Meselemiz basitçe gençleri çeteleşmeden uzak tutmak değil. Gençlerin çetelere ihtiyaç duyacağı toplumsal koşulların nasıl oluştuğunu anlamak ve bu boşluğun neden başka biçimlerde doldurulduğunu görmek zorundayız. Çünkü yeni nesil çeteler yalnızca suçun değil, aynı zamanda çözülmüş toplumsal bağların, geleceksizliğin, aidiyet arayışının ve oluşan toplumsal boşlukların da bir sonucudur

Bir zamanlar özellikle devrimcilerin etkin olduğu mahallelerde torbacılara, çetelere, faşistlere, gericilere karşı mahallelerini savunan gençler bugün yeni nesil çeteler olarak anılan organizasyonların içinde yer alıyor. Peki kim bunlar? Düşmanlarımız mı? Neden bugün böyle bir organizasyona ihtiyaç duyuyorlar?
Şunu unutmamak gerekiyor: Bugün “çete” diye adlandırdığımız yapıların içinde yer alanların önemli bir kısmı bizim mahallelerimizin çocukları. Bir zamanlar aynı sokaklarda top oynadığımız, aynı kahvede oturduğumuz, yemeğimizi paylaştığımız, birlikte uyuşturucu, çeteleşme ve yozlaşma karşısında mücadele ettiğimiz, mahallede bir sorun olduğunda omuz omuza durduğumuz gençler.
Pazarda yaşlı bir komşunun poşetlerini birlikte taşıdığımız, hastası olduğunda kapısını çaldığımız, derdi olduğunda dinlediğimiz insanlar. Yani öteki, başka bir dünyadan gelmiş insanlar değil. Bizimle aynı yoksulluğun, aynı geleceksizliğin, aynı güvencesizliğin içinde yaşayan insanlar. Bugün yollarımız ayrılmış olabilir; ama onları düşman görmek, yalnızca “çete” kimliği üzerinden tanımlamak, bu insanların nasıl ve neden bu noktaya geldiğini anlamamızı engeller.
Burada başka bir gerçeği de görmek gerekiyor. Çeteler gençlere yalnızca para teklif etmiyor. Bir çevre, bir aidiyet, bir güç ve statü duygusu da sunuyor. Kendisine toplumda bir yer bulamayan, geleceğine dair hiçbir güvence göremeyen bir genç için “bizim çocuklar” denilen bir grubun parçası olmak, sokakta sözünün geçmesi, para kazanabilmek ve güçlü görünmek başlı başına bir çekim alanına dönüşebiliyor.
İşte bu nedenle meseleyi yalnızca gençler kolay para istiyor diye açıklayamayız. Devletin bu alanı o ya da bu şekilde teşvik etmesinin sonucu olarak, çetelerin gençlere sunduğu bu sahte dayanışma ve güç duygusunun karşısına, gerçek bir dayanışma, gerçek bir aidiyet ve kolektif bir yaşam olanağı koymadan bu sorunu çözemeyiz. Gençlere yalnızca “çeteye girme” demek yetmez, onların neden bir yere ait olmak istediğini anlamak ve o aidiyeti toplumsal bir zeminde yeniden kurmak gerekir.
Meseleyi “çeteler kötüdür, gençler yozlaşmıştır” kolaycılığından çıkarıp, bu gençleri bu noktaya getiren zemin nasıl gelişti? Bir anda mı oldu? Bu noktaya nasıl gelindi? Biraz oralara değinelim.
Özellikle sol/yoksul mahallelerde devrimcilerin hegemonyası çok etkindi. Halk sorunu etrafında örgütleniyor, mahallenin çocukları ve gençleri kültür-sanatla tanışıyor; kısacası toplumsal örgütlenmeler mahallelerinin dokusunu değiştiriyordu.
