Sınıf çalışması gösterişli değildir. Bir işyerinde yıllarca örgütlenme yapmak, sosyal medyada devrimci slogan paylaşmaktan daha zor olabilir. Bir işçinin güvenini kazanmak, büyük bir mitingde konuşmaktan daha uzun sürebilir. Bir sendikal komitede sabırla çalışmak, politik polemik yazmaktan daha az görünür olabilir. Bir mahallede yıllarca kalıcı bir örgüt yaratmak, seçim döneminde propaganda yapmaktan daha zahmetlidir. Fakat devrimci siyaset tam da bu görünmeyen emeğin üzerinde yükselir

Sosyalist hareketin bugün karşı karşıya bulunduğu en temel sorunlardan biri, işçi sınıfının sosyalist siyasetten uzaklaşması değil, sosyalist siyasetin işçi sınıfının gerçek yaşamından, üretim ilişkilerinden, gündelik mücadelelerinden ve tarihsel deneyimlerinden uzaklaşmasıdır. Bu iki durum birbirinden ayrı değildir; aynı tarihsel çelişkinin iki yüzüdür. Ancak sosyalist hareketin önemli bir bölümü bu çelişkiyi tersinden okumakta, kendi siyasal ve örgütsel başarısızlıklarını işçi sınıfının “bilinçsizliği”, “geriliği”, “muhafazakârlığı” veya “yanlış yönlendirilmişliği” üzerinden açıklamaktadır. Böylece sosyalist hareket kendisini sorgulayan tarihsel özne olmaktan çıkıp, sınıfı sorgulayan bir öğretmen konumuna yerleşmektedir.
Bu yaklaşım Marksist diyalektiğin en temel ilkesine aykırıdır. Çünkü diyalektik düşünce, toplumsal gerçekliği dışarıdan seyretmez; özneyi de kendi pratiğinin nesnesi haline getirir. İşçi sınıfının bilinci sorgulanacaksa sosyalistin bilinci de sorgulanmalıdır. İşçinin örgütsüzlüğü tartışılacaksa sosyalistin örgütlenme tarzı da tartışılmalıdır. İşçilerin neden milliyetçi, muhafazakâr veya reformist ideolojilerin etkisinde kaldığı soruluyorsa, sosyalistlerin neden bu ideolojik alanları egemen sınıflara terk ettiği de sorulmalıdır. Sorunun gerçek başlangıç noktası budur.
Çünkü işçi sınıfının kapitalizm tarafından parçalanması tarihsel olarak anlaşılabilir bir olgudur; fakat sosyalist hareketin bu parçalanmayı aşacak siyasal ve örgütsel araçları geliştirememesi, artık yalnızca kapitalizmin bir sonucu olarak açıklanamaz. Burada sosyalist hareketin kendi tarihsel sorumluluğu başlar. Dolayısıyla mesele yalnızca “işçi sınıfını yeniden kazanmak” değildir. Daha köklü mesele, sosyalist hareketin kendisini işçi sınıfının tarihsel gerçekliğiyle yeniden sınamasıdır.
Bu nedenle Şaban İba’nın 2019'da 15-16 Haziran Direnişi'nin yıldönümü vesilesiyle yazdığı "15-16 Haziran Direnişi üzerine notlar" yazısında ortaya koyduğu eleştiri, yalnızca sosyalistlerin işçiler arasında daha fazla çalışma yapması gerektiği şeklinde dar bir örgütsel öneri olarak okunmamalıdır. Metnin asıl önemi, sosyalist hareket ile işçi sınıfı hareketi arasındaki kopuşun altında yatan sınıfsal, ideolojik, örgütsel ve felsefi çelişkiye işaret etmesidir. Bugün yapılması gereken, bu çelişkiyi daha ileri taşıyarak sosyalist hareketin kendi tarihsel pratiğini diyalektik bir muhasebeye tabi tutmaktır.
Kapitalizmin neoliberal dönüşümüyle birlikte sosyalist literatürde yaygınlaşan yanlış kabullerden biri, klasik sanayi proletaryasının küçülmesini işçi sınıfının tarihsel ağırlığının azalmasıyla özdeşleştirmektir. Bu yaklaşım iki nedenle yanlıştır.
