir gibi kullanabileceğin bir ekonomik-toplumsal formasyon oluşmuştur. Devrim stratejisinde şehir ve kır ayrımı -eskiden olduğu gibi- o çok keskin çizgisini yitirmiştir. Her anlamda geçişkenliği artmış, iç içe ele alınma zorunluğu doğmuştur.
Köylülüğün pre-kapitalist üretim ilişkilerinden tamamıyla kapitalist üretim ilişkilerine dâhil olduğu, feodal önyargılar ve geleneklerden modern şehir kültürüne ayak bastığı koşullarda; işçi sınıfının ise her ne kadar vasıfsızlaşma, güvencesizleştirme saldırıları altında olsa da beyaz yakalıların sayısının artmasıyla entelektüel kapasitesinin zenginleşmesi ve proleterleşen gençlik vasıtasıyla yeni ve daha enerjik bir kuşağın doğum sancıları içinde olması bitişik kentler ve kentselleşen köylerle birlikte düşünüldüğünde, evet, devrim stratejisinde bir yenilenme kendini dayatmaktadır diyebiliriz. Birleşik devrimin yakalaması gereken bir halkadır bu!
Meselenin asıl gözden kaçan yanlarından biri işçi sınıfının bugün nerelerde yaşadığıdır. Son 20 yılda kent merkezlerinden sürülen işçi sınıfı nerede yaşamaktadır? Kent dışındaki organize sanayilere, banliyölere ya da kamu arazilerine taşınan fabrikalara işçiler nereden gidip gelmektedir? Yasal değişikliklerle ya da fiili olarak kentlerin mahalleleri haline gelen eski köylerden, banliyölerden veya daha hallice kentleşen köylerden gidip gelmektedir. Yani kapitalist şehirleri kuşatacak olan yine mekânı değişmiş olan işçi sınıfı olacaktır. Ama bu sefer ekolojik duyarlığı artan ve her gün biraz daha proleterleşen kır yoksuları ve küçük üretici köylülükle, deproletarize olmuş kent yoksullarıyla çok daha organik bir birlik içinde yapacaktır bunu. Merkezden kovulan işçi sınıfı artık çok daha yakınındaki kır yoksulları ve küçük köylülükle ittifak halinde şehirlere çok daha güçlü olarak geri dönecektir!
Marx’ın sanayi proletaryasının yüzde 80’i bugün şehir merkezlerinde değil, bitişik kentlerde, mahalle haline getirilen kentsel-leşmiş köylerde ve banliyölerde yaşamaktadır. İstanbul proletaryası bugün şehrin demografik sınırlarının dışından itibaren başlayarak Adapazarı'na kadar yayılmıştır. Birleşik devrimimizin bitişik kentler ya da kent-bölgeler üzerinden yeniden tasarlanmasının önemli gerekçelerinden biri budur.
Karl Marx’tan Max Weber’e klasik toplum teorisi yarının dünyasının büyük kentlerin attığı sanayileşme adımlarını takip edeceğine inanıyordu. Bunun böyle olmadığını ve olmayacağını 21. yüzyıl kentsel dinamikleri göstermektedir. Çünkü metropol merkezler hizmetler sektörünün öne çıkması ve finansallaşma ile sanayisizleşmiş, emperyalist metropoller deproletarize edilmiştir. Sanayi ve alt yatırımlar Güneydoğu Asya ve Çin’e ihraç edilmiş, buradaki ucuz işgücünün getirdiği büyük kârlılık oranlarına bel bağlar duruma gelmişlerdir. Güneydoğu Asya, Çin, Ortadoğu, Güney Amerika ve Afrika için bunun anlamı “büyüme olmaksızın kentleşmedir”. Üçüncü dünyada kentleşme önce sanayiden sonra topyekûn kalkınmadan ayrılmıştır. Afrika’da kuraklık ve kronik iç savaşlar, Latin Amerika’da diktatörlük rejimleri ile hiç bitmeyen enflasyon, yüksek faiz ve kalıcı işsizlik, Asya’da milyonların zorla tarımdan koparılarak sanayileşme uğruna kentlerin varoşlarına göç ettirilmesi; tüm bu iç etkenlerle birlikte üçüncü dünya tarımsal verimlilik ve kalkınma programlarından da uzaklaşmış oldu. Sonuçta aşırı kentleşme bu ülkelerde iş arzını değil yoksulluğu yeniden üretti. Çünkü büyüme olmaksızın kentleştiler!