Yalnızca söylem düzeyinde politik bir örgütlenmeden söz etmiyorum. Mahallenin gündelik hayatına dokunan bir toplumsal örgütlenme vardı. Bir sorun çıktığında insanlar birlikte çözüm arıyor, mahallede haksızlığa uğrayanın yanında duruluyor, gençler kültür ve sanatla, sporla buluşuyor, çocuklar çeşitli etkinliklerde bir araya geliyor, ihtiyaç sahibi bir ailenin kapısı birlikte çalınıyordu.
Mahallede yaşayan genç yalnız olmadığını, ait olduğu bir çevrenin ve dayanışma ağının olduğunu biliyordu. Kısacası mesele yalnızca söylemler değil, söylemlerin hayata geçeceği alanları toplumsal gerçeklikten kopmadan üretmekti. Mahallelinin yaşamına başka bir ilişki biçimi kazandırmaktı.
Bu durum aynı zamanda iktidar politikalarından kaynaklanan toplumsal sorunlar karşısında halkta biriken öfkenin örgütlenmesinin ve isyana dönüşmesinin zeminini oluşturuyordu.
İktidar açısından bu zeminin dağıtılması ve özellikle gençlerde biriken öfkenin kontrol altına alınması gerekiyordu. Öyle ki Gezi direnişi, sonrasında Kobanê direnişi, yanı sıra çetelere ve uyuşturucuya karşı mücadele ve benzeri konularda mahallelerde oluşan birçok deneyim bunu göstermişti.
İktidar harekete geçti. 2016 yılında OHAL sürecinde "torba yasalarla", kanun hükmünde kararnamelerle bir gecede halkın örgütlendiği kurumları, dernekleri kapattı. Terörle mücadele yasası güncellenerek geniş çaplı operasyonlar başlatıldı.
Halka öncülük eden devrimciler hapse atıldı. Yetmedi devrimcilere selam verenler de peşinden atıldı. Gençler bir yana dursun, 60-70 yaşındaki insanlara 80-90 yıl hapis cezası verdiler. Bu da yetmedi para cezaları, yüksek borçlandırma ile birlikte hepimizi sindirmeye, baskı altına almaya çalıştılar. Üstüne katliamlar, ölümler ve cezasızlık politikaları.
Yani toplumsal örgütlenmenin kendiliğinden ortadan kalkmadığını da görmek gerekiyor.
Oluşan toplum bilincinin, alternatif yaşam örneklerinin, dayanışmanın, direnişin yarattığı zeminler böylesine ağır saldırılarla yok edilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Devletin özellikle örgütlü muhalefete yönelik baskı politikaları, mahallelerde yıllar içerisinde oluşmuş bu ilişkilerin parçalanmasında önemli bir rol oynadı.
Fakat bu noktada ortadan kaldırılan, yalnızca bazı dernekler, kurumlar ya da örgütlenmeler değildi. Asıl ortadan kaldırılan, mahallede insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiydi. Dernekler kapatıldı, halkın toplandığı mekanlar tasfiye edildi. Mesela Okmeydanı’ndaki Sibel Yalçın Parkı’nın kafeteryası dozerlerle yıkıldı. Toplantılar, etkinlikler engellendi. Ortadan kaldırılan, dayanışma üzerine kurulu toplumsal ilişkilerdi.
Bu süreç ilerledikçe özellikle gençlerde, bir sorun olduğunda birlikte çözüm arama, bir haksızlık karşısında birlikte davranma, gençlerin, çocukların, kadınların bir araya gelebileceği güvenli alanlar yaratma, kültürle, sanatla, sporla buluşma ve en önemlisi kendisini özne hissedeceği toplumun parçası olarak görme hali zayıflatıldı.
Böylece toplumsal hayatın tümünde, özellikle de gençlerin yaşantısında bir boşluk ve arayış oluştu. Bu boşluğun doldurulması uzun sürmeyecekti.
İnsanların dayanışma ihtiyacını, gençlerin aidiyet arayışını, güç ve saygınlık ihtiyacını “birileri” başka biçimlerde karşılamaya başladı. İşte bugün “yeni nesil çeteler” olarak karşımıza çıkan yapıların toplumsal koşulları böyle bir zeminde ortaya çıkıyor.