Birincisi, kapitalizm üretici güçlerini geliştirirken emeği ortadan kaldırmaz; emeğin kullanım biçimlerini değiştirir. İkincisi, işçi sınıfının dar anlamda fabrika işçisine indirgenmesi, Marx'ın sınıf analizini tarihsel bir fotoğrafa dönüştürmek anlamına gelir. Kapitalizmin temel ilişkisi sermaye ile emek arasındaki ilişkidir. Sermayenin biçimi değişebilir; üretim mekânları değişebilir; teknolojiler değişebilir; işyerleri parçalanabilir; üretim küreselleşebilir; hizmet sektörü büyüyebilir; dijital platformlar ortaya çıkabilir; taşeronlaşma ve esnek çalışma yaygınlaşabilir. Fakat emek gücünün meta olarak satılması ve artı-değer üretimi kapitalist ilişkinin temelini oluşturmaya devam eder.
Bugünün işçi sınıfı bu nedenle yalnızca büyük fabrikaların mavi yakalı işçilerinden oluşmaz. Depo çalışanı, kurye, çağrı merkezi emekçisi, sağlık çalışanı, mühendis, öğretmen, yazılım emekçisi, maden işçisi, inşaat işçisi, tarım işçisi, mağaza çalışanı, lojistik emekçisi, platform çalışanı ve güvencesiz hizmet emekçisi kapitalist toplumsal ilişkilerin farklı konumlarında bulunan geniş emek kitlesinin parçalarıdır. Buradaki temel mesele sınıfın ortadan kalkması değil, sınıfın parçalanmış görünümünün sınıfın bütünlüğünü görünmez hale getirmesidir.
Kapitalizmin başarısı yalnızca sömürmek değildir. Kapitalizmin daha büyük başarısı, aynı sömürü ilişkisi içinde bulunanları birbirlerinden farklı ve rakip toplumsal gruplar olarak gösterebilmesidir. İşçi kendisini işçi olarak değil “meslek sahibi” olarak görür. Bir başka işçi kendisini “orta sınıf” olarak tanımlar. Bir diğeri milliyetçi kimliğiyle öne çıkar. Bir başkası bireysel kurtuluşu girişimcilikte arar. Böylece ortak sınıfsal konumların üzerine farklı ideolojik kimlikler geçirilir. Sınıf vardır; fakat sınıf bilinci parçalanmıştır. Tam da burada sosyalist siyasetin görevi başlar.
Marksist hareketin uzun tarihsel deneyimlerinden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ilişkinin kendiliğinden kurulmadığıdır. İşçi ücret artışı için mücadele eder. İşten atılmaya karşı direnir. Sendikalaşır. Çalışma saatlerinin azaltılmasını ister. İş güvenliği talep eder. Bunların tümü sınıf mücadelesidir. Fakat sınıf mücadelesinin varlığı, otomatik olarak sosyalist bilinç anlamına gelmez. Tam tersine, kapitalizm ekonomik mücadeleyi kendi sınırları içerisinde absorbe edebilecek mekanizmalara sahiptir. Ücret artışı gerçekleşebilir, toplu sözleşme imzalanabilir, sendikal haklar genişletilebilir ve işçi yeniden kapitalist üretim ilişkilerinin içine dönebilir.
Dolayısıyla kendiliğinden mücadeleyi küçümsemek ne kadar yanlışsa, onu otomatik olarak devrimci mücadele ilan etmek de o kadar yanlıştır.
Sosyalist hareketin tarihsel görevi tam bu noktada ortaya çıkar. Ekonomik mücadele ile siyasal bilinç arasında diyalektik bir bağ kurmak. Ancak bu bağ dışarıdan hazır bir bilinç taşımakla kurulamaz. İşçiye “sen aslında devrimcisin” demek yeterli değildir. İşçinin kendi deneyiminden hareketle kapitalist toplumsal ilişkinin nasıl işlediğini kavramasını sağlayacak kolektif deneyimler yaratmak gerekir. Bir işçinin patronla yaşadığı çatışma, yalnızca patronla işçi arasındaki kişisel bir sorun olarak kalıyorsa bilinç gelişmez. O çatışma, üretim ilişkilerinin yapısal niteliğiyle ilişkilendirildiğinde sınıfsal bir anlam kazanır.