Büyüme olmadan kentleşme, bununla bağlantılı mali oligarşinin özellikle onun banka bileşeninin müthiş kârlılık oranlarını yakalaması, ardından dijital ekonominin gelişimi burjuvazinin kendi içinde imtiyazlı, çok dar bir oligarşik zümreyi yaratmıştır. Bunların temel özelliklerinden biri, ilginç gelebilir ama bilhassa pandemiden sonra, “ütopik” bir yan kazanmalarıdır. Eskisinden daha fazla “dünya işleriyle” uğraşır olmuşlardır. Dikkat çekici bir gelişmedir. Onları bu kadar “hevesli” kılan ilk olarak yapay zekâdaki muazzam gelişmelerdir. İkincisi sahip oldukları orduların ve silah teknolojilerinin beklentilerin ötesinde yıkım gücüne ulaşmasıdır. Onları dünya işlerine ”çeki düzen” vermeye istekli kılan son neden ise dünya emekçilerini tarihte görülmedik derecede güçsüz bir döneminde yakalamış olmalarıdır. Bu kolaycılığı tepe tepe kullanmaktadırlar. Maalesef emperyalist vekâlet savaşlarının çok derinine gömülmüş, başını bu kan deryasının içinden kaldıramayan bir sınıf savaşımları gerçeği ile yüz yüzeyiz. Eskiden “akıntıya karşı yüzebilme ” gücü ve yeteneğinden bahsederdik, oysa bugün düşmanın karşısına çıkabilmek için aşılması gereken koskoca bir kan deryası vardır. Kan deryası sınıf savaşımının kendisi olmuştur. Belki bizim anlamakta zorluk çektiğimiz şey budur! Büyük bir hızla düzensiz, çılgınca akan, kayalıklar ve çağlayanlarla dolu bir nehir değil bu, kıpkırmızı oluk oluk kan akan bir nehir var artık karşımızda.
Evet, böylece hiç gerçekleşmemiş, Marx tarafından da gerçekleşmesi mümkün görülmediği için alaycı bir şekilde eleştirilen zamanın ütopik sosyalistlerinin yerini kendilerinden çok emin ütopik emperyalistler almıştır. Yalnız bunların ütopik sosyalistlerinden en büyük farkı, maddi bir temele sahip olmalarıdır. Gelişim zeminlerinin kuvvetli olduğunun bilinciyle gelecek tasavvuru yapabiliyorlar. Elon Musk, Bernard Arnault Ailesi, Jeff Bezos, Warren Buffet, Mark Zuckerberg, Bill Gates bunlar elbette siyaset ile hep ilgiliydiler, zaman zaman devletlere yön verebilmekteydiler ancak bugün adeta bir devlet insanı gibi dünya meseleleri hakkında daha fazla sorumluluk alabilmektedirler. Tarihte devletin ilk oluşumunda askeri liderler toplumun içinden doğup ama sonra farklılaşarak nasıl toplumun üzerinde ondan bağımsız bir güç oldularsa bugün burjuvazinin oligarşik zümreleri de toplumlarla bağlarını tümden yitirmişlerdir. Oluşturdukları CEO’luk sistemiyle ekonomiden, idari işlerden, hukuki sorumluluklardan kendilerini azade ederek kendilerini “dünya işlerine” vakfetmişlerdir. Kendilerini nerdeyse birer “guru”, birer “ideolog” mertebesinde görmektedirler. Öte yandan zenginleştikçe sayıları azalıyor, sayıları azaldıkça daha çok korkuyor korktukça etraflarında daha çok silahlı adam bulunduruyorlar. Şehir dışında korunaklı büyük malikânelerde, tepesinde helikopter pisti bulunan gökdelenlerin en üst katlarında yaşıyorlar. Eskiden hiç gitmedikleri devlet başkanları saraylarına, askeri karargâhlara artık çok daha sık ziyaretlerde bulunuyorlar.
20. yüzyıl burjuvazilerinden farkları, salt tekelci rekabet değildir. Siyasette önemsenir bir söz hakkı elde etmiş olmalarıdır. Elon Musk’ın X üzerinden nasıl etkili olduğu ortada değil mi? Kapitalist sistemden kaçış ümidinin yok edilmesi, daha doğrusu kapitalizmin sorgusuz sualsiz bir son sistem olduğunun kabullendirilmesi, postmodern koşullara, teknolojiye ve bilginin iktidarına tam teslimiyetin sağlanması. Bu şekilde 21. yüzyıla özgü sömürü ve kölecilik biçimlerinin yaratılması.
Burjuvazinin tekelci kesimlerinin kendi içinde alabildiğine darlaşması, oligarşik bir zümre teşekkül etmeleri, beyaz yakalı işçileri mavi yakalı beden ve el emeği işçilerine her gün daha fazla yaklaştırmaktadır. Kır-kent ilişkilerine dâhil edilmesi gereken önemli bir değişimdir bu. Şehrin yazılım mühendisi gibi entelektüel düzeyi yüksek beyaz yakalılar, banliyönün sanayii işçileri, kırsalın küçük üreticileri ve kır proleterinden mütevellit çok katmanlı emekçi kuvvetlerin, yani yeni adlandırmayla “Toplumsal Proletaryanın” birleşik mücadelesidir artık söz konusu olan.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.