Kendilerine sürekli olarak değersiz hissettirilen, söz hakkı bulamayan, kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyen, geleceğe yönelik beklentisi kalmayan, dayanışma göremeyen gençler yalnızlaşmaya başladılar. Böylece ortaya çıkan bu ihtiyacı karşılayacaklarını düşündüklerini organizasyonlara yöneldiler.
Bu nedenle mesele gençlerin bu ihtiyaçlara sahip olması değil, bu ihtiyaçların hangi toplumsal koşullar içinde ortaya çıktığı ve hangi toplumsal ilişkiyle karşılandığıdır.
Burada önemli olan bir başka noktayı da görmek gerekiyor. Çetelerin ortaya çıkışını yalnızca yoksullukla açıklamak da yeterli değil. Çünkü yoksulluk tek başına bütün gençleri aynı yere götürmüyor. Gençlerin hayatında ekonomik koşullar kadar aidiyet, güvenlik, saygınlık, gelecek ve bir gruba dahil olma ihtiyacı da belirleyici olabiliyor.
Ne yazık ki bu tabloyu tersine çevirmek için gerekli mücadele programı bugün hala ortaya konabilmiş değil.
Bugün bir gencin çeteye yönelmesinde yalnızca eve götüreceği “ekmek parası” hesabı yok. Yani bu konuda yoksulluk büyük bir etken olsa da ona ek toplumsal koşullar da var. Mesela aidiyet arayışı var, bir gruba dahil olma ihtiyacı var, güç ve saygınlık arayışı var.
Kendisine bir gelecek sunulmayan, geçinemeyen, mahallesinde dayanışma alanları giderek ortadan kaldırılan, spor yapabileceği, kültürle ve sanatla buluşabileceği, birlikte üretebileceği alanları daralan genç; bütün bunların yerine kendisine para, güç, çevre ve statü vadeden yapılara yönelebiliyor.
Dolayısıyla karşımızdaki mesele yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir meseledir.
Bu durum gençleri “gayrimeşru” arayışlara sürükledi. İktidar tarafından bunun önü açıldı. Kimi devlet yetkilileriyle, çete lideri diye anılan kişilerin yan yana çektirdiği fotoğrafları hepimiz gördük. Kolombiya’dan Mersin Limanı’na taşınan uyuşturucunun haberlerini hepimiz izledik, duyduk.
Uyuşturucu meselesini de yalnızca gençlerin kullandığı ya da sattığı bir madde meselesi olarak ele alamayız. Ortada büyük paraların döndüğü, uluslararası bağlantıları olan bir ekonomik ağdan söz ediyoruz. Yoksul mahallelerin gençleri, çoğu zaman bu ağın en alt halkasında bulunuyor.
Büyük parayı kazananlarla sokağa dağıtım yapan, taşıyan, gözcülük yapan ya da küçük işler üzerinden bu ağın içine çekilen gençlerin aynı yerde durmadığını görmek gerekiyor.
Bir başka ifadeyle, uyuşturucu ticaretinin asıl sahipleriyle bu düzenin içine çekilen gençleri aynı kefeye koyamayız. Bir tarafta büyük bir ekonomik çıkar düzeni, diğer tarafta ise bu düzenin en kırılgan halkasında yer alan ve çoğu zaman başka bir geçim imkânı bulamayan gençler var.
İşin sonunda bir zaman mahallede omuz omuza verenler şimdi birbirlerine ateş eder hale getirildi. Yaşadığı topluma, yanı başında duran arkadaşına yabancılaşma başladı. Bir zamanlar faşizm, gericilik, yozlaşma karşısında kendisini, komşusunu, kardeşini, mahallesini koruyanlar şimdi bu değerleri unutmaya başlamış durumda.