Bir fabrikanın kapanması yalnızca işsizlik değildir. Sermayenin hareket yasalarının somut bir sonucudur. Bir işçinin borç batağına sürüklenmesi yalnızca bireysel ekonomik başarısızlık değildir. Ücret ile yaşam maliyeti arasındaki yapısal çelişkinin sonucudur. Bir gencin sürekli güvencesiz işlerde çalışması kişisel beceriksizlik değildir. Emek piyasasının yeniden yapılandırılmasının sonucudur.
İşte sosyalist siyasetin görevi, bireysel deneyimi toplumsal ilişkiye, toplumsal ilişkiyi sınıf bilincine ve sınıf bilincini örgütlü siyasal eyleme dönüştürebilecek araçları yaratmaktır.
Sosyalist hareketin en ciddi hastalıklarından biri, tarihsel olarak kendisini işçi sınıfının yerine koymasıdır. Burada çok ince fakat belirleyici bir fark vardır. İşçi sınıfının öncülüğünü savunmak başka, işçi sınıfının yerine geçmek başkadır. Öncülük, sınıfın tarihsel özneleşmesini hızlandırır. İkamecilik ise sınıfın yerine konuşur. Öncülük, sınıfın deneyimlerinden öğrenir. İkamecilik, sınıfa ne yapması gerektiğini öğretir. Öncülük, işçilerin kendi örgütlenme kapasitesini geliştirir. İkamecilik, örgütün gücünü işçilerin gücü yerine koyar. Bu nedenle sosyalist örgütlerin büyümesi ile işçi sınıfının siyasal gücünün büyümesi aynı şey değildir. Bir örgütün üye sayısı artabilir. Bildiri sayısı çoğalabilir. Sosyal medya görünürlüğü yükselir. Seçimlerde daha fazla oy alınabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına sınıfın tarihsel özneleşmesini kanıtlamaz.
Asıl soru şudur:
İşçi sınıfı kendi yaşamını değiştirmek için ne ölçüde örgütlü bir güç haline gelmiştir? Bu soruya cevap veremeyen sosyalist hareket, kendi örgütsel varlığını sınıfın tarihsel varlığıyla karıştırmaktadır.
Burada aydınların rolünü kategorik biçimde reddetmek de Marksist değildir. Marksizm hiçbir zaman düşünsel emeği küçümsemez.
Teori gereklidir. Bilim gereklidir. Felsefe gereklidir. Stratejik düşünce gereklidir. Fakat sorun teorinin varlığı değil, teorinin sınıfla ilişkisidir. Aydın sınıfın üzerinde konumlandığında elitizme dönüşür. Sınıfın içine girip onun deneyimini teorik olarak işlediğinde ise devrimci düşüncenin gelişimine katkıda bulunur. Dolayısıyla sosyalist aydın işçiye tepeden bakan bir öğretmen değil, sınıfın deneyimini teorik bilinç düzeyine taşıyan bir düşünsel emekçidir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü sosyalist hareketin bir bölümünde teori, toplumsal pratiği açıklayan ve dönüştüren bir araç olmaktan çıkmış; örgütsel kimliği koruyan bir aidiyet sembolüne dönüşmüştür.
Marx'ın, Lenin'in, Mao'nun Gramsci'nin, Lukács'ın veya başka Marksistlerin kavramlarını kullanmak Marksist olmak için yeterli değildir. Asıl mesele, onların düşünme biçimini bugünün gerçekliği üzerinde uygulayabilmektir. Marx'ı ezberlemek Marksizm değildir.
Marx gibi somut tarihsel ilişkileri çözümleyebilmek Marksist düşüncenin başlangıcıdır.
İba'nın eleştirisinin en sert ve tartışılması gereken noktalarından biri, sosyalist hareketin küçük burjuva niteliğidir. Bu mesele yalnızca örgütlerde kaç işçinin bulunduğuyla ölçülemez. Küçük burjuva zihniyet, öncelikle bir siyasal davranış biçimidir. Örgütü sınıfın üzerinde görmek, kişisel politik prestiji kolektif mücadelenin önüne koymak, örgütsel farklılıkları sınıfsal farklılıklar gibi sunmak sloganları pratiğin yerine geçirmek, kitle çalışmasının uzun ve zahmetli niteliğinden kaçmak, sınıfın gündelik sorunlarını “ekonomizm” diyerek küçümsemek, sürekli olarak daha radikal görünen sözler üretmek fakat gerçek örgütlenme süreçlerine girmemek, bunların tümü küçük burjuva siyasal kültürün farklı görünümleridir. Küçük burjuva radikalizminin paradoksu şudur: Söylemde ne kadar radikal olursa olsun, toplumsal pratikte o kadar yüzeysel kalabilir.