İktidar her şeye rağmen üzerlerinden kılıcını eksik etmeyerek hem gençlerin düzene karşı öfkesini birbirlerine yöneltmenlerini sağladı, hem de iktidarın çizdiği sınırın dışına çıkanları, hala muhalefet edenleri de ya yok etti ya da sindirdi. Ama gençlerin öfkesini kontrol altında tutmak adına bu kanalı hep açık tuttu, tutmaya da devam edecektir.
Burada artık yalnızca “gençler neden çeteye yöneliyor?” sorusunu değil, bu yönelimin karşısında nasıl bir toplumsal alanın bulunduğunu da tartışmak gerekiyor.
Bunun yolu gençlere yukarıdan akıl vermekten ya da yalnızca “çetelerden uzak durun” demekten geçmiyor. Mahallede yeniden yaşam alanları yaratmak gerekiyor. Gençlerin ücretsiz spor yapabileceği, müzikle, tiyatroyla, kültürle ve sanatla buluşabileceği; birlikte eğitim alabileceği, üretebileceği, sorunlarını birlikte tartışabileceği ve çözebileceği alanlar kurmaktan geçiyor.
Burada ortaya çıkacak olan kolektif yaşamı düşünürsek ve gençler bu yaşamın kullanıcısı değil kurucusu olarak sürece katılabilirse aynı zamanda hem bir alternatif ortaya çıkmış olur hem de ortaya çıkan toplumsal değerin etkin bir parçası olurlar.
Bir mahallede çeteleşmeye ve uyuşturucuya karşı mücadele edilecekse bunu yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, gençlerin hayatına dokunan bir toplumsal mücadele olarak ele almak gerekiyor. İşsiz kalan gencin yanında olmak, üniversiteye gidemeyen gencin eğitimine destek olmak, hastası olan ailenin kapısını çalmak, bir afet olduğunda mahallede birlikte hareket etmek, çocuklar için çalışmalar örgütlemek...
Kısacası gencin hayatına gerçekten dokunan, ona yalnız değilsin diyen, halkın örgütlü gücünü yeniden inşa edecek bir süreç ihtiyacı kendini gösteriyor.
Bu noktada dönüp kendimize de bakmamız gerekiyor. Gençlerin bugün çetelerde aradığı aidiyeti, dayanışmayı, gücü ve geleceğe dair umudu biz neden kuramadık? Yoksul mahallelerde gençlerin gündelik hayatına ne kadar dokunabiliyoruz? Gençlere yalnızca seçim dönemlerinde sandığı, belli dönemlerde yapılan eylemleri değil hayatlarının her gününde içinde olabilecekleri bir örgütlenme alanı sunabiliyor muyuz? Bu durumu tersine çevirmek için daha neyi bekliyoruz?
Bugün solun önemli bir bölümü kendisini seçim süreçlerine, parlamenter siyasete ve mevcut yasal sınırlar içerisinde sürdürülen çalışmalara sıkıştırmış durumda. Oysa gerçek başka. Mahallede yaşayan genç için hayat seçimden seçime akmıyor. İşsizlik, yoksulluk, uyuşturucu, şiddet, barınma, eğitim, sağlık, güvenli, güvenceli yaşam ve geleceksizlik her gün karşısına çıkıyor. Tabii buna az önce bahsettiğim değersizlik, saygı görmeme, sözüne itibar edilmemesi de eklenince tablo daha da belirginleşiyor. Eğer biz o gündelik hayatın içinde yoksak, başka örgütlenmelerin orada karşılık bulmasına şaşırmamak gerekiyor.
Tam da burada yazının başındaki soruya yeniden dönmek gerekiyor: Bu gençler kim? Düşmanlarımız mı? Hayır.
Ama meseleyi yalnızca bu soruya verilecek bir cevap üzerinden kurmak yerine, bu gençlerin hangi toplumsal koşullar içerisinde bugünkü noktaya geldiğine bakmak gerekiyor.