Çünkü gerçek sınıf çalışması sabır ister. Süreklilik ister. Disiplin ister. Dinleme yeteneği ister. Kendi doğrularından kuşku duyabilme yeteneği ister. Bazen aylarca görünür bir sonuç almadan çalışmayı gerektirir. İşte tam da bu nedenle sosyalist hareketin gerçek devrimciliği sloganlarının keskinliğiyle değil, sınıf içinde kalıcı toplumsal güç yaratma kapasitesiyle ölçülmelidir.
Sosyalist hareketin kendi başarısızlıklarını açıklamak için kullandığı en kolay kavramlardan biri “geri bilinç”tir. İşçi sağa oy veriyorsa bilinçsizdir. Milliyetçi söylemlerden etkileniyorsa geri bilinçlidir. Dini değerlere önem veriyorsa geri bilinçlidir. Sosyalist örgütlere katılmıyorsa örgütlenmeye uzak bir toplumdur. Bu açıklamalar belli gerçeklik parçalarını içerse de bilimsel bir açıklama değildir. Çünkü bilinç, toplumun maddi ilişkilerinden bağımsız oluşmaz.
İşçi neden milliyetçiliğe yönelir?
Çünkü kapitalist rekabet, işçileri birbirleriyle rekabet eden bireylere dönüştürür. Göçmen işçiyi neden rakip görür? Çünkü sermaye emeğin farklı kesimlerini ücret ve istihdam üzerinde rekabete sokar.
Devlete neden güvenebilir?
Çünkü devlet yalnızca baskı aygıtı olarak değil, eğitimden güvenliğe kadar gündelik hayatın örgütleyicisi olarak deneyimlenir. Dolayısıyla sosyalist siyaset bu bilinç biçimleriyle alay ederek değil, onların maddi ve tarihsel kaynaklarını çözümleyerek mücadele edebilir.
İdeoloji yalnızca yanlış fikir değildir.
İdeoloji, maddi toplumsal ilişkilerin insanların zihninde aldığı biçimdir. Bu nedenle yanlış bilinçle mücadele, yanlış fikirleri düzeltmekten çok daha fazlasını gerektirir. Yanlış bilinci üreten toplumsal ilişkileri değiştirmek gerekir.
Enternasyonalizm, sosyalist hareketin dekoratif bir ilkesi değildir. Kapitalizm uluslararası bir sistemdir. Sermaye sınırları aşar. Üretim zincirleri ülkeleri birbirine bağlar.
Enerji, finans, teknoloji ve ticaret uluslararası ilişkiler üzerinden örgütlenir. Buna karşılık işçilerin önemli bir bölümü hâlâ ulusal sınırlar içerisinde düşünmeye yönlendirilir. Sermayenin uluslararası hareketliliği ile emeğin ulusal bölünmüşlüğü arasındaki bu çelişki, kapitalizmin önemli avantajlarından biridir. Bu nedenle işçi sınıfının şovenist ideolojilerden kurtulması yalnızca ahlaki bir görev değildir. Bu, doğrudan doğruya sınıf mücadelesinin stratejik bir sorunudur. İşçinin başka ülkedeki işçiyi düşman olarak görmesi, sermayenin işine yarar. İşçinin göçmen işçiyi ücretlerini düşüren rakip olarak görmesi, sermayenin işine yarar. İşçinin başka halkların emekçilerini tehdit olarak görmesi, sermayenin işine yarar. Dolayısıyla enternasyonalizm soyut bir kardeşlik söylemi değil, işçi sınıfının bölünmesini sağlayan ideolojik mekanizmalara karşı somut bir mücadeledir.
Sosyalist hareketin sendikalara yaklaşımında da ciddi bir sorun vardır. Bir kesim sendikaları devrimci mücadelenin doğal örgütleri olarak romantikleştirir. Başka bir kesim ise bürokratik yapıları nedeniyle sendikaları neredeyse bütünüyle siyasal mücadelenin dışında görür.
Her iki yaklaşım da diyalektik değildir.
Sendika, kapitalist toplum içerisinde işçilerin ekonomik çıkarlarını savunan zorunlu bir örgütlenme biçimidir. Fakat sendikal örgütlenme kendi başına kapitalizmi aşan bir siyasal bilinç yaratmaz. Sendikal bürokrasi zamanla işçi hareketi ile sermaye arasında arabulucu bir konuma da gelebilir. Buna rağmen sendikaları terk etmek, işçi sınıfının örgütlenme alanını sermayenin ve bürokrasinin insafına bırakmak anlamına gelir. Dolayısıyla mesele sendikayı reddetmek değil, sendikal mücadele ile daha geniş sınıf siyasetinin bağını kurmaktır. Sosyalist hareketin görevi sendikaların üzerinde bir siyasal vesayet kurmak değil, işçilerin sendikal deneyimini daha geniş bir sınıf bilincine taşıyabilecek demokratik ve mücadeleci kanallar yaratmaktır.
İba'nın metnindeki en önemli tespitlerden biri, sosyalistlerin işçi sınıfı içinde çalışmanın zahmetinden kaçınmasıdır. Bu, görünüşte basit fakat aslında çok derin bir eleştiridir. Çünkü sınıf çalışması gösterişli değildir. Bir işyerinde yıllarca örgütlenme yapmak, sosyal medyada devrimci slogan paylaşmaktan daha zor olabilir. Bir işçinin güvenini kazanmak, büyük bir mitingde konuşmaktan daha uzun sürebilir. Bir sendikal komitede sabırla çalışmak, politik polemik yazmaktan daha az görünür olabilir. Bir mahallede yıllarca kalıcı bir örgüt yaratmak, seçim döneminde propaganda yapmaktan daha zahmetlidir. Fakat devrimci siyaset tam da bu görünmeyen emeğin üzerinde yükselir. Kapitalizmin örgütlü gücüne karşı örgütlü emek yaratılmadan devrimci dönüşüm mümkün değildir. Bu nedenle sosyalist hareketin temel ölçütlerinden biri yeniden tanımlanmalıdır. Kaç bildiri yayımlandığı değil, kaç işçinin siyasal özneleştiği. Kaç toplantı yapıldığı değil, kaç kalıcı sınıf örgütü yaratıldığı. Kaç slogan üretildiği değil, kaç somut mücadelede sınıfın kolektif gücünün büyütüldüğü.
Sınıf bilinci, işçiye Marx'ın birkaç kavramını öğretmek değildir. İşçinin “artı-değer”, “sömürü”, “sermaye” gibi kavramları bilmesi elbette önemlidir. Fakat sınıf bilinci bundan daha geniş bir tarihsel süreçtir. İşçinin kendi yaşam deneyimini başkalarının deneyimleriyle ilişkilendirmesi, ortak çıkarları fark etmesi, kolektif davranmayı öğrenmesi, kendi gücünün farkına varması, örgütlenmenin zorunluluğunu kavraması, kapitalist toplumun değiştirilebilir olduğunu görmesi, ve sonunda kendi tarihsel eyleminin öznesi haline gelmesi, sınıf bilincinin farklı aşamalarını oluşturur. Bu nedenle sınıf bilinci bir ders konusu değil, mücadele içinde oluşan tarihsel bir ilişkidir. Sosyalist hareketin rolü de burada ortaya çıkar. Sosyalist örgüt sınıfın yerine geçmemeli; sınıfın kendi deneyimlerini siyasal ve tarihsel bir bilince dönüştürebileceği koşulları yaratmalıdır.
Burada Marksist diyalektiğin esasına ulaşılır. Sosyalist hareket işçi sınıfını değiştirir. Fakat işçi sınıfı da sosyalist hareketi değiştirir. Bu ilişki tek yönlü değildir. Sosyalist hareket sınıfa yalnızca “bilinç taşıyan” dışsal bir güç olarak bakarsa diyalektik ilişkiyi ortadan kaldırır. Çünkü sınıfın gerçek mücadeleleri sosyalist teoriyi de değiştirmek zorundadır. Teori pratiği aydınlatır. Pratik teoriyi sınar. Teori pratiğe dönüşür.Pratik yeni teorik sorular üretir. Bu sürekli hareket durduğu anda sosyalizm dogmaya dönüşür. Dogma ise yaşamın hareketini açıklayamaz. Bu nedenle sosyalist hareketin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir dogma değil, yeniden diyalektik düşünme yeteneğidir.