Meselemiz basitçe gençleri çeteleşmeden uzak tutmak değil. Gençlerin çetelere ihtiyaç duyacağı toplumsal koşulların nasıl oluştuğunu anlamak ve bu boşluğun neden başka biçimlerde doldurulduğunu görmek zorundayız.
Çünkü yeni nesil çeteler yalnızca suçun değil, aynı zamanda çözülmüş toplumsal bağların, geleceksizliğin, aidiyet arayışının ve oluşan toplumsal boşlukların da bir sonucudur.
O halde asıl soru yalnızca “Gençler neden çetelere katılıyor?” değildir.
Asıl soru şudur: Gençlerin kendilerini ait hissedeceği, birlikte üreteceği, dayanışacağı ve geleceğini birlikte kurabileceği toplumsal alanları neden yeniden kuramıyoruz?
Bugün önümüzde duran mesele tam da budur. Mahalleleri yalnızca “işimiz düştüğü” zamanlarında hatırlanan yerler olmaktan çıkarmak; gençlerin, çocukların, kadınların ve emekçilerin gündelik hayatına dokunan dayanışma ilişkilerini yeniden kurmak; sosyal, kültürel, dayanışmacı ve mücadeleci çalışmaları toplumsal hayatın parçası haline gelmesini sağlamak için hızlı davranmamız şart.
Çünkü kaybettiğimiz şey yalnızca bazı kurumlar, dernekler ya da mekanlar değildir. Kaybettiğimiz, insanların birbirine güvenebildiği, bir sorun karşısında yalnız kalmadığı, gençlerin kendisini bir topluluğun parçası olarak gördüğü toplumsal ilişkilerin kendisidir.
Bu nedenle mesele yalnızca çetelerin karşısına bir başka güç koymak değildir. Mesele, gençlerin para, güç ve statü arayışını başka bir yere taşıyabilecek; yalnızlığın karşısına dayanışmayı, geleceksizliğin karşısına ortak bir gelecek duygusunu, yabancılaşmanın karşısına birlikte yaşamı koyabilecek toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.
Bir zamanlar aynı sokakta birbirini koruyan gençleri birbirine düşman eden koşulları değiştirmek istiyorsak, önce o sokağın kendisine yeniden bakmak zorundayız. Orada ne eksildi?
Hangi bağlar koptu? Hangi alanlar boş kaldı?
Ve en önemlisi, o boşluğu nasıl dolduracağız?
Cevap uzakta değil. Mahallenin kendisinde, insanların birbirine yeniden güvenmesinde, gençlerin kendisini yalnız hissetmemesinde ve birlikte yaşamın yeniden mümkün olduğunu deneyimleyebilmesinde.
Çünkü bir genci çeteden uzaklaştırmanın kalıcı yolu yalnızca ona “çeteye girme” demek değildir. Asıl mesele, onun kendisini ait hissedebileceği, sözünün karşılık bulacağı, üretebileceği, dayanışabileceği ve geleceğini görebileceği başka bir toplumsal alanın gerçekten var olmasını sağlamaktır.
Bugün tartışmamız gereken şey tam olarak budur: Çetelerin doldurduğu boşluğu kimin dolduracağı değil, o boşluğun neden oluştuğunu anlayıp onu yeniden toplumsal bağlarla nasıl kapatacağımız.
Ve belki de bütün bu yazının sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Aynı sokakta düzenin her türlü saldırısı karşısında birbirini koruyan, halkını koruyan, gençleri birbirine yabancılaştırmayan bir hayatı yeniden nasıl kuracağız? İşe bu soruyu pratikte yanıtlamaya çalışarak başlayabiliriz.
Unutmayalım ki bahsettiğimiz toplumsal yeniden inşa mahallede kapısını çaldığımız, sofrasına oturduğumuz evlerden, akşamları çay içip, çekirdek yediğimiz parklardan, sokakların da eylem yaptığımız mahallelerden geçiyor. Şimdi halkın, gençliğin örgütlü gücünü yaratmak için o mahallelere yeniden bakalım.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.