Sosyalist hareket içinde uzun zamandır bir radikallik yanılsaması bulunmaktadır. En sert sloganı kullanan, en keskin bildiriyi yayımlayan, en radikal ifadeleri kullanan örgüt kendisini daha devrimci saymaktadır. Oysa devrimcilik retorik bir kategori değildir. Devrimcilik, mevcut toplumsal ilişkilerin sınırlarını zorlayacak örgütlü toplumsal güç yaratma kapasitesidir. Sermayenin gücünü gerçekten sınırlayabiliyor musun? İşçilerin örgütlenme kapasitesini artırabiliyor musun? İşçilerin ekonomik mücadelelerini siyasal bilince bağlayabiliyor musun? Farklı emekçi kesimleri ortak bir sınıf siyaseti içerisinde buluşturabiliyor musun? Egemen ideolojinin işçi sınıfı üzerindeki etkisini kırabiliyor musun? İşçilerin kendi mücadelelerine güvenmesini sağlayabiliyor musun? Eğer bunlar gerçekleşmiyorsa, söylemin radikalliği siyasal gerçekliği değiştirmemektedir. Devrimcilik, sözün şiddeti değil, toplumsal ilişkinin dönüşümüdür.
Bu nedenle bugün sosyalist hareketin önünde yalnızca kapitalizmle hesaplaşma görevi bulunmamaktadır. Kendi tarihsel pratiğiyle de hesaplaşmak zorundadır. Neden sınıf çalışması süreklilik kazanmadı? Neden örgütsel bölünmeler sınıfsal ayrımlardan daha önemli hale geldi? Neden sosyalist örgütlerin iç tartışmaları işçi sınıfının gerçek sorunlarından daha fazla siyasal enerji tüketti? Neden işçi sınıfının gündelik hayatı teorik üretimin merkezinden çıktı? Neden sosyalist hareketin kadro yapısı toplumun emekçi kesimlerinden giderek uzaklaştı? Neden genç işçilerle kalıcı bağlar kurulamadı? Neden yeni emek biçimleri yeterince analiz edilmedi? Neden sınıfın milliyetçi ve muhafazakâr yönelimleriyle mücadelede çoğu zaman yalnızca ahlaki ve kültürel eleştirilerle yetinildi?Neden işçilerin kendiliğinden mücadeleleri ya romantikleştirildi ya da küçümsendi. Bunlar cevaplanmadan yeni bir devrimci atılım mümkün değildir. Çünkü tarihsel muhasebe yapılmadan strateji kurulamaz. Strateji kurulmadan örgütlenme kurulamaz. Örgütlenme olmadan sınıf siyaseti kurulamaz. Sınıf siyaseti olmadan sosyalizm soyut bir ideolojik iddia olarak kalır.
Bugün sosyalist hareketin ihtiyacı geçmişin işçi sınıfını yeniden üretmek değildir. “Eski güzel günlere” dönmek mümkün değildir. Ne 19. yüzyıl işçisi vardır ne 20. yüzyılın klasik sanayi proletaryası aynı biçimde yaşamaktadır. Kapitalizm değişmiştir. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin biçimleri de değişmiştir. Fakat bu değişim Marksizmi'n geçersizleşmesi anlamına gelmez. Tam tersine, Marksist yönteme bugün daha fazla ihtiyaç vardır. Çünkü Marx'ın temel katkısı belirli bir dönemin işçi tipini tarif etmekten ibaret değildir. Onun asıl katkısı, kapitalist toplumun görünüşünün altında yatan üretim ilişkilerini, sınıf ilişkilerini ve sermayenin hareket yasalarını çözümlemektir. Bugün yapılması gereken de budur: Yeni proletaryayı görmek. Yeni sömürü biçimlerini görmek. Yeni sınıf parçalanmalarını görmek. Yeni hegemonya biçimlerini görmek. Yeni çalışma rejimlerini görmek. Yeni teknolojik dönüşümlerin emeği nasıl yeniden yapılandırdığını görmek. Ve bütün bunların içinde sermaye ile emek arasındaki temel antagonizmanın hangi yeni biçimlerde ortaya çıktığını çözümlemek.
Sosyalist hareket için gerçek sınav, ne kadar çok Marx okuduğu değildir. Ne kadar çok bildiri yayımladığı da değildir. Ne kadar radikal konuştuğu hiç değildir. Gerçek sınav şudur: İşçi sınıfının kendi tarihsel gücünü keşfetmesine katkı sağlayabiliyor mu? İşçilerin dağınık öfkesini örgütlü güce dönüştürebiliyor mu? Ekonomik mücadeleyi siyasal bilince bağlayabiliyor mu? Sınıfın farklı kesimleri arasındaki yapay bölünmeleri aşabiliyor mu? Milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, gericilik ve sermaye ideolojisinin etkisine karşı somut bir karşı-hegemonya yaratabiliyor mu? İşçilerin yalnızca destekçisi değil, onların kendi siyasal özneleşmesinin örgütleyicisi olabiliyor mu? Bu sorulara olumlu cevap verilemiyorsa, sosyalist hareketin öncelikle işçi sınıfını değil kendisini değiştirmesi gerekir. Çünkü işçi sınıfı sosyalizmin müşterisi değildir. Sosyalist parti de işçi sınıfının siyasal vekili değildir. İşçi sınıfı, kendi tarihini yaratacak toplumsal güçtür. Sosyalist hareketin görevi onun yerine tarih yazmak değil, bu tarihsel öznenin ortaya çıkmasının maddi, siyasal, ideolojik ve örgütsel koşullarını yaratmaktır. Dolayısıyla mesele “işçileri sosyalist yapmak” gibi basit bir pedagojik görev değildir. Mesele, işçi sınıfının kendi deneyimini tarihsel bir bilince, tarihsel bilincini örgütlü bir güce, örgütlü gücünü ise toplumsal dönüşüm iradesine dönüştürebileceği bir siyasal hareket yaratmaktır. Bu gerçekleşmediği sürece sosyalizm işçi sınıfının tarihsel kurtuluş projesi olmaktan çıkıp, sosyalistlerin kendi aralarında tartıştıkları bir fikirler sistemine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Ve burada İba'nın eleştirisinin en önemli sonucu ortaya çıkar: Sosyalist hareketin işçi sınıfına karşı sorumluluğu, sınıf adına konuşmak değil; sınıfın kendi sesini, kendi örgütünü, kendi bilincini ve kendi tarihsel gücünü yaratabileceği koşulları oluşturmaktır. Bunun için önce sosyalist hareket kendi konumunu sorgulamalıdır. Kendisine şu soruyu sormalıdır. Biz işçi sınıfından ne istiyoruz?Fakat bundan daha önemli bir soru vardır:İşçi sınıfı bizden ne bekliyor ve biz bunu gerçekten biliyor muyuz? Diyalektik sorgulama burada başlar. Çünkü devrimci teori sınıfa yukarıdan bakmaz. Sınıfla birlikte düşünür. Sınıfla birlikte öğrenir. Sınıfla birlikte dönüşür. Ve nihayetinde sınıfın kendi tarihsel özneleşmesini mümkün kılacak siyasal pratiğe dönüşür. Sosyalizmin geleceği, sosyalistlerin sınıf adına ne kadar yüksek sesle konuştuğunda değil; işçi sınıfının kendi adına ne kadar güçlü konuşabildiğinde belirlenecektir.
Devrimci görev tam da budur:
Sınıfın yerine geçmemek.
Sınıftan kopmamak.
Sınıfı romantikleştirmemek.
Sınıfı küçümsememek.
Sınıfa yukarıdan bakmamak.
Sınıfla birlikte düşünmek, örgütlenmek ve mücadele etmek.
Çünkü Marksist anlamda sosyalizmin tarihsel öznesi sosyalist örgüt değil, kendi kurtuluşunun koşullarını yaratabilecek örgütlü işçi sınıfıdır. Ve sosyalist hareketin bütün tarihsel sorumluluğu, bu öznenin ortaya çıkmasını kolaylaştıracak teorik açıklık, siyasal strateji, örgütsel süreklilik ve devrimci pratik yaratabilmektir